Türkiye-İran İlişkileri Nereye Gidiyor?

24.08.2017 12:50

326 Kişi Okumuş

0 Yorum

Türkiye-İran İlişkileri Nereye Gidiyor?

İslam İnkılabının zaferinden sonra benzersiz bir gelişme olarak ifade edilen İran Genelkurmay Başkanı Tümgeneral Muhammed Bakırin’nin Türkiye seferi, iki ülkenin hassas dosyalar konusunda ortak noktalara varması açısından önemli bir gösterge olarak kabul edilmektedir.

Saadullah Zarei, Keyhan gazetesinde çıkan yazısında Tahran-Ankara arasındaki son ilişkileri değerlendirdi. İşte o yazı:

İslam İnkılabının zaferinden sonra benzersiz bir gelişme olarak ifade edilen İran Genelkurmay Başkanı Tümgeneral Muhammed Bakırin’nin Türkiye seferi, iki ülkenin hassas dosyalar konusunda ortak noktalara varması açısından önemli bir gösterge olarak kabul edilmektedir. Çünkü daha önce, birçok siyasi meselede ortak görüşlere sahip oldukları halde ve de aktif ekonomik ilişkilere rağmen, güvenlik alanında özellikle Irak ve Suriye’yi ilgilendiren güvenlik konularında Tahran ile Ankara arasında ciddi bir ihtilafın varlığından söz ediliyordu.

İslam İnkılabı Rehberinin onayı ile ve Türkiye askeri yetkililerin resmi daveti üzerine gerçekleşen Tümgeneral Bakıri’nin Ankara ziyareti, bölgede yeni şartların şekillenmekte olduğunu göstermektedir. Nitekim Suudilerin güvenlik davranışında ortaya çıkan bir takım değişim emareleri de yeni şartları gösteren başka bir argümandır. Bu hususta bir takım söylenecekler var:

1– Suriye krizinin başından bir süre önceye kadar Türkiye, bir yandan Nusra gibi terörist gruplarla geniş bir ilişkisi vardı ve diğer yandan demokratik olmayan bir şekilde Suriye’nin siyasi düzeninin değişmesini istiyordu ve bu arada Suriye yönetiminin en önemli ve etkili muhalifi haline gelmişti. Türkiye’nin Suriye aleyhindeki tutumları sadece bu ülkenin Suriye ile ilişkilerini etkilemedi, Türkiye-İran ilişkilerini de ciddi şekilde etkilemişti ve son dönemlerde Ankara yetkililerinin İran aleyhinde sert açıklamalarda bulunmasına yol açmıştı.

Bu durumun Suriye ve en önemli müttefiki yani İran için bir takım maliyetleri olduysa da ancak prtatikte denklemin Şam’da değişmesi veya Tahran’da revizyonla sonuçlanmadı. Geçen yıl yaz mevsiminde ordunun Erdoğan’a karşı darbe yapma girişimi ve Erdoğan’ın şikaytçi açıklamalarına neden olan Suudilerin ve Amerikalıların bu darbeye açıkça sevinmeleri, Türkiye’yi yöneten partiye bir fiske vurdu ve o denli bir etkisi oldu ki darbeden kaç gün sonra Recep Tayyip Erdoğan, çok yakında Türkiye’nin Suriye krizine ilişkin yeni tutumlarını açıklayacağını söyledi.

Anacak onun sözünü verdiği şekilde açıklamalarında değişime dair bir emare gözlenmemişse de pratikte bu değişim dikkate değer bir düzeyde vuku buldu. Türkiye’nin Astana barış görüşmelerine katılması, bu ülkenin Suriye krizine yönelik yaklaşımındaki değişimin açık bir göstergesi olarak kabul ediliyordu. Astana barış görüşmeleri, açıkça Suriye hakkındaki Cenevre görüşmelerinin alternatifi sayılıyor  ve Türkiye’nin Astana görüşmelerine katılması Amerikalıları ve Suudileri rahatsız ediyordu.

Astana görüşmeleri giderek daha geniş kapsamlı hale geldi ve yorucu Cenevre görüşmelerinin aksine, kimi bölgelerde ateşkesin uygulanması ve daha az çatışmalı bölgeler konusunda  anlaşma sağlanması başta olmak üzere gözle görülür sonuçlar elde etti.

2– Astana görüşmlerini destekleyen üç taraf bulunuyor; Rusya, İran ve Türkiye. Bu arada, Tahran-Rusya arasında eskiye dayanan ilişkiler ve her iki ülkenin Suriye dosyasındaki müşterekleri nedeniyle, ‘Astana işbirliği İran, Rusya ve Türkiye üçlüsü arasında daha fazla  hangi farafın faydasına olur’ sorusu sürekli gündeme gelmiş ve verilen yanıtlar ise genellikle, İran ve Rusya’nın faydasına olacağı, çünkü Suriye’nin güvenlik dosyası üzerinde  Türkiye’den daha etkili oldukları yönünde olmuştur. Bu mevzu, Türkiye’yi bir yandan Ankara-Moskova ilişkilerini ve diğer yandan Ankara-Tahran ilişkilerini daha fazla geliştimeye sevketti. Bu ittifak pratikte Türkiye için daha iyi bir durum ortaya çıkardı ve aynı zamanda Erdoğan için de bazı hırslı beklentiler beraberinde getirdi.

İran’da bütün kuvvetler komutanından sonra en önemli statü olarak kabul edilen İran Genel Kurmay Başkanı Tümgeneral Bakıri’nin Türkiye üst düzey yetkililerince davet edilmesi, bir yandan iki ülke arasında daha sıcak ilişkilerin geliştirlmesi doğrultusunda ve diğer yandan Türkiye’nin birkaç güvenlik maşgalesinin çözülmesi için gerçekleşti.

Türkiye bir taraftan İdlip konusunda bir takım beklentiler içinde ve ağırlıklı olarak Nusra’nın denetimindeki bu şehrin yönetilmesinde Türkiye’nin mihver konumda olmasının Rusya ve İran tarafından mümkün olduğu kadar kabul edilmesini  istiyor ve buna karşın, İdlib’in şartları hassas, İran Suriye halkı ve devletinin güvendiği taraf olarak ileride “kör düğüm” haline geleceğini bildiği bir şeyi kabul edemez.

Diğer taraftan Türkiye devleti, Suriye’nin tekfirci terörist gruplardan özgürleşme sonrasında oluşacak şartlardan kaygılıdır çünkü, bir yandan savaşın bitmesiyle birlikte teröristler yıllarca Türkiye ordusu ve istihbarat servisi ile ittifak halinde olduklarından dolayı Türkiye topraklarında kendileri için bir yerin göz önünde tutulması beklentisi içindeler ve bundan sonra da bu desteğin sürmesini istiyorlar. Diğer yandan Türkiye; coğrafi, ekonomik ve etnik çeşitlilik özelliklerinden dolayı Suriye komşuları arasında bu grupların istikrar bulması için en iyi konum olarak sayılmaktadır. Doğal olarak eğer Astana’da bu meseleler için bir formül bulunmazsa, Moskova ve Tahran bu maşgalede Türkiye’yi yalnız bırakırsa bu ülkeyi zor şartlar bekleyecektir.

Bu noktaya şunu da ekleyelim; Türkiye, Suriye oyununda yer alırken etkili olmak için komşu ülke toprağının bazı bölümlerini tasarruf altına almıştır. Ama aynı zamanda Suriye devleti ile resmi ilişkisi yoktur ve Şam, Ankara’nın komplocu politikacılarına güvenmiyor. Bu nedenle, Suriye ne kadar huzur ve skunete doğru hareket ederse Türkiye, Suriye dosyasında daha aktif siyasi ilişkilere muhtaç olacaktır. Hali hazırda, Şam-Ankara arasındaki buzlar erimediğine göre, Türkiye, Suriye müttefikinin ipine sarılmakta ve bu ilişkilerin Ankara’nın Şam’la ilişkilerinin kapısını açmasını ummaktadır.

3– Türkiye’nin İdlip planı konusunda Tahran ve Moskova’nın işbirliği yapması yönündeki ısrarı, elbette bir yere varması uzak bir ihtimaldir, çünkü İdlip’te sınırlı ateşbes güvencesinin Türkiye’ye devredilmsi Nusra’nın güçlenmesine neden olur. Türkiye’nin Azaz’dan Münbic’in yakınlarına kadar uzanan askeri varlığını dikkate alacak olursak, 2013 ve 2016 yılları arasında bu ülkenin müttefiki olarak kabul edilen Nusra grubu ile yaşacak bir ilhak ile birlikte Nusra’nın gücünü yeniden ihya edebilir.

Nusra’nın İdlip’te serbest bırakılması ve zaman kazanması, Halep, Tedmür, Arsal, Hama ve Humus gibi özgürleştirilmiş olan diğer bölgeleri de tehlikeye maruz bırakabilir. Bu yüzden Suriye devleti, sadece Türkiye ordusunun Astana anlaşma şartlarını uygulama garantörü olduğu daha az çatışmalı bir bögeyi kabul edemez.

Diğer önemli bir nokta şu ki, Suriye devleti İdlib’in Türkiye denetiminde ya da Türkiye ile Nusra’nın ortak denetiminde olacağına, Nusra’nın denetiminde olmasını tercih ediyor, zira Şam açısından Türkiye devletinin davranışı Nusra’nınki kadar can sıkıcı olmuştur. Bu temelde, gerek Suriye gerek İran devleti olsun  her ikisi de şuna vurgu yapıyor; eğer İdlip bölgesi daha az çatışalı bölgeler kapsamına alınacaksa ve yerinden olmuş vatandaşların dördüncü ve beşinci oturumlarda vurgulanan çerçevede bu şehre geri dönüşleri olacaksa, o zamanın bunun kaçınılmaz lazimesi yani direniş cephenin güvencesi dikkate alınmalıdır.

Öne sürelen argüman şudur; eğer Nusra dizginlenmezse Suriye’nin güvenlik krizi devam eder ve bu arada, Nusra’nın firavunlaşma huyu ve Suriye devletine karşı Türkiye yetkililerinde hala görülen kindarlığa bakılacak olursa, Nusra’yı yalnızca direniş ekseni dizginleyebilir ve onları müzakere masasına çekebilir. Suriye aynı şekilde, bundan önce ve hatta kriz esnasında Türkiye yetkililerinin ağzından işitilen bu bölgeye yönelik iddialar karşısında duyarsız kalamaz.

Haliyle bu arada değilnilmesi geken şu ki Türkiye, birçok kısıtlamayla karşı kaşıyadır ve bu kısıtlamalar, Türkiye’yi yeni bir özetleme yapmaya sürüklemiştir. Ankara yetkilileri İdlip dosyasında taviz vermek zorunda, çünkü Türkiye’nin Suriye siyasi dosyasında büyük bir zaafı bulunuyor ve oda, Suriye ile resmi ilişkilerin kesilmiş olmasıdır. Buna karşın, diğer iki tarafın Şam yönetimiyle ilişkileri, stratejik ya da stratejik ilişkiler sınırındadır. Eğer Türkiye, Suriye siyasi dosyasında belirleyici bir etkiye sahip olmak istiyorsa Şam’la ilişkileri kurma konusunda vakit kaybetmekten kaçınmalıdır.

4– Suudi Arabistan tarafından görünen sinyaler de Riyad yetkililerinin Tahran’la siyasi ilişkilerini yeniden tanımlama yönünde belli bir hazırlık düzeyine geldiklerini gösteriyor. Her ne kadar Arabistan yönetimi yaptığı resmi bir açıklamada, Irak içişleri bakanı Kasım el-A’raci’nin, Muhammed bin Selman’ın, kendisinden Tahran’la ilişkilerde arabulucu olmasını istediğine dair açıklamaları yalanmış olsada ancak herkes, el-A’raci’nin durup dururken böyle iddiayı öne süremeyeceğini biliyor. Nitekim Suudi rejiminin İranlı hacı adaylarına karşı yumuşaklığı, İranlı hacıların sorunlarının çözümü behanesiyle İran’ın üç diplomatik ofisinin İran dışişleri bakanlığına devredilmesi ve Riyad’ın Tahran’da kapatılmış olan Suudi Arabistan elçiliğinde inceleme yapma amacıyla bir heyeti gönderme talebinde bulunması, bu konuyu ilgilendiren bir takım emareler olarak kabul edilmektedir.

Her ne kadar kesin bir şey söylemek mümkün değilse de ancak mevcut emareler gösteriyor ki Türkiye gibi Arabistan da, tekfirci terörizme verdiği destek, komşu ülkenin topraklarına saldırması, askeri sahada yanlızlaşması ve giderek dünkü Arap müttefikleriyle çatışmasının ardından, siyaset trenin bu ray üzerinden ilerlemeyeceği sonucuna varmış durumda. Bu temelde, yanlış yolda hareket etmeyi hızla durdurmak için gereken olgunluk ve deneyim  Muhammed bin Selman’da olmasada ancak onun boş elleri durumu gözden geçirmesi gerektiğini kendisine hatırlatmaktadır, denilebilir.

Evet, birçok açıdan Türkiye ve Arabistan birbiriyle kıyaslanamaz ama bununla birlikte, tekfircilerin bölgeye saldırması sürecinde aynı hikayeyi paylaştıklarından dolayı, tekfirci milislerin Irak ve Suriye’de yenilmesinden sonra şekilenecek şartlarda doğal olarak benzer bir durumda olacaklar ve her ikisi için en makul olan yol, İran’a kapalı penceleri açmaları ve böylece Riyad ve Ankara’ya taze bir havanın girmesine müsade etmeleridir.

welayet /Rasthaber

İlgili Terimler :

YORUMLAR