Uç Uç Böceği!

27.01.2018 13:17

1.329 Kişi Okumuş

3 Yorum

Uç Uç Böceği!

Cahit Kılıç

Gençlik yıllarımda şiirler yazardım. Şimdiki gençler bilmezler; onların her birinin elinde bir teknoloji harikası var, sürekli onunla oynar, her işlerini o cihazlarla görürler…

Bizim çocukluk ve gençlik yıllarımızda, kimisi süslü püslü çiçeklerle çepeçevre sarılmış sayfaları olan hatıra defterleri, kimileri de ciltlenmiş ve birazca kalın ve de bir miktar da pahalı olan özel defterler vardı. Onlardan birer tane edinir, bazılarımız özel sırlarımızı, bazılarımız da şiirler yazardık…

Benim de öyle bir defterim vardı. İlk sayfasına da özene bezene “Kırık Dökük Şiirlerim” yazmıştım…

Rahmetli pederimden kalan altın uçlu dolmakalem ile uzun uzun aşk şiirleri yazardım.

Sonradan büyük bir şair ve yazar olan, teyzemin oğlu rahmetli Turgut Erbek ile oturur, o şiirler üzerine mütalaalar yapardık. Doğrusu bazen kendimizi de aşardık…

Maalesef o şiir defterim bir kazaya kurban gitti.

Uzun yıllar sonra merhum Turgut Erbek, bazılarını arşivinden çıkardı ve ben Moskova’da iken bir kısmını bana gönderdi…

Maalesef Turgut’u çok erken yaşta kaybettik. Turgut ve onunla olan ummanlar boyutundaki hatıralarımız ayrı bir yazı konusu… Kim bilir, belki bir gün yazma cesareti bulurum kendimde…

***

Efendim, bendeniz şimdilerde de zaman zaman şiirler karalarım. Yaş kemale erdiğinden, elbette ki aşk meşk şiirleri değil bunlar. Kimisi biraz protest kokuyor, kimisi altmış yıllık hayatın yorgunluğunu dizelere nakşediyor. Çoğunlukla kısa kısa şiirlerdir bunlar; bazen vezinli, bazen vezinsiz…

Zaman zaman İnternetteki bir edebiyat sitesinde de paylaşıyorum onları. O sitenin bir de seçici kurulu var. Beğenerek seçtikleri bazı şiirlerin üstüne bir uğur böceği konduruyorlar.

Sağ olsunlar. Fakirin şiirlerinin üstüne de bir uğur böceği kondurma lütfunda bulunuyorlar. Minnettarım…

***

O uğur böcekleri, bendenizi çocukluk ve gençlik yıllarıma götürür her seferinde…

Yüzlerce hatıra raks eder hafızamda…

Kimisi hüzün dolu, kimisi gurur, kimisi bir gülümseme ile noktalanır…

***

Bizim Azerbaycan Türkçesinde “uç uç böceği” derler uğur böceğine… Çocukluğumuzun yaz günlerinde, çok olurdu bu böcekler bizim topraklarda…

Ne zaman görsek; birini alır elimizin üstüne koyar, bir dilek tutar ve başlardık “uç uç, uç uç, uç uç” diye bağırmaya… Eğer uçarsa dileğimiz kabul olacak anlamına gelirdi…

Küçücük böcek işte, bir müddet sonra uçar gibi zıplar, iki karış öteye düşerdi… Bizde bir sevinç, “Heyyooo, uç uç böceği uçtu. Dileğimiz kabul olacak!”…

Hayat da öyle değil midir? Uç uç diye hep arkadan iterler. Uçtuk da ne oldu! Hep iki adım ileriye düştük! Ötesi birçoğumuza cehennem oldu…

***

Rahmetli babaannem, çok severdi uç uç böceklerini… Evimizin önünde veya harman yerinde oturduğunda, bastonun ucuyla yerleri kurcalar, civarda bir uç uç böceği bulursa derhal avucunun içine alır ve onunla konuşmaya başlardı… Adeta dertleşirdi onunla…

Çoğunlukla da bizim “cinaslı mani” olarak bildiğimiz ancak yöremizde “bayatı” olarak bilinen maniler söylerdi onlara…

***

İki genç erkek kardeş, bir genç koca ve bir de genç oğul acısı yaşamıştı babaannem…

Rahmetli hacı dedem, çok zor şartlarda hac ziyareti yaptığından, o zamanki şartlarda eşini hacca götürememişti. Fakat daha sonra Kerbelâ ziyaretini beraber yapmışlardı. Hac ziyaretine gidenlere nasıl “hacı” deniyorsa; Kerbelâ’yı ziyaret edenlere de bizim yöremizde Kerbelâ-ı derler…

Kerbelâ-ı Selvi nenem, yani cennetmekân olası babaannem, çok merhametli, çok sahavetli ve çok cömert bir insandı… Fakir fukarayı doyurur, mazlumları korur, hastaları, bimârları ziyaret eder, onların hayır duasını alırdı…

Lâkin bütün bu pozitif yanlarına rağmen; namazını kılıp duasını ettikten sonra bir köşeye çekilir, gözleri dalar ve bayatılarla geçmişteki acılarına ağlardı…

Kolay değil, geçmişinde dört babayiğit yitirmişti…

***

Efendim, hikâye uzun… Kısaca geçmeye çalışırsak, 1920’de Türk ordusu Ermeni çetecileri Kars ve havalisinden çıkardıktan sonra Kâzım Karabekir Paşa komutasında bugün Ermenistan sınırları içindeki Gümrü’ye girer. Aralık 1920’de yapılan Gümrü anlaşmasıyla da Gümrü’den çekilerek bugünkü sınırları belirlerler.

Rahmetli babaannemin kardeşi Ali de, ailesiyle birlikte sınırın öte tarafında kalır. Aslında binlerce aile o sınırla parçalanmış olur.

Rahmetli Ali dayı da sınırı gizlice geçerek bunları ziyarete gelirmiş mütemadiyen. Bu geliş gidişler birkaç yıl devam etmiş.

Devir, Stalin devri…

Ali dayı ve benzerlerinin gidiş gelişleri Bolşeviklerce tespit edilince, Stalin’in emriyle hepsi Sibirya’ya sürgün edilir. Ve bizimkiler, bir daha asla haber alamazlar…

***

Bu yazının öznesine gelirsek…

Günlerden bir gün, rahmetli babaannem avucuna aldığı bir uç uç böceğine hiç dilinden düşürmediği şu bayatıyı söylüyordu.

“Dağ üstünde dağ olmaz!

Bağ üstünde bağ olmaz!

Stayalan ölmese;

Bu yaralar sağalmaz!”

Stalin’i, Stayalan diye telaffuz ediyordu. Kardeş acısını yaşatmıştı ona…

Dayanamadım, Azerbaycan Türkçesiyle dedim ki:

“Ay Kerbelâyı nene, ahı Stalin çoktan geberdi”…

Bir müddet gözleri daldı…

Sonra bana dönerek:

“Bilirem oğul!” dedi “Ama mendeki yaralar hele ki sağalmayıp…”

***

Uç uç böceği…

Ya da uğur böceği…

Uç uç mutluluğa doğru…

Acılara değil…

 

İstanbul, 9 Kasım 2014

İlgili Terimler :

YORUMLAR