Yaşamın Kıyısında!..

20.06.2017 10:32

642 Kişi Okumuş

0 Yorum

Yaşamın Kıyısında!..

Metin Kılıç
metinkilic@tanyerihaber.com

 

Alkolünde etkisiyle uzun süre farklı konulardan konuştular.
Uyumadan önce;
– Sanırım artık konuşma zamanı geldi, bu şekilde yürümesi mümkün değil. Bunca aralardan sonra, herkes kendi hayatını yaşarken neden birbirimizi bağlıyoruz buna bir anlam veremiyorum.
– Anlam veremiyorsun kafan kalın da ondan beni anlamıyorsun. Seni seviyorum.
-Sevmek el ele olmaktır, sevmek paylaşmaktır. Sadece senin bana tanıdığın zamanlarda nedense 3-5 kelime konuşabiliyoruz, senin bana ihtiyaç duyduğun zamanlarda ben hep oluyorum, peki benim sana ihtiyaç duyduğum zamanlarda sen neden yoksun?. Neden sana ulaşamıyorum sana gelebileceğim tüm yolları kapatıp sonra da neden üstüme üstüme geliyorsun.
– Şartları biliyorsun.
– Bu şartlar ilk başlarda da vardı ama şimdi nedense ön plana çıkar oldu..

Kızgınlık ve kırgınlık had safhadaydı karşıda adaların ışıkları bir bir sönerken, ’BİZ’ de böyle karanlığa gömülüyoruz diye düşündü adam. Ufkumuzun ışıkları bir bir bizi terk ediyor.
Hadi uyuma zamanı … İyi geceler.

Bundan sonrası daha da zor olacaktı, hiç kolay değildi. Her acıda olduğu gibi yine zamana sığınacaktı. Yaşam bu değiştirmek için gücümüz sadece kendimize yetiyor. Nasıl ki yağmur her zaman gökkuşağını getirmiyorsa, her sevgide mutluluğu getirmiyor. Ya unutmak, istenmeyen e mail değil ki, bir tuşla silip atasın. Geriye yaşanmamışlıklar, gerçekleşmeyen hayaller, özlemler ve daha neler neler kalıyor..

Neden karşımızdakileri kolayca eleştirebiliyorken, kendimizi koyup karşımıza şöyle enine boyuna ve dürüstçe eleştirip hatalarımızı görüp telafi etme yoluna gitmiyoruz. Kişisel egodur bu, ne zaman kendimizden kaçmak istesek, mutlaka bir suçlu bulur, içimizdeki zehri ona akıtır rahatladığımızı düşünürüz.

Neden vicdan muhasebesi yaparken birçok olumsuz maddenin üstünü kolayca çiziyoruz. Oysa ki, hepsi hepsi kısacık bir yaşam işte, neden bunu gönlümüzce, insanca, onuruyla, gururuyla acısıyla, sevinciyle, mutluluğu ve hüznüyle paylaşarak yaşamıyoruz, yaşayamıyoruz… Neden?..

Marifet, insan olarak Dünya’ya gelmek değil ki, marifet insan gibi insan olabilmektir ya da olabilme yolunda çabalar sarfetmektir.

Velhasılı kelam; İnsan olmak zor iştir hele de bu devirde, herşeyin yapaylaştığı, insanların onur ve gururdan çok kolayca uzaklaşabildiği bir dönemde.

Dürüstlüğün saflık, namussuzluğun adının uyanıklık olduğu bir dönemde zor iştir insan olmak…

Susmalı..

Yıldızlardan dilek tutmasam kara giyerler mi acep?.

Yüzünü bir daha üç günlük hilalin içine yerleştirmezsem ay küser mi ?.

Varsın hayallerde ölsün, martılar simitsiz kalsın.

İstanbul kendi güneşini kendi gözlerinde batırsın.

İmbat, kokun yerine zehirleri doldursun ciğerime…

Kırılsın kalemi, yağlı ilmek takılsın boynuna, varsın bu sevgi de ölsün… 

***

O ruh haliyle yığılıp kaldı uzun süre. Ne okuduğunu anlayabiliyordu ne de izlediklerini. Dışarıda hafif yağmur çiseliyordu ve martılarda hüzne eşlik edercesine çığlık çığlığaydılar. Aradan ne kadar süre geçtiğinin farkında değildi. Telefonun sesiyle irkildi,
Gülerek,

– Uyandın mı uykucu?
– Evet, neredesin?
– Sana söylemeyi unuttum, Sezin’le gelmiştik o’nunla buluştuk arkadaşlara uğradık
– Kargalar kahvaltısını yapmadan aceleniz neydi ki?
– Az zamana sığdırmak zorundayız, huysuzlanma yine
– Peki selam söyle lütfen. Ne zaman geleceksin bir programınız var mı?
– Akşama gelirim, kurtulacağını mı sanmıştın ’pis adam’
– Evet hayal kırıklığına uğradım ne güzel gitmiştin işte. O sırada gözlerinden süzülen yaşları görmüyordu nasılsa..

Birçok kez, ’beni anlayamıyorsun’ demişti, oysa O da beni anlayamıyor diye düşünüyordu. Hayat bu, herkes kendi penceresinden bakıyor ve gördüklerini yorumluyor, ya görünmeyenler, ya söylenemeyenler… yadırgamamak lazımdı.

Akşam nereye gitmeli diye düşünürken, aklına birçok hanedana ev sahipliği yapmış, ancak günümüz politikacılarının para eden herşeyi peşkeş çekercesine sattıklarından olan, otel ve restauranta çevrilmiş saray geldi. 3 kişilik rezervasyon yaptırdı, sonra da Yunanlı yazar dostu Dina’ nın ’ şu kitabı oku oradaki steppen wolf’ü (Bozkır kurdu) sana benzetiyorum dediği kitabı alıp okumaya başladı ama sadece kitaba baktığını farketti bir şey anlamıyordu okuduklarından.

Balkona çıkıp biraz hava aldı, Ankara da tesadüfen tanıştıkları günü anımsadı. Bir yavru ceylan kadar çekimser, kaçamak bakışlarla üstüne yönelttiği mahzun gözler ve dayanamayıp, ’ daha önce de görmüştüm sizi ve ben size aşığım’ dediğini kendisinin nasıl afalladığını hatırlayıp gülümsedi. Sonrası kendiliğinden gelmişti.

Zorlu bir döneme giriyorlardı çünkü, hiç umulmadık bir gün de, yaz tatilinde gittiği Alaçatı da baygınlık geçirmişti ve anne baba gelip, alıp hastaneye götürmüşlerdi, o gün telefonla yazdığı mesajda, ’korkma yüreğimde sen varken bana bir şey olmaz’ dediğini hatırladı..Bunu birkez daha söyleyecekti Amerika’ya tedaviye giderken…

Gardrobu açtı, füme rengi takım elbiseyi aldı, içine uygun gömlek, kravat, kemer, ayakkabı, ve çorap bir an, şimdi giyeceksin karbeyazı çorabı rezil edeceksin kadı kızını diye muzipçe güldü. Zaman geçmek bilmiyordu birtürlü, sahile indi simit alıp martılara atacaktı ancak çiseleyen hava da ne martı vardı ne de simitçi..

Akşam, yüzünde gülücüklerle girdi içeriye, belli ki günü iyi geçmişti. Uzatıp yanağını üüp bakalım abe yanacığımdan dedi.

– Annen böyle argo kelimeler kullandığını duysa Neron olur İzmir’i yakar!
Kahkahalar birbirine karışıp duvarlarda yankılandı.
– Ben hanım hanımcık bir kızdım sen alıştırdın argoya pis adam
– Ruhunda varmış da, ben sadece ortaya çıkardım çingene ruhlu asilzadem
– Yemeği evde yiyelim dedi bir de kırmızı şarap bak sana söylemiştim Sezin’in aldığı o güzel mumu da getirdim yakar otururuz ne dersin.
– Olmaz, rezervasyon yaptırdım hem sahi Sezin niye gelmedi ki?
– İşi varmış belki konuşacaklarımız vardır diye işi bahane etti bence.
– İkimizin biraraya geldiği anlar da konuşma dialogdan çıkıp monologa dönüşüyor sanki beni konuşturuyorsun da, bir de annen seni vermiyor bu geveze kızdan onları kurtardığım için gitsin nezirler adayıp sadakalar versin.
– Hadi oradan serseri, kim seni ben gibi sevebilir ki… Bir suskunluk çöktü odaya.. Neden sonra;
– Hazırlan gidiyoruz ben de giyineyim hadi!..

Beşiktaş bulvarından Ortaköy’e doğru dönerken; Bir gün gelecek herkes, BJK’lı olacak
– En büyük cim bom bom booom diye neşeyle bağırdı öylesine güzel, öylesine içtendi ki..

Masa, cam kenarındaydı bir yanda Boğaziçi köprüsü diğer tarafta Sarayburnu. Sanki İstanbul da ışık cümbüşü vardı ya da onlara öyle geliyordu. En zor seçim şarap olmalıydı, sonunda, 2004 Kaliforniya chateau Leoville Las Cases şarabını seçtiler masa da iki tane de kırmızı mum vardı. Evden çıkarken epey öncelerde aldığı, tuğralı gerdanlık setini çantasına koymuştu uzandı aldı,
– Lutfedip kabul buyurursan bunu senin için almıştım. Hiçbir şey söylemeden uzandı aldı, açtı gözlerindeki yaşlara hakim olamıyordu.
– Seninle geçireceğim bir gün için, hayatımın geri kalanını feda edebileceğimi biliyor musun? dedi..
– Biliyorum, kendimden biliyorum…

Zaman hızla geçti, artık eve dönme saati gelmişti..

27/04/2011

İlgili Terimler :

YORUMLAR