KARS’TA HÜZÜN ÖNCESİ YILLARIM!

10.03.2018 15:43

1.235 Kişi Okumuş

0 Yorum

KARS’TA  HÜZÜN ÖNCESİ YILLARIM!

ERKAN SALTAN

Yaz yağmurları bir başkaydı Kars’ta. Hele güneşle arasının iyi olduğu bir günde yağmışsa… Bir kaç gün arayla en çok bir saat kadar yağardı. O nedenle bir kaç gün önce yıkadığı şehri çamura çeviremez sadece ıslatırdı. Öğlen sonrası yarım saat kadar yağan yağmur durduğunda yerden bir toprak kokusu yükselirdi. Adeta canlandığını fısıldardı toprak. Biraz sonra bulutlardan kurtulan güneşle birlikte saçaklardan, ağaçlardan damlayan yağmur sularının sesi şarkı gibi çınlardı tertemiz yaptığı caddemizde…
Baltık mimarisiyle yapılmış diyorlardı; Ruslar yapmış dediğimiz siyah görünümlü düzgün kesilmiş büyük taşlardan yapılmış kimi tek, kimi iki, nadiren de üç katlı binalara. Arnavut kaldırımı caddelerle bu binalar arasına aynı şekilde kesilmiş taşların döşendiği doğal parkeli kaldırımlar oluşturulmuştu.
İki bina arasına kondurulmuş tamamı tahtadan Rus el yapımı, bahçelere açılan büyük ve iki parçalı bahçe kapıları. Çoğu kale kapısı görünümlü. Bahçe kapısından girildiğinde dikdörtgenin duvarlarına yaslanmış gibi evler ve ortada büyükçe bir boş alan olurdu. Bu alana hayat, buraya açıldığı için de o büyük kapılara hayat kapısı derdik.
Bazen hayat kapısından girildiğinde içeriden bir küçük duvarla ayrılmış iki ayrı hayat olurdu. (Aksu’larla bizim olduğu gibi.) Bir hayatın içindeki evler de çoğunlukla bir ailenin olurdu. Dede’den miras bu evleri oğullar ve torunlar paylaşıp otururlardı. Uzunca bir dönem ailelere ait kaldığı içinde sorulduğunda soyadlarıyla kime ait oldukları belirtilirdi. Zamanla aile dışından birilerine de bu evlerden satılan yada kiraya verilenler olur, ama aile düzeni devam ederdi. Gelende o aileden sayılır korunup kollanırdı. Komşuluk son derece önemli, hakkına sonuna kadar riayet edilen bir kavram olarak el üstünde tutulurdu ki, çocuklar arasında bu akrabalık olarak algılanırdı neredeyse.
Saygının sevginin komşu olmanın, aynı mahalleli olmanın önemini yaşayarak öğrenirdik. Büyüklerin yanında yapılamazlar listemize yeni maddeler eklenirdi. “Ne ayıp” , “hiç olur mu” telkinleriyle. Yanlış yapmanın bizi sevenleri üzeceği korkusuyla davranışlarımızda pekişirdi bu uyarılar. Anlardık ki güvenmekti, sahip çıkmaktı, sevmekti, yardımcı olmaktı, sıkıntılarında, mutluluklarında ortak olmaktı, kocaman bir aile olmaktı; komşu olmak, mahalleli olmak…
Cami dönüşü hayat kapısından Aksu’ların dedesi girdiğinde koşar ellerini öperlerdi yeni geldiğimizde torunları. Bir öğlen namazı çıkışında biz koşmamıştık. Dedem geldiğinde onların koşup dedemin ellerini öptüğünü görmüş hem bizim akraba olduğumuzu bilmediğimi zannederek, hem de dedelerinin elini öpmediğim için iki kere utanmıştım. İkindi namazı cami çıkışı hayat kapısında Aksu’ların dedesini ilk ben karşılayıp ellerinden öpmüştüm. Dedelerimiz kardeşmiş de haberim yokmuş gibiydim.
***
Oyunlar oynardık.
Saklambaç, bilye, maç, istop, yakan top, gazoz kapağı oyunları için hayat, ayaktaşı içinse hazır çizilmiş kaldırım taşları bizim için yapılmış diye düşünürdük. Arada kaldırımda maç yapmak ister, caddeden bir kaç dakika arayla geçen arabalara dikkat etmemiz tembihleriyle giderdik. Bir diğer dikkat etmemiz gereken konu da topumuzun karşımızda oturan Vovo amcaların “hayat”larına düşmemesiydi.
Sakızlardan çıkan artist fotoğrafları ile tek mi çift mi oynarken veya İskender dayının dükkanından taşçı gazozu ve beyaz leblebilerimizi alıp yorulduğumuzda oyun arası üst kata dışarıdan çıkılan (bizimki öyleydi) tahta merdivenlerde oturur dinlenirdik.
Bazen kütüphanemiz olurdu bu merdivenler. Yazın, yani okulların tatil olmasıyla kızların ellerinden düşürmedikleri fotoromanlarına karşılık, Zagor, Tom Braks, Tom Miks, Teksas, Kızılmaske gibi çizgi romanlarımız vardı okuma açığımızı kapatan…
Gırgır sonra da Fırt dergisiyle tanışınca bıraktığım.
Atatürk caddesindeydi evimiz. Şehrin en güzel ve en önemli bir kaç caddesinden biriydi. Kaldı ki şehrin merkeziydi. Bayramlarda resmi geçitler bu cadde de yapılırdı. Cumartesi öğlen başlayıp, pazartesi sabah biten tatile atfen Valilikteki Bayrak merasimine, Merasim bölüğü caddemizden gider ve dönerdi. Biz de birlikte gider askerler gibi yürümeye çalışırdık.
Garajlardan (otobüs terminalinden) otobüsler buradan geçerek giderdi içeri memleketlere. (İçeri memleketlerdi diğer şehirler. Çünkü yurdun bir ucuyduk biz.)
Valilik, belediye, emniyet, noter gibi resmi, sinemalar ve özellikle manolya pastanesi gibi keyfi ya da şehir merkezinde işi olanların da; geçtiği caddeydi, caddemiz.
Uzun saç ve favoriler, renkli geniş yakalı üstten üç düğmesi açık gömlekler, İspanyol (geniş) ya da duble paça pantolonlar, metal kolyeler ve deri bileklikler delikanlılarda…
Takıların aksesuarların daha az ama topukların apartman olduğu ayakkabılar, düz, çizgili yada rengarenk tunikler, gömlekler, bazen diz üstü bazen maksi etekler, jile elbiseler, kazanova ispanyol paça pantolonlar ve daha çok dalgalı saçlar modaydı genç kızlarda.
Bir şekilde havalı yürümelerine podyumdu caddemiz.
Evimize elli metre mesafedeki, paramız olmasa da film başladıktan sonra sahibinin hadi siz de içeri demesiyle girer elektrik kesilince ya da film kopunca filmin devamını kendinden dinler öyle çıkardık, adı tabelada Doğu Sineması veya daha yaygın olarak bilinen adıyla; İsmihan emminin sinemasından.
Ve Orduevi sineması bu cadde üzerinde yüz metre, Yeltekin ve Şehir sinemaları da bir o kadar ondan ileride idi. Biletlerimizi, sımışkalarımızı (çekirdek) alıp Malkoçoğlu’nu, Tarkan’ı karşılardık bu sinemalarda.
Maarif kırtasiyesi, foto Enis, foto Necat ve ileri gelenlerin takım elbiselerini yazın kapı önünde tabureler de ellerinde nakış nakış işleyerek diken terzilerin de en ünlüleri bu caddedeydi.
Hafif rampaydı caddemiz. Orduevinin ya da çapraz karşısındaki belediye binasının olduğu dörtyola gelince de aynı şekilde bir eğimle inerdi Halitpaşa caddesine. Bu bizim işimize kışın yarardı. Gece kızaklarımızı alır orduevinin önüne kadar çeker oradan binip Faikbey caddesine bir çırpıda inerdik. En çok beş kere yapar, eğlence ve ayaza doyardık.
Yazın gündüz kadar olan ve akşam belli bir saatten sonra azalan kalabalığın ardından dişçi Nizam amcanın muayenehanesinin merdivenlerine oturur arabaları sayardık. Aşağıdan gelen benim, yukarıdan gelen Süleyman’ın. Siz daha orada mısınız hadi eve diye çağırırlardı pencereden büyükler bir saat kadar sonra. Berabere ise son arabayı bekler, dolayısıyla birimiz ama en çok 5-4 kazanırdık..
Dupduru sabahların berrak güneşine, leylakların kokusu ve görüntüsü başka bir güzellik katardı. Ekmek almaya giderken bu güzellikten kendimi alamaz papatya’dan daha uzak olan asri fırına giderdim.
Ballıcılar, ayakkabı boyacıları, sımışkacılar işe başlamış olurlardı o saatte. Yoğurt, süt, yumurta, yemlik ve kuş ekmeği satmaya gelen köylülerin de en çok müşterileri bu caddedeydi.
Bu cadde bizimdi.
Ve bizim için her şeydi.
Ama evdekiler için her şey değildi demek ki. Yemeklik için (Sıralı kasap dükkanlarının olduğu çarşı) kasaplar’a ve (sebze meyve hali) kapan’a gönderdiklerinde;
İlçe ve köyler dahil düğün hazırlığında olanların birinden çıkıp diğerine girdiği kuyumcu dükkanları, mefruşatçılar, bir dolu mağazalar, dönerin adresi imren lokantası ve neredeyse tüm caddede dinlenen şarkılarıyla ayrı bir canlılık katan Sevinç plak’ın olduğu Kazımpaşa caddesini dolaşmamız gerekirdi.
Uzak geldiğinden olacak ki Dala kamçı diye bağıranlara rağmen kolaylık olsun diye arkasına asılırdık giderken faytonların. Ama kısa süre sonra korkar inerdik faytoncunun arkaya savurduğu uzun kamçısının hışmından…
Dönerken ellerimizdeki dolu fileler, fayton macerasına izin vermezdi. Yürürdük.
Bakınca küçük bir mahalle, gördüğümüz kocaman bir dünyaydı bizim mahallemiz.
Ve ne güzeldi bu dünya…
Başka mahalleleri merak etsek de, yalnız gitmek yerine akraba ziyaretlerinde büyüklerimizle giderdik. Birbirine benzese de gittiğimiz yerler, biz yine en çok kendi mahallemizi severdik.
Ama herkesin sevdiği ve gitmek istediği yerler de vardı; Kars çayı üzerinde Yusufpaşa mahallesini Sukapı mahallesine bağlayan demir köprünün yanında, herkese yetecek kadar yeri olan mahalli sanatçıların sahne aldığı Millet bahçesi. Piknik havasında eğlenceydi.
Ve tabii ki Kars kalesi. Gösterişi, güzelliği, tarih boyunca arz ettiği önemi ve konumuyla mağrur duruşunu hak eden kale. İçerisinde dolaşmak bizi tarihe götürür, burçlarından aşağıya baktığımızda ise şehri bize getirirdi. Birbirini dikine kesen cadde ve sokaklarıyla ne güzel, ne düzgün bir şehirdi; Kars. Kaleden bakmak tamamına bakmaktı şehrin. Tekrar tekrar gitmek istememiz ondandı.
Kendisinin, bir kaç yıl önce açtığı Halk Ozanları (Aşıklar) kahvesinde dinleyip o ne ses, o ne saz, ya bir de (Şeref) Taşlıova’yla ne atıştı amma… diyerek büyüklerimizin hayranlıkla anlattıkları (Murat) Çobanoğlu ‘nu görebilseydik. Aşıklar kahvesinde olmasa da (onsuz olmayan) önemli bir köy düğününde görürüm hayalimiz vardı; (sonra dan) gerçekleşen. Yakından görmüş ve dinlemiştim. Büyük şanstı.
Şehir statında amatör lisansla futbol oynamanın yolu futbolcu vitrini Düdeme sahasında oynamaktan geçer derlerdi abilerimiz. Bir gün formalarımızla, kramponlarımızla, fileli, direkli kaleleri olan statta futbol oynamak hayalimizi zorlaştırıyorlardı. Olsun yine de bir gün onlar gibi olacağız azmiyle 30 Ekim – Doğufener maçlarını seyretmeye giderdik stada. (Affetsin diğer Efsaneler) Komos Necmettin, Esko, Kara Memet, Kaleci Kaptan hatırladığım Efsanelerdi..
(Yıllar sonra Kars Demirspor’ la o hayalimi de yakalamıştım)

Daha ne olsundu. Her şey vardı, her şeyimiz vardı…

Yıllar yıllara benziyordu bizim için. Okula gidiyor, Kars’a has güzelliklerini yaşıyorduk kışın. Karlar gibi okullu günlerinde eridiğini haber veren başkaca sevimli bir tarafı olmayan bahar sonunda, alınan karnelerle okul biter; bir sınıf geçerdik. Farketmezdik bir yaş büyüdüğümüzü.

Doğum günü kutlamak gibi bir hatırlatma çok olağan değildi.

Büyüklerimiz bir çıkarmadan bahsediyorlardı. Ordumuz Kıbrıs’a Askeri çıkarma yapıyormuş. Nasıl yani sorumuza Sezercik’in küçük mücahit filminde yanıt almıştık. Bizim yaşlarımızda bir çocuk Kıbrıs’ta düşmanların saldırısına cevap veriyordu. Savaş vardı uzaklarda bize ait bir yerlerde. Filmdeki kadarıyla anlamıştık savaşı. Çok üzülmüştük. Biz de gidebilir miydik oradaki insanların yardımına. Ordumuz orada her türlü yardımı yapacaktır, üzülmeyin diyordu büyüklerimiz. Ve büyüklerimizin takibinde olan bizi aşan bir durumdu, ama ara ara sormadan da edemiyorduk.

O yaz farklıydı. Sanki bizden çok radyo dinliyorlar gibiydi.

Bir yazda bu şekilde geride kalmıştı. Yine koparmaya kıyamadığımız leylakların ve yaprakların savrulduğu, sert rüzgarların yağmurla üşüttüğü caddemizdeydi sonbahar. Ve yine önce dağların tepesinde sonra alabildiğine beyazlığıyla gelen kış. Ve yine okul ve yine aynı günler.

Oysa 30 Ekim Ortaokulu’na kaydımın yapıldığı gün daha dün gibiydi. Bitirmişim. Kars kalesinin resmini çizmek için Bahriye öğretmenimizin sınıfımızı okul bahçesine çıkardığı geçen yıl mıydı, yoksa? Yıllar birbirine benziyordu işte. Fark edemediğim bu zaman üç yıl mı olmuş?

Allah’ım liseye mi gidecektim. Büyüyor muydum?

Yaz yine aynı yazdı. Önceki yazlarda da ara ara köyde dayımlarla tarlaya giderdim, ama şimdi fark vardı. Bana çocuktan öte genç diyorlardı artık. Şimdi eğlenmekten daha çok iş yapabilirmişim. Farklıydı bir şeyler. Büyüyor muydum, büyümüş müydüm?

Diğer yazlar gibi bu yazda geçmişti. Endüstri meslek lisesi sınavını kazanmıştım. Kaydımı yaptırmıştı babam. Tatil bitiyor, okullar açılıyordu. Başka bir dönem başlıyordu hayatımda. Farklı olacaktı…

Farklı oldu!!!

10 ekimde okul başladığında babamı kaybettiğimin 3. günü olmuştu…

Tüm güzellikler ve hayatın sevimli tarafları buraya kadarmış.

Bir daha geriye gelmeyecek ve gittikçe uzaklaşacağım hayatın yaz’ı buraya kadarmış.

Sonrası hep bir yanım eksik.

Sonrası gam keder.

Değişmeyen…

Hep bir sonbahar hüznüyle…

Erkan SALTAN

03.06.2014

İlgili Terimler :

YORUMLAR