Üniversiteler “akademik vesayet” altında mı?

08.02.2021 15:54

62 Kişi Okumuş

0 Yorum

Üniversiteler “akademik vesayet” altında mı?

Hükümete yakın kesimler Boğaziçi gibi köklü üniversitelerin “akademik vesayet” altında olduğunu savunurken, kendi “klanlarını” oluşturmakla suçlanan akademik çevreler bu iddiaları temelsiz buluyor.

Boğaziçi Üniversitesi’ne dışarıdan rektör atanmasıyla birlikte yaşanan gelişmeler gözleri yeniden sayıları hızla artan üniversitelerin akademik etkinliklerine çevirirken, “vesayet” tartışmalarını da alevlendirdi. Hükümete yakın kesimler Boğaziçi gibi köklü üniversitelerin “akademik vesayet” altında olduğunu savunurken, kendi “klanlarını” oluşturmakla suçlanan akademik çevreler bu iddiaları temelsiz buluyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan 2018 yılında Erciyes Üniversitesi’nin akademik açılışında, bazı üniversiteleri isim vermeden hedef alarak “Bunların var oluş gayesi, akademik tekâmül değil ait oldukları klanların tetikçiliğini yapmaktır. En büyük rahatsızlıkları da senelerdir pervasızca kullandıkları imtiyazlarını kaybetmiş olmalarıdır. Tahammülsüzlüklerin asıl sebebi budur” ifadelerini kullanmıştı.

Boğaziçi Üniversitesi ile ilgili birkaç haftadır süren tartışmalar Erdoğan’ın bu ve buna benzer sözlerini yeniden akla getirirken, hükümete yakın kesimlere göre dışardan rektör atanması üniversiteler üzerinde bulunduğunu iddia ettikleri “akademik vesayeti” kırmanın ilk adımı.

“Akademik vesayet” nedir?

Peki iktidarın “akademik vesayet” ya da bir başka deyişle “akademik klanlar” ile kastettiği tam olarak nedir?

İktidara yakın çevrelerin “akademik vesayet” olarak ifade ettiği durum sadece Türkiye’de değil diğer ülkelerdeki akademik çevrelerde de önlenmeye çalışılan bir olgu. İngilizcede “academic inbreeding” olarak geçen bu tanım, üniversitelerin yine kendilerinden mezun olanları bünyelerine dahil etmeleri olarak özetleniyor.

Boğaziçi Üniversitesi'nin eski rektörü Prof. Dr. Üstün ErgüderBoğaziçi Üniversitesi’nin eski rektörü Prof. Dr. Üstün Ergüder

DW Türkçe’ye konuşan Boğaziçi Üniversitesi’nin 1992-2000 dönemi rektörü Üstün Ergüder bu olgunun “kendi kendini besleme” olarak tanımlanabileceğini ve bir çeşit “aile içi evliliklere” benzediğini söylüyor. Ergüder, akademide yozlaşmanın önlenmesi için “kan değişiminin” şart olduğunun altını çiziyor.

Eğitimciler Birliği Sendikası Konya Üniversiteler Şube Başkanı Şenol Metin ise sadece Türkiye’de değil tüm dünyada akademik çevrelerin sanılanın aksine kurulu düzeni korumak isteyen kesimler olduğunu belirterek, kendi deyimiyle “akademik klanları” şöyle tanımlıyor:

“Akademik klanları aslında bir hayalet örgüt olarak söyleyebiliriz. Gri, yani net olmayan bir yapıdır. Siz onun varlığını hissedersiniz ama tanımlayamaz, şudur diyemezsiniz. Bu bir ilişki ve iletişim biçimidir, bir network ağıdır, bir zihniyet ve vesayet aracıdır. Birlikte hareket tarzı, beraber akademiyi yönetme aracıdır. Güç merkezlerine karşı da sürekli o alana nüfuz etmeye ve alanı kontrol etmeye çalışır.”

Eğitimciler Birliği Sendikası Konya Üniversiteler Şube Başkanı Şenol MetinEğitimciler Birliği Sendikası Konya Üniversiteler Şube Başkanı Şenol Metin

Metin’e göre ideolojilerden bağımsız ve insan ilişkileri nedeniyle belki doğal sayılabilecek bu yapılanmalardaki sorun diğerlerine hayat hakkı tanımayarak çoğulculuğu engellemesi. Metin, “Bu yapılanmalar için liyakat önemli değildir. ‘Yalnız bana tabi olanlar burada var olabilir’ dediği için orada bilim olamaz. Karşı çıktığımız bu” diyor.

Ergüder: Konu derinliğine incelenmiyor

Ergüder ise “akademik vesayet” iddialarının konu çok basitleştirilerek ve derinliğine incelenmeden ortaya atıldığını düşünüyor.

Onun döneminde mümkün olduğu kadar özellikle sosyal bilimlerde kendi lisans ve yüksek lisans öğrencilerini kadroya almamaya çalıştıklarını kaydeden Ergüder, şöyle konuşuyor:

“Önce lisansını sonra da doktorasını Boğaziçi Üniversitesi’nde yapmış arkadaşlara ‘Kardeşim sen başka üniversiteye git, bizde görev almak istiyorsan en azından 5-6 sene başka yerde çalış’ derdik. Çünkü değişik nefes gelsin isterdik” ifadelerini kullanıyor.

Ergüder, başvuru dosyalarını ciddi şekilde değerlendirdiklerini belirterek, Boğaziçi Üniversitesi’nde ve ODTÜ’de çok planlı ve programlı bir ayrımcılık olduğunu düşünmediğini söylüyor. Bu iki üniversitede İngilizce eğitim verilmesinin dili iyi bilen ve kullanabilen kişilerin alınmasını gerektirdiğine de dikkati çeken Ergüder, “Bu bir seçmece grup yaratır mı? Yaratır tabi” diyor, “klanlar” oluşturulduğu iddialarını ise reddediyor.

Yeni “akademik klanlar” mı oluşturuluyor?

Öte yandan son yıllarda üniversite sayısının büyük bir sıçrama ile 207’e ulaşması, iktidarın şikayet ettiği “vesayete” bu kez kendisinin başvurduğu ve yeni “akademik klanlar” oluşturulduğu eleştirileri de bulunuyor.

Cumhuriyet Gazetesi yazarı Orhan Bursalı, üniversitelere atanan rektörlere bakıldığında “liyakatin değil yandaşlığın ve ideolojik birlikteliklerin ya da siyasi iktidara karşı bağlılıkların” dikkate alındığını söyleyerek, Boğaziçi’nde açılan iki yeni fakülte için öngörüsünü şöyle aktarıyor:

“Rektör atamasından sonra hemen iki fakülte açmaları, üniversitenin halihazırda var olan yönetim kurullarını tamamen bertaraf etmeyi amaçlıyor. Bu fakültelere bol kadrolar verecekler, rektör onlardan yardımcılar ve yeni kurullar atayacak.”

Bursalı, iktidarın Boğaziçi gibi yerleşik ve geçmişi güçlü üniversitelere karşı “bizden kimseyi aralarına almıyorlar” yaklaşımını ise kabul edilebilir bulmayarak, şöyle konuşuyor:

“Ama şunu söylüyorlarsa; ‘bu insanın bilimselliği en üst düzeyde, kriterlerinize de uygun ama üniversiteye almıyorsunuz, çünkü savunduğu düşünceler size uymuyor.’ Böyle bir iddiaları varsa ispatlanabilir, o zaman bu anlayışı şüphesiz ki eleştirmek gerekir.”

Bundan sonraki adım ne olabilir?

Boğaziçi Üniversitesi özelinden hareketle üniversiteler için yapılan tartışmalarda iktidarın bir sonraki adımının ne olacağı da merak konusu.

Metin, “akademik klanların” üç alandan güç devşirdiklerini ve 2016’da rektör seçim sisteminin değişmesiyle güç için gerekli olan birinci ayağı kaybettiklerini söylüyor. “Klanlar” için önemli olan iki diğer ayağın yüksek lisans ve doktora sınavları olduğunu ifade eden Metin, araştırma görevlisi alımı sırasında karşılaşılan yanlışlıkları şöyle aktarıyor:

“Burada canımızı çok acıtan ve zaman zaman basına da yansıyan şekilde ilk 10 aday bilim sınavına alınıyor, 10. kişi kazanıyor. Hatta alınması istenen kişi 17. sıradaysa 7-8 kişi basit evrak hataları gösterilerek eleniyor ve ilk 10’a girmesi sağlanıyor. Biz buna kimliğinden bağımsız olarak karşı çıkıyoruz.”

Metin’in çözüm önerisi Türkiye’deki bütün yüksek lisans programları ve araştırma görevlisi kadrolarının merkezi bir sistemle ilan edilmesi ve buna göre isteyen öğrencinin tercihini yapması.

Gülsen Solaker

© Deutsche Welle Türkçe

İlgili Terimler :

YORUMLAR