Bizim öykümüz Kars’la başlar…

15.08.2020 00:02

719 Kişi Okumuş

4 Yorum

Bizim öykümüz Kars’la başlar…

NOSTALJİK YAZILAR

Her öykünün bir coğrafyası, her coğrafyanın bir öyküsü vardır. Bizim öykümüz Kars’la başlar…

Ben Kars’ta doğdum, yaygın adıyla ve batılıların ifadesiyle taşrada büyüdüm. Bazılarının dudak büktüğü, yönetimlerin sürgün diyarı saydığı o kent bana muhteşem bir zenginlik kattı. Oralarda, o toprağın zorlu doğa koşullarında ve mahrumiyet içinde bambaşka yolculuklara çıktım. Radyo dinleyerek, siyah beyaz ekranlara kitlenerek, Azerbaycan televizyonunu izleyerek, ilimize gelen tiyatroları ve az miktardaki konserleri kaçırmayarak, Şehir ve Yeltekin sinemalarında oynayan her filme mutlaka giderek, her kademedeki öğretmenlerimden bilgilenerek, elimize geçenleri okuyarak şekillendim. Geldiğim yerde her şeyin ve herkesin katkısı vardır, her biri hamurumun yapıtaşlarıdır. Tabii ki bulunduğunuz her ortam, yetiştiğiniz her yer hamurunuza farklı lezzetler katar, ama bazılarının ki kalıcı, özel ve çok kıymetlidir.

Gerilere giderken! Baba nasihati, anne kaş göz işareti, abla çemkirmesi, abi kaş çatması, müdür yasağı, mahalle baskısı, gençlik havası derken gönlümüzce saçlarımızı rüzgâra karşı savuramadığımız o yılları düşündüm.  “Sıkı sıkı ör, arkadan topla, atkuyruğu yap, saçlarını açık bırakma, ileride bırakırsın henüz çok erken!” diye diye geçen gençlik günlerimizi hatırladım…

Gerilere dalarken! Ağarmaların başladığı, yaşın kemale erdiği günlere gittim! Oysa o yaşlarda saçları örmeden, kuyruk yapmadan açık bırakmak, rüzgâra karşı savurarak dolaşmak özgürlüktü, otoriteye başkaldırıydı, güzelliğin yansıması idi, gücün ve baş eğmezliğin sembolü idi. İzin verselerdi kaybedeceğimiz bir şey yoktu ama kazanacağımız farklı şeyler vardı diye düşündüm… 

Geçmişi kurcalarken! Görsel, yazılı ve düşünsel arşivimde dolaşırken aklıma geldi bunlar. Sade bunlar mı? Hayır! Yazdıklarım, hakkımda yazılanlar, konuştuklarım, unuttuklarım, unutamadıklarım, ya da hepsi birden aklıma geldi. Oturup yazayım dedim, zaten her ay bir Kars yazısı sözüm var Tanyeri Haber’in vefalı okurlarına ve hemşerilerime…

Yazılarımı okuyan bazı dostlarım “bizi bu kadar ağlatmaya ne hakkın var!” diye sitem etse de! “Abartmış olmalıyım, yazdıklarımı unutun gitsin ve kusuruma bakmayın!” desem de durmak yok yola devam…

Geçmişi anarken yazılanları ve yapılanları atlamak olur mu?

Madem memleket dedik, madem özlemden girip hasretten çıktık. O halde insanın ayağını yerden kesen iletilere, yorumlara, hemşeri-okur mektuplarına yer verelim, geçte olsa borcumuzu öderken, kulakları çınlatalım…

Örneğin! “Kars, Memleketim Benim!” adlı kitabım raflardaki yerini alır almaz, yerelden ulusala, eli kalem tutan, ağzı laf yapan herkesten ve her kesimden içten bir ilgi, yoğun bir sahiplenme gördüm. Gazetelerden dergilere, köşe yazarlarından, muhabirlere haber yapandan, söyleşi yapana, Bursa’dan Sarıkamış’a, New York’tan Ankara’ya, Avcılar’dan Bakırköy’e imza gününden, toplantıya koşup durdum…

Yeri gelmişken ve tam da burada İstanbul’da yapılan geceyi unutamam. Normal kitap boyutundan daha büyük olan Kars kitabımı daha şık bir sunumla imzalamam için kapaktaki renklerden yola çıkarak özel bir kumaş alıp sabahlara kadar yüzlerce torba diken can dostum Şenay Kayan’ın göz yaşartan özverisi mi desem?

CHP Bursa eski milletvekili Kemal Ekinci’nin; “Can kardeş! Sana resim yaptırsalar veya sen yazan değil de çizen olsan, sana dünyanın en güzel manzarasını çiz deseler, inanıyorum ki sen Kars’ın resmini yaparsın. Kars tabii ki güzel ama! Senin gözünle, senin özleminle, senin duygularınla yaşamayı becerebilsek kalan ömrümüzü orada geçiririz. Eline sağlık, diline sağlık. Ne diyeyim!” şeklindeki iletisi mi desem?

Bursa’dan kalabalık bir grupla gelen ve başı Handan Askeran Ton’un çektiği liseli arkadaşlarımın; “Kars’a olan sevdamız, ayrılığın özlemi senin kaleminden ortak ifademiz oldu!”  şeklinde yazdırdıkları teşekkür plâketine mi dikkat çeksem?

Yener Kazak’ın; “Bu kitapta yürek dolusu Kars sevgisi, usta bir kalem, akıcı bir üslup, yerel ve evrensel kültüre hizmet var. Gözlemler ve duygular birbirine destek vermiş. Bu kitabı en çok kendisini Karslı sayan ama büyük şehirlerde doğmuş ya da büyümüş gençlerin okumasını isterim” şeklindeki sözlerinin altını mı çizsem?

Değerli büyüğümüz Hüseyin Alagöz’ün;  “Doğusundan batısından, geleneği göreneği gene yaz/ Ol halkıma konuşan dili, yazan kalem gene yaz/ Sözün çoktur malzeme bol, derle topla gene yaz/ Tanrı vermiş bu nimeti, güzel kullan, gene yaz/ Elinde bir hazini var, gücü kullan gene yaz/ Ricasıdır Hüseyin’in Neşe Doster gene yaz.” Şeklindeki şiirini mi alkışlasam?

Rahmetli hemşerimiz Avukat Fevzi Çamlı’nın; “Bu kitap lirik, şiirsel bir dille yazılmış. Çağrışımlar yoğun, tümceler kısa, dil arı, duygu yükü derin, yer yer kullanılan yöresel sözcükler anlatıma ayrı bir tat katıyor. Türk dilinin ustası olan yazar anlatacaklarını dolaylı yollara başvurmadan doğrudan anlatıyor, dramatik ve ince bir mizah da yok değil!” Şeklindeki sözlerini okuyunca has evlatlarının erken ölümü benim memleketimin kaderidir mi desem?

Rahmetli hemşerimiz Ahmet Özaydın’ın; “Bu kitap aslında bilginin, duyarlılığın, umudun, özlemin dillendirilmesidir. Okunması, mutlaka okunması bu coşkuyu, içtenliği yakalamak için kesinlikle okunması gereken bir yapıttır.” Şeklindeki sözlerindeki özel havayı mı solusam?

Eşiyle birlikte Avcılar’daki konuşmama gelen Cahit Kılıç’ın; “Onlarca konu, doğaçlama bir anlatım, su gibi duru bir Türkçe! Hiç duraklamadan düşünceleri söze dökme, mükemmel bir hitabet yeteneği, gözyaşlarına boğan vurgulu örnekler! Araya sıkıştırılan zekâ ürünü esprilerin yol açtığı tebessümlerle, dinleyiciyi uyanık tutarak, düşünceye sevk etme! Atatürk’ten örnekler vererek kıyaslama, özetle izleyenlerin yüreklerini fetheden bir konferans.” Şeklindeki ayağı yerden kesen övgülere mi duygulansam?

ABD’den Bahar Yücel’in; “Yetenek, azim, sabır, bilgi, zekâ ve memleket sevgisi böyle bir şey herhalde! Derinliğine, bilgi birikimine, şiirsel vurgularına, yerel- evrensel doğu- batı sentezine, inceliğine, duyarlığına bir kez daha hayran oldum. Bir çırpıda okudum, tadı damağımda kaldı.” Şeklindeki sözlerine mi takılıp kalsam?

İstanbul’da oturan Karslı arkadaşlarımın; “Aradan uzun süre geçti niye bir Kars kitabı daha yazmıyorsun? Zamanı artık!” şeklindeki sitemlerine mi yanıt arasam?

Yoksa isim vererek yazdıklarım bir reklam değil, dost, arkadaş ve aziz hemşerilerimin düşüncelerine geç bir teşekkür iletisidir mi desem bilemedim!

Bildiğim o ki; Gönül gözüyle yazılan ve iç dünyama iyi gelen, hayallerimi sıcak tutan bu mesajların içimdeki grileri maviye, siyahları beyaza dönüştürdüğünü görüp, olup biten karşısında kavrulmakla savrulmak arasında gidip gelirken çok duygulandığımı baştan ve peşinen söylemeliyim. Yazılanların diline ve içtenliğine bakınca bunlar kalemle değil, yürekle yazılmış kaydını özellikle düşerek…

Yine bildiğim o ki; Son soruya cevabım hazır ve çok net! Eskiden çok sık buluşurduk, Bursa’dan Ankara’ya Mudanya’dan Kars’a çok güzel geceler, çok duygusal sınıf buluşmaları yapardık. Kars’ta yapılan etkinlik, festival, ya da açılışlara çağrılırdık. Koşa koşa gider, dönüşte de izlenim ve özlem karışık yazılar yazar, makaleler döşenir, sonra da kitaplara dökerdik.  Şimdi hiç biri yok! Uzaktan bakıp ne yazayım? Ne yazılır?

Hani hepimizin hayatında eski bir dost gibi kucaklaşmayı sabırsızlıkla beklediğimiz günler- buluşmalar- toplantılar- etkinlikler vardır. Son yıllarda Kars’a giden arkadaşlarım bana nerelere gidelim diye sorduklarında; “Gidin, görün, yiyip için, dönüp bana izlenimlerinizi anlatın!” diye iç geçiririm. Çünkü onlar giden ben kalan taraftayım. Bunları düşünürken sıkkın olan canım daha da sıkılır…

Eskiden çeşitli konuşmalar için çağrıldığımda koşarak, uçarak, kanatlanarak, “baş göz üsde” diyerek gittiğim Kars’ta; bir zamanlar hocalarımın oturduğu kürsülerde konuşmacı olmaktan, bir zamanlar sıralarında yan yana oturduğum arkadaşlarımla aynı salonları paylaşmaktan duyduğum mutluluk gelir aklıma! Gözlerim dolup boşalır…

Derken “özlemin eski tadı yok” sözü düşer aklıma! Anında itiraz ederek; “Özlemin her zaman acı, tatlı, buruk, kekremsi mutlaka bir tadı -anısı vardır. Bu biraz da nereden ve nasıl baktığınıza bağlıdır. Örneğin ben ve kuşağım memleketimizi çok özlüyoruz, evlerimizin pencerelerinden sızan ışığı, sınıf, okul, sıra, mahalle arkadaşlarımızla yemek yediğimiz yerleri, mekânları ve bir arada olmayı çok çok özlüyoruz” demek gelir aklıma…

Bazen eve değil, yüreğe davet edilirsiniz ya!

Düşünüyorum da; Kars, ne gözden ırak benim için, ne de gönülden! Memleketime ait geçmişin izleri hem yakıcı, hem kalıcı yüreğimde! Araya giren yılların, araya giren yolların hiç mi suçu yok derseniz! Hayat siyahla beyaz gibi iki kutuplu değil ki bu tür duygusal anılara ve özleme sınır koyalım…

Bu noktaya gelmemizde; Konuyu bilen, sorunları kavrayan, eksikleri gören, olacakları anlayan, olacakları sezenler dâhil ve başta olmak üzere hepimizin suçu ve parmağı var. Evet, Kars herkes için haritada bir ildir ama bizim kuşak için doğup büyüdüğümüz, dağına taşına vurgun olduğumuz baba ocağımızdır, hasretimizdir, tutkumuzdur, memleketimizdir, ana yurdumuz, sokaklarında koşup yokuşlarında düştüğümüz çocukluğumuzdur.

Tüm bu nedenlerden ötürüdür ki; Doğduğum topraklardan, okuduğum okullardan, çalıştığım yerlerden bana kalanların yüklediği görevi, sorumluluğu, verdiği cesareti, rahatlığı ve onuru özlüyorum. Yine ortak paydalardan kaynaklanan; duygusal, yöresel, insani, vicdani boyutunu özlüyorum. Yıllar sonra gördüğüm arkadaşlarımın kulaklarımdan gitmeyen ve boğazımı düğümleyen güzel sözlerini, ayağımı yerden kesen övgülerini özlüyorum.

Kars bizim kuşak için; otel, lokanta, kale, kış turizmi olmadığı için, geçmiş yaşam, anılar yumağı, kültürel alt yapı, yüreğimize ilk düşen cemrelerin ana yurdu olduğu için özlüyorum. Oralarda doğup, oralarda büyüyüp, oralarda okuyup bir baltaya sap olduğumuz için, sonra da o deneyim ve alt yapıyla büyük kentlere geldiğimizde hiçbir konuda sıkıntı çekmediğimiz için özlüyorum. Tadı damağımdan kalan yerel lezzetlerini, öğrettikleri belleğimden gitmeyen saygıdeğer hocalarımı, aile büyüklerimizin her biri altın değerindeki tavsiyelerini özlüyorum.

Öyle olmasaydı; havaların erken kararıp, ışıkların erken söndüğü, kuş uçmaz kervan geçmez yerlerde bir ömür tüketenlerin anısına, direncine, özverisine destanlar, şiirler, öyküler yazılır mıydı? Yazabilir miydik? Aynı geçmişi paylaştıklarımızla; aynı şeylere gülüp, aynı şeylere üzülüp, aynı şeyleri özlemenin tadıyla, doğup büyümediğimiz değil, doğup büyüdüğümüz ve içimizde asılı kalan memleketimizi bu kadar özleyebilir miydik?

Buluştuğumuz zaman oturduğumuz masaya sadece pendir, lavaş değil, hasreti de koyduğumuz memleketimizi dile getirirken bu kadar yoğun duygularla onu anabilir miydik? Siz bunu nasıl açıklıyorsunuz bilemem ama ben bu tutkuyu bunca yıla rağmen açıklayamıyorum. Sonra ne mi oluyor? Geçmişe dalıyorum, güne dönüyorum, olup bitene baka kalıyor, dona kalıyor, şaşa kalıyorum…

Hep yinelerim Kars’a ne zaman gitsem kendimi güvende hisseder, çocukluk ve gençlik yıllarımın sorumsuz ve sorunsuz yıllarına dönerim. Lise yıllarımı hatırlar, babasının görevi nedeniyle sınıfımızdaki her yerden, her yöreden arkadaşlarımı anarım. Sivas’tan Niğde’ye, Eskişehir’den İzmir’e, herkese kucak açan memleketimin çağdaş yapısını özlerim. Sadece bizi değil, herkesi kucaklamak böyle bir şey derim…

Kars rüzgârları estirdiğim konuşmalarım sırasında bazılarının dudak bükerek, bazılarının bıyık altından gülerek, bazılarının küçümseyerek kendince değerlendirdiği memleketimin; onca güzelliğini, tarihi dokusunu, kadın-erkek ilişkilerini, geçmiş kültürünü, kendine has tatlarını bilmeyenlere karşı hemen atağa geçerim. Yerel dile, yöresel esprilere sığınarak dillerden düşmeyen şarkı, türkü ve oyunlarımızın tınısını, yöresel yemeklerimizin baştan çıkarıcılığını, insanımızın içtenliğini anlatır dururum…

Evet, umudun ve aydınlanmanın kenti olan memleketimiz yıllarca gözden de gönülden ırak olmuştur doğru! Devlet yıllarca Kars’a hep kiracı gibi bakmıştır doğru! Kendi izini yaratmak, marka değerini kanıtlamak için Kars ciddi bir çaba sarf etmiştir doğru! Memurları cezalandırmak için; “Seni Kars’a sürerim ha!” denilerek sürgün diyarı sayılmıştır doğru. Ama doğduğu yere yatırım yapan has evlatlarının gayretiyle, kentleşme yolunda ciddi adımlar atmıştır ki o da doğru…

Şimdi doğup büyüdüğümüz Kars’a söz verme zamanıdır. 

Hiçbir Karslı 6 Ekim 1924 yılında Gazi’nin ziyaretini unutmamış, dağına taşına sinen Cumhuriyet’in alın terini, emeğini, çabasını hep önemsemiş, bu değerlere bağlılığı Atatürk’ü sevmekle eş değer tutmuştur. Kars’tan göç edenlerin hasret ve hayalleri, Kars’a göçenlerin pervasız bir savurganlıkla kimliksiz ve hafızasız bir kent yaratma gayretleri karşısında yenik düşmüştür. Oysa kentlerin belleği vardır, hemşerilik bağları vardır, düş kurduran, umutları yeşerten geçmişe yönelik hatıraları vardır. Ve bizler hele de bizim kuşak bu değerlere yürekten bağlıdır…

Bu nedenledir ki; Mahalle bekçisinden mahalle muhtarına, mahalle bakkalından mahalle delikanlılarına, mahalle terzisinden mahalle kahvesine, mahalle manavından mahalle berberine kadar sıcak, içten, yardımsever, dost, cömert, yürekli davranışlarıyla yaşamımızda önemli yer tutan, hayatımıza renk katan, edebiyatımızı, dilimizi zenginleştiren, dış görünümümüzü biçimlendiren ve o kültürün içini dolduranları unutmadık, unutamadık…

Bu nedenledir ki; Oralara gitmenin diğer adı; Kanat takıp uçmak mıdır, bulut olup havalara çıkmak mıdır, oturup doyasıya ağlamak mıdır, durup durup eski defterleri karıştırmak mıdır?  Bazı sözleri yeniden dolaşıma sokmak mıdır? Bu soruya yanıtınız hepsi, ya da bir kısmı ise! Çağrıma kulak verin!

Karslı olmaktan, hemşerilikten, okuldaşlıktan, mahallelilikten, aynı sokağın sakinleri olmaktan, birlikte düş kurmaktan, yeniden umudu yeşertmekten, memleketimizi özlemekten vaz geçmek yok ona göre! O halde yeniden hoş bulduk demeye! Yeniden merhaba biz geldik demeye! Yeniden 30 Ekim’de Kars Kalesi’nde bar başı çekmeğe var mısınız?

İtiraf Notu: Yazarken klavyemin başından kaç kez kalktığımı, yüzümü kaç kez yıkadığımı bir ben bilirim bir de ben ona göre…

NEŞE DOSTER

İlgili Terimler :

YORUMLAR