İran’ın bölge politikası dini değil, jeopolitik temelli

27.06.2017 11:04

741 Kişi Okumuş

0 Yorum

İran’ın bölge politikası dini değil, jeopolitik temelli

Sputnik Radyo’da Ceyda Karan ile konuşan Gülriz Şen’e göre; İran’ın Suriye’deki IŞİD hedeflerini vurması aynı zamanda ‘ulusal güvenlik algısından’ kaynaklanıyor ve ABD ve müttefiklerine mesaj içeriyor. Şen, “İran bu füzeleri üretmekle kalmayacağını, kendisine karşı tehditler olursa kullanmaktan çekinmeyeceğini göstermiş oldu” dedi.

IŞİD’in İran başkenti Tahran’daki saldırılarıyla eş zamanlı olarak Suriye sahasındaki kuzey, güneydoğu hattında askeri hareketlilik artarken, İran’ın Deyr ez Zor’u kuşatmış radikal dinci örgütü 600 km. uzaktan Zülfikar füzeleriyle vurması herkesi şaşırttı. Tahran’ın hamlesi salt IŞİD’a değil ama Irak ve Suriye sahalarında İran’ı hedef tahtasına koyan ABD ve Suudi Arabistan’a da mesaj olarak algılandı. Tahran, Körfez krizinde Katar’a destek çıkmışken, Suriye ve Irak’a yönelik dış politikası eşliğinde İranlıların bölgesel reflekslerini TOBB Üniversitesi’nden İran uzmanı Yrd.Doç. Gülriz Şen ile konuştuk.‘ZÜLFİKAR FÜZELERİ GÖZDAĞIYDI’

Gülriz Şen İran-Irak savaşından bu yana yani 30 senedir kullandığı ilk balistik füzeler olduğunun altını çizdi. Bu füzelerin kullanımıyla hedefin sadece IŞİD olmadığını ve İran’ın kendisine yönelebilecek olası tehditlere karşı gözdağı verdiğini vurgulayan Şen, şu değerlendirmeyi yaptı: “İran Zülfikar füzeleri ile Suriye’nin doğusuna yaptığı bu saldırıyı IŞİD’e karşı gerçekleştirdiğini söyledi. 7 Haziran’da Tahran’da gerçekleşen ve IŞİD’in düzenlediği ikili saldırıya bir cevap, misilleme olduğunu ileri sürdü. Elbette IŞİD’e karşı bir hareket var ama daha geniş değerlendirmeler yapmak gerekiyor. İran IŞİD ile savaştığını ‘Bölgesel aşırıcılığa karşı savaşıyoruz’ şeklinde ifade ediyordu. Bunun bir boyutu tabii ki IŞİD’e karşı yapılmış bir saldırı ve Devrim Muhafızları Tahran’daki saldırının öcünü alacaklarını söylemişti. Bu manevra ile bu söylenen kısmı gerçekleştirildi. Bunun ötesinde Tahran, Suriye’deki pozisyonunu kaybetmemek ve özellikle Halep’ten sonra belki de en önemli ikinci dönemeç olan Suriye’nin doğusu yani Rakka, Deyr ez Zor ve hatta Suriye’nin de ötesinde Suriye-Irak sınırındaki bu önemli gelişmelerde mevcudiyetini devam ettirmek ve güçlendirmek istiyor. Bu nedenle buradaki IŞİD saldırısının yanı sıra, Suriye’deki mevcudiyetini de göstermiş oldu. Öte yandan Özellikle Trump döneminde İran’ın üzerine en çok gelinen konulardan bir tanesi bölgeyi istikrarsızlaştırması, terörizme sunduğu destek gibi kullanılan ifadeler. Balistik füzeleri kullanarak İran, bu füzeleri üretmekle kalmayacağını, kendisine karşı oluşan tehditlerde ve bölgesel konjonktürde kullanmaktan çekinmeyeceğini göstermiş oldu.”

‘IŞİD, TERÖR DEĞİL ULUSAL GÜVENLİK SORUNU’

İran’ın IŞİD topraklarında düzenlediği ilk saldırıyı ulusal güvenlik meselesi olarak algıladığını ve ulusal mutabakat içinde Suriye topraklarında buna yanıt verdiğini belirten Şen, İran’ın İran toprakları dışındaki faaliyetlerinin de aynı çerçevede değerlendirilmesi gerektiği görüşünde: “İran her zaman söylediği gibi, ABD’de geçen hafta alınan yaptırım kararını nükleer anlaşmanın ruhuna aykırı olduğunu, ulusal güvenliği için en önemli teminat olan balistik füzelerinin kesinlikle bir pazarlık konusu olmadığını ifade ediyordu. İran yapılan IŞİD saldırısı gibi bir olayı topraklarında ilk defa görmüş oldu ve bu eyleme güçlü bir cevap verme gerekliliği vardı. Bu bağlamda bakıldığı zaman, bu füze saldırısı İran’da siyasi yelpazenin bütün kesimleri tarafından solculardan şahin kanada kadar desteklendi. Çünkü bu mesele artık İran için ulusal güvenlik meselesi. Hamaney’in açıklamalarına baktığınız zaman, ‘bunlar aslında birer havai fişek, çok ciddiye almayın’ cümlelerini kurmuştu ve IŞİD’in buradaki saldırısının İran’a hiçbir şey yapamayacağı anlamında açıklamalar yapılmıştı. Bunun dışında Hamaney, ’IŞİD’i topraklarımız dışında durduramazsak ya da Bağdat veya Şam düşerse, sıra bize gelir. Bu yüzden bu bir ulusal güvenlik sorunudur. Biz orada sadece rejimlere, müttefiklerimize destek vermekle kalmıyoruz, ulusal güvenliğimizi de savunuyoruz’ dedi ve bu açıklama İran’ın yaptığı açıklamanın çok önemli bir parçasıydı. Buradan hareketle, Tahran’daki saldırıların cevabını yine Suriye’de İran vermiş oldu ve bunu da sadece IŞİD’e karşı bir mücadele parçası olarak değil, ulusal güvenlik sorunu da tekrar vurguladı.”‘İRAN’IN ATTIĞI FÜZELER ABD VE SUUDİLERE CEVAPTI’

IŞİD probleminin ve bölgedeki diğer gelişmelerin bir de Körfez boyutu olduğunu, ABD-Suudi Arabistan yakınlaşmasını ve ABD’nin İran’daki rejimi değiştirme ajandasını anımsatan Şen, İran’ın füze saldırısının sadece IŞİD’e değil, bu ülkelere de cevap olduğunu vurguladı: “Özelikle ABD ve Suudi Arabistan’ın yakınlaşmasını düşündüğümüz zaman ve ABD’den İran’a yönelik hem yaptırımlar hem Tillerson’un ‘İran’da barışçıl bir rejim değişikliği için politikamızı gözden geçiriyoruz’ gibi açıklamaları olsun bunlar İran’ın verdiği tepkinin sebepleri. Ayrıca Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Adil el Cubeyr’in savaşı İran’ın içine taşıma yönündeki söylemleri en çarpıcı açıklamalardan biriydi. Tahran’daki saldırılar sonrasındaki açıklamalara bakıldığında, Devrim Muhafızları özelikle Suudi Arabistan’ı işaret etti, yine dini liderin açıklamalarında da bölgedeki esas istikrarsızlığın kaynağının ABD ve onun Sünni cihatçıları destekleyen Suudi Arabistan gibi müttefikleri olduğu vurgusu vardı. İran Cumhurbaşkanı Ruhani ise isim vermeden, sadece IŞİD ile mücadele üzerinden beyanatta bulunmuştu ama rejim içerisinde daha sert diyebileceğimiz şahin kanadın hedefinde ABD ve Suudi Arabistan vardı. Bu nedenle yapılan bu füze saldırısı sadece IŞİD saldırıları ile alakalı değil hem bölgeye hem de küresel güçlere bir mesaj olarak okunabilir.”‘AB İRAN’I ENTEGRASYON İLE ILIMLILAŞTIRMAK İSTİYOR’

Diğer yandan Gülriz Şen, AB’nin İran’a yaklaşımının ABD’den farklarına da dikkat çekiyor. AB’nin daha ekonomik odaklı yaklaştığını ifade eden Şen, AB’nin İran’ı marjinalize etmekten ziyade, entegrasyon yolu ile ılımlılaştırmak istediğini şu sözlerle vurguladı: “Her şeyden önce, AB’nin İran’a yaklaşımında enerji bağımlılığı, muazzam bir ticari ilişkiler ağı var ve bunlar yaptırımlar döneminde sekteye uğramıştı. AB cephesi özellikle Obama döneminde, İran’ın nükleer programının artık kritik evreye girmesi nedeniyle ABD ile saf tutmuştu. Zaten İran’ı nükleer masaya getiren ve ekonomisini ciddi anlamda yaralayan İran’da petrol ithalatını kesmesi gibi yaptırımlar nedeniyle AB’nin çok önemli bir rolü var. Şimdi nükleer anlaşmaya en çok sahip çıkan aktörlerden bir tanesi AB. Çünkü AB’nin bu dönemde diplomasi anlamında kolaylaştırıcı etkisi çok önemli oldu. Bu nedenle AB, İran’ın meşru kaygılarını anlayıp, onun davranışının ancak küresel sisteme entegrasyon yoluyla ılımlı kalabileceğinin farkında ve Birliğin politikasının bu yönde olduğunu görüyoruz. İngiltere artık bir kenara konacak olursa, özellikle Almanya, Fransa gibi Birliğin ağır güçleri de hem İran’ın yeniden entegrasyonunu hem de Suriye meselesinde çözümü hedefliyor. Bu açıda Macron’un son yaptığı açıklama çok önemli ve dikkat çekici. Suriye konusunda Esad’ın alternatifi olmadığı için, Esad’ın gitmesi yönünde ısrarcı olmayacaklarını ifade etmeleri gibi tavırlar da bu ülkeleri İran ile aynı çizgiye itiyor. Bu nedenle Trump’ın özellikle nükleer anlaşmayı tehdit etmesi gibi bir durumda, AB’nin ve Rusya, Çin gibi diğer aktörlerin de anlaşmayı korumak isteyeceğini, İran’ın diplomasisinin de ABD’nin yeniden sertleşen ve restleşen retoriğine ve eylemlerine karşı diğer küresel güçleri mümkün mertebe yanında tutmaya çalışacağı öngörülebilir.”‘İRAN VE TÜRKİYE ORTAK POLİTİKA İZLEYEBİLİR’

Ortadoğu’da tek bir hegemon güç olmadığını ve hepsi birbiri ile rekabet halinde olan bir sürü bölgesel güç olduğunu anımsatan Şen, “Türkiye’nin bu ortamda tavrını nasıl belirleyeceği çok önemli” dedi. Kürtlerin Suriye ile Irak politikalarına karşı çıkan ve Katar krizi sebebiyle yakınlaşan Türkiye ve İran’ın, ilerleyen dönemlerde ortak politika izleme ihtimali olduğuna da dikkat çeken Şen, şu değerlendirmelerde bulundu: “Türkiye ve İran bölgenin en önemli güçlerinden ikisidir. Özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD ziyaretinde özellikle bir vurgu vardı ve Trump dönemindeki ilişkilerde belki Türkiye’nin alacağı bir İran karşıtı tutumun, Türkiye’yi ABD’ye yaklaştıracağı varsayımı üzerinden hareket ediliyor gibiydi. Fakat yaşanan Katar krizi Türkiye ve İran’ı birbirlerine yakınlaştırdı. İran ve Türkiye’nin Irak ve Suriye politikalarında elbette anlaşamadıkları noktalar var ama İran’ın en büyük şikâyetlerinden birisi Türkiye ve Suudilerin yakınlaşmasıydı. Katar krizi bu noktada ilişkileri iyileştirecek gibi duruyor çünkü Suriye’deki pozisyonları ne olursa olsun, her iki ülke de Katar’a destek verdiler. Bu işten en karlı çıkan Hamas oldu, çünkü Hamas bölgede yakın durduğu devletlerin bir araya geldiğini görmekte. Suriye’nin kuzeyindeki Kürt siyaseti ve özellikle son dönemde Irak’ta Kuzey kesimin yapacağı referandumu düşündüğümüz zaman, Türkiye ve İran’ın Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması ve Kürt Devleti’nin kurulmaması konusunda ortak bir pozisyonu var. Bu gerekçeler iki ülkeyi Kürt siyaseti üzerinden yakınlaştıracaktır. Suriye’de de İran’ın PYD’ye desteği çok açıktan değil tam tersi, örtülü bir şekilde veriliyor ama sonuç olarak Tahran’ın orada bir Kürt Devleti kurulması yönünde çok olumlu düşüneceğini zannetmiyorum. İran pragmatik bir aktör olduğu için, koşullara bakacaktır ama kendi içindeki Kürtlere sirayet edecek ya da onların bağımsızlık ülküsünü canlandıracak bir durum olmasını istemeyecektir. Tahran’da gerçekleşen IŞİD saldırıları, İran’da uzun zamandır konuşulan Kürt kesim içinde yayılan Selefi ideolojiyi de gündeme getirdi. Bu dönemde İran’ın kendi içindeki Kürtlere yönelik baskıları da artabilir. Bu noktada Türkiye ve İran Kürtler konusunda ortak bir siyaset belirliyor gibi bir durum olabilir ve belki de Türkiye, ABD’ye İran karşıtlığı üzerinden yaklaşmaktansa, iki bölgesel aktör olarak İran ile yakınlaşmayı tercih edebilir.”‘Şİİ HİLALİ SÖYLEMİ, ABD-İSRAİL SALDIRISI ENDİŞESİYLE ŞEKİLLENDİ’

İran’ın Şii hilali söyleminin esasen 2000’lerde bir ABD-İsrail saldırısı olabileceği korkusu nedeniyle şekillendiğini ve sadece kendi sınırlarına yönelik bir saldırıyı, bölgesel bir ittifakla ve etki alanı ile dengeleme politikası olduğunu ifade eden Şen, İran’ın dış politikasının rejimin güvenliği merkezli olduğunu anımsattı: “Şii hilali söyleminin kullanılmaya başladığı dönemde İran’ın Irak’ta artan etkisi, 2003 sonrası Ortadoğu, 2006’da Hizbullah-İsrail Savaşı’nda Hizbullah’ın önemli bir direniş göstermesi ve İsrail’in oradan zaferle ayrılamaması gibi gelişmeler yaşanmıştı. Bu dönemde Ürdün gibi küçük güçlerin kendilerini savunmasız hissettiği ve Bush yönetimine ve onun İran karşıtlığında kendisini konsolide etmeye çalıştığı görüldü. İran Şii kartını elbette oynuyor ve İran’ın da bir stratejik derinlik algısı var. Bunun aktörleri Direniş Ekseni denilen Suriye, Hamas, Hizbullah gibi aktörleri kullanarak caydırıcılık elde etmeyi umuyordu. İran’ın Şiilik üzerinden yürüttüğü politikalara bakılırsa, Suriye’de örgütlediği milisleri daha çok Şiilerden seçiyor. Bu orada Şiiliğe dair bir politika güdüldüğünü değil ama Şii kartını oynayarak bir politika yürüttüğünü gösteriyor. Şiiliğin Suriye’de bir karşılığı yok ve Esad rejimi seküler bir yönetim. İran’ın Suriye’deki arzusu Hizbullah ile olan bağlantıyı kaybetmemek, Ortadoğu’daki tek Arap müttefiki olan Suriye’yi kaybetmemek, Levant’taki etkisini koruyabilmek, Körfez’de Irak ile birlikte etkisini koruyabilmek ve mümkünse Umman, Kuveyt, Katar gibi ülkelerle de ilişkileri koruyarak Körfez Ülkeleri İşbirliği Konseyi içerisinde bazı çatlaklar yaratmak. İran’ın dış politikası oldukça bölgesel bir politikadır. Bu bölgeselliğin amacı da, bölgede bir yayılmacılıktan ziyade rejimin ve devletin güvenliğini sağlamaktır. Bu bağlamda İran dış politikası biraz daha jeopolitik olarak okumak gerekiyor.”‘SURİYE’DEKİ SAVAŞ DİNİ DEĞİL JEOPOLİTİK’

İran kültürel bir etki olarak Şiiliği kullanabileceğinin fakat bunu daha çok Hizbullah üzerinde ya da Lübnan siyasetinde sürdürebileceğinin altını çizen Şen, bu okumanın Suriye’de yeterli olmadığını ve oradaki mücadelenin din savaşı değil jeopolitik bir savaş olduğunu belirterek şöyle konuştu: “Suriye’deki okuma bölgedeki jeopolitik denklem ve jeopolitik etki üzerinden yapılmalıdır. Şiilik bunun bir unsuru çünkü orada savaşması için ikna edebileceği kesim, aslında din üzerinden bağlantı kurduğu kişiler. Çünkü İran oraya milis göndermeyi ‘ulusal güvenliğimiz için bunu yapmalıyız, müttefikimiz Suriye biz Irak ile savaşırken bize hep yardım etmişti, kara günlerinde yanlarında olmalıyız, burada emperyalizmin bir oyunu var, ABD ve İsrail’e karşı Suriye’yi savunmalıyız’ gibi söylemlerle meşrulaştırmaya çalıştı. Öte yandan oraya devşirdiği milisleri de din yoluyla oraya kanalize etmeye çalışıyor. Fakat büyük oyuna baktığımız zaman, bu bir jeopolitik mücadele ve İran’ı da sadece orada dini bir aktör gibi okumak olur sadece Şiilik üzerinden gelişmeleri okumak. Burada hem milliyetçilik, hem de din jeopolitik unsurlarla etkileşim halinde. Şii Hilali söyleminde daha çok bir tehdit inşası var. Eleştirel ve jeopolitik açıdan bakarsak, İran tehdidinin bu söylem üzerinden icrası gibi bir durum görülüyor. İzlenecek hat bir hilale benzerse ya da yayılmacılık ve etki bu şekilde kurulursa, kendi kendini gerçekleştire bir şey gibi olur.”‘ORTADOĞU KRİZLERİ İRAN’IN ŞAHİNLERİNİ GÜÇLENDİRİYOR’

Mahmud Ahmedinejad

İran’ın eski cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad döneminde izlenen politikalar sebebiyle krizler yaşadığını fakat Ruhani döneminde daha ılımlı politikaların izlenmeye çalışıldığını belirten Şen, ABD’nin İran’a yönelik müdahale ve rejim değişikliği söylemleri sebebiyle İran’da sertlik yanlılarının daha öne çıkacağı tahmininde bulundu: “Ruhani diplomaside başarılı bir isim ve ekibi de çok başarılı. Bunlar daha pragmatik, akılcı, ihtiyatlı ve ılımlı bir siyasetin aktörleri. ABD ile ilişkilerde Ruhani’nin ılımlı bir yol araması maalesef ABD’nin politikaları nedeniyle zorlaşıyor. Tillerson’ın rejim değişikliğinden bahsettiği ya da CIA’nın İran masasına şahinlerden bir ismin getirildiği, Senato’dan İran’a karşı yaptırımların geçirildiği bir dönemde, Ruhani için ABD ile ılımlılaşma ve normalleşmeden bahsetmek çok zorlaşıyor. Fakat Ruhani’nin diplomasisi Rusya, Çin, AB ve bölgesel ilişkilerde önemli. Yeni dönemde yeni fay hatları belirecek ve bu zaten beklenen bir durumdu. İlk dönem nükleer anlaşma ve onun sonrasındaki beklentilerle geçmişti. İkinci dönemde ise büyük bir oy alarak gelince, özelikle reformcu kanadın Ruhani’den beklentileri var. Bunların bir kısmı gerçekleştirilebilir, bir kısmı ise gerçekleştirilemeyecek şeyler. Son dönemde dini lider Hamaney ile aralarında bir sürtüşme gözlemleniyor çünkü dini lider yaptığı bir konuşmada ‘hükümet ekonomiyi düzeltmekten bahsediyor ama sizde başka kim düzeltecek, düzeltin’ diyerek, biraz da alaycı bir şekilde Ruhani’yi işaret etti. Bu Ruhani’yi epey küçük düşüren bir durumdu. İran’da ekonomiyi toparlamak sırf Ruhani’nin yapabileceği bir şey değil ama bu noktada ABD’nin tavrı da hiç kolaylaştırıcı olmuyor. Bu kadar güvenlikleşen bir ortamda, reformcuların yeniden bir tehdit olarak algılanması gündeme gelebilir çünkü ABD’nin barışçıl bir rejim değişikliği söylemi, Bush’un kendi dönemindeki rejim değişikliği söylemleriyle çok benzer. Bu dönemin en temel sonucu, İran’da reform hareketinin itibarsızlaşması, gayri meşrulaşması olmuştu. Bu yeni dönem ve uluslar arası konjonktür bu anlamda reformcuların ve pragmatik güçlerin aleyhine işleyebilir ve de Devrim Muhafızlarına olan sempati de artıyor gibi gözüküyor son dönemlerde. Çünkü İran’ı savundukları yorumları yapılıyor ve balistik füze programı tamamen onların elinde. Bu yüzden İran’da daha sertlik yanlılarının güç kazacağı bir dönem olacak. Öte yandan Ruhani de çok fazla kenara çekilecek gibi gözükmüyor ve cesur açıklamaları yansıyor ve Cumhuriyet mi, Teokrasi mi tartışması daha da alevlenecek gibi gözüküyor.”

SPUTNİK
İlgili Terimler :

YORUMLAR