Pazar ola!

10.01.2021 00:05

582 Kişi Okumuş

1 Yorum

Pazar ola!

Nostaljik Yazılar

Bugün pazar…
Pençeleriyle ruhlarımızı parçalayan siyâsetin elinden firâr edilebilecek en uygun gün değil mi?!
Günler kısaldı, havalar serinledi, yağmurlar başladı, hazan yaprakları sararmaya yüz tuttu… Sizi bilmem ama benim ruhumda bir dinginlik, bir suskunluk, bir bezginlik hâli var…

Raftan bir kitap çıkarıp okumak, başkalarının dünyasına dalmak, satırların arasında sükûta yolculuk etmek…

Hayâl değil ya! Bir adım ötede duruyor…

***

Yutar gibi okuduğunuz satırlardan bir benzerlik nedeniyle kendi geçmişinizdeki bir hatıraya daldığınız, gözleriniz sözcükleri birer birer takip ederken; aslında okuduğunuzda değil, hatıranızla başbaşa olduğunuzu çok sonra fark ederken aynı satırlara yeni baştan döndüğünüz olur mu hiç? Sizi bilmem ama bende sık sık olur bu…

Çoğunlukla, her birisi bir hayâl ürünü olan romanlarda kendi küçük dünyamızı bulmaz mıyız?! Ya da kendi hayâl dünyamızı o romanla harmanlayıp, kurgulamaz mıyız?!

Elbette ki daha önemlisi: Edebiyata ilgi duyar mıyız? Roman, şiir, hikâyeler, denemeler, anılar, mektuplar ilgimizi ne kadar çeker?!

Bendeniz hep, “iyi bir romancı, roman kahramanını evin sofasından bahçeye üç sayfa doldurmadan çıkarmaz” derim… Bunu iki şekilde cevaplamak mümkündür. Öncelikle çok yüksek bir hayâl gücüne sâhip olmanız gerekir. İkinci olarak da o yüksek hayâl gücünü yazıya dökme kabiliyetine sâhip olmak… Bendenizde böyle bir yüksek hayâl gücü de, -olsa bile- onu yazıya dökme kabiliyeti de yok… Onun içindir ki okur olmaktan öteye gidemedim bir türlü…

***

Felsefe ile aramız nasıl?

Kant, Hegel, Nietzche, Rousseau vb feylesoflar ilgimizi çeker mi?

Her Allah’ın günü lümpen gıdıklayıp prim yapma peşinde olacağımıza, hiç olmazsa arada sırada felsefenin ummanına dalmayı seçer miyiz?!

Olmadı, kendi dünyamızdan: Mevlana’dan, Şems’ten, Fuzûlî’den, Sâdî’den, Hâfız’dan hiç olmazsa günde bir katre tasavvuf bâdesi içer miyiz?!

Pekiyi, dünya devleri çıkardığımız Divan Şiiri ile aramız nasıl?!

Nedim’i, Bâkî’yi, Nef’î’i, Şeyh Galib’i, Taşlıcalı Yahya’yı, Nâbi’yi, Şeyh-ül İslâm Yahya’yı, Ziya Paşa’yı ve daha yüzlercesini biliyor, okuyor, anlıyor muyuz?!

Arûz denince aklımıza Arzu, Nâzım’ denince de Nâzım Hikmet mi geliyor?!

(“Efendim, bunların çoğu eski Türkçedir. Okusak da anlamıyoruz!” Anlamadığınız metinleri e mail adresime gönderin, ben size tercüme ederim…)

Tamam, anladık; Hanım’ın Çiftliği’nden Orhan Kemal’in, Aşk-ı Memnu’dan da Halid Ziya’nın adını öğrendik… Ya diğerleri?

Şemseddin Sami, Hüseyin Rahmi, Mahmut Yesari, Ahmet Rasim, Reşat Nuri Güntekin, Mehmet Akif Ersoy, Namık Kemal, Tevfik Fikret, Peyami Safa, Yaşar Kemal, Kemal Tahir ve gene daha yüzlercesi…

Bütün bunları tenezzül buyurup okuyor muyuz diye sormak halt etmektir… Okumadığımız, okumadığımız için de her Allah’ın günü ona buna ağzımızdan tükürükler saçarak küfrettiğimiz çok belli olmuyor mu?

Kendimizi, câhil iken ârif, dallamayken de âllame sandığımız da bundan dolayı değil midir?

Neyse…

Yazıya başlarken düşünülen merâm hâsıl olmadı. Eğer lütûf buyurup, buraya kadar okuduysanız; affola… Umarım Pazar keyfinizi bozmadım…

Zirâ:

“Arif ile sohbet etmek; lâl-ü mercan, inci’dir.
Câhil ile ülfet etmek; âkibet can incidir (incitir)…”

Cahit Kılıç

3 Ekim 2010 Pazar

İlk yayınlandığı yer:

Edebiyat Defteri (tıklayınız)

İlgili Terimler :

YORUMLAR