Yunanistan’dan Girdik Bulgaristan’dan Çıktık…(3)

19.08.2017 09:46

810 Kişi Okumuş

0 Yorum

Yunanistan’dan Girdik Bulgaristan’dan Çıktık…(3)

Neşe Doster
nesedoster@yahoo.com

Gezip gördüklerimize gelince…

Dostluğun, vefanın, dayanışmanın tedavülden kalktığı günümüzde bu gezi ve arkasındaki emeğin bana ve duyduğum, gördüğüm, anladığım kadarıyla bize- hepimize çok iyi geldiğini baştan ve peşinen söylemeliyim.

Bu 5 güne neler mi sığdırdık? Nerelere mi gittik? Bunun dökümü bu yazının sınırlarını ve okurun sabrını zorlar. İyisi mi birkaç ipucu vererek konuyu açalım. Hani hayatın karlı- kışlı, boranlı- yağmurlu dönemleri olduğu kadar sıcak- ısıtan dönemleri vardır ya! Belli yaşı geride bırakanlar için bu duygular sık sık kişiyi yoklar ve alıp bir yerlere götürür ya! Bu tür geziler insana yeni ufuklar açtığı kadar yeni dostlar da kazandırır ya! İşte öyle bir şey…

Gezide iç dünyası dış dünyasından büyük dostlar tanıdım, büyük kültürel projeleri olan çiftlerle tanıştım, STÖ’lere gönül vermiş, öğrencilere burslar bulmuş, geleceğe ait planlar yapmış,  büyük katkılarda bulunmuş, akılcı projelere imza atmış, çok tanınmasa da çok sayılan, çok sevilen kişilerle tanıştım ve onları çok sevdim…

Kavala ve Selanik’teyiz…

İpsala sınır kapısından çıkıp Kavala’da yaptığımız kahvaltıdan sonra, mini bir şehir turu sonucu Selanik- Atatürk Evi’ndeyiz artık. Kaçıncı kez geldiğimi unuttuğum bu topraklarda ve bu özel mekânda, bir yandan yüzümü yıkayan gözyaşlarımı silerken diğer yandan Rutkay Aziz seslendirmesiyle tümümüzü alıp götüren, sarıp kavrayan, ağlatıp sızlatan simülasyon gösterisine grupça dalıp gittik. Yer yer yüreğimizin acısını yer yer duyduğumuz özlemi gözyaşlarımızı sesli sedalı akıtarak ortaya koyduk. İçimizden keşke tüm bunları tarihi inkâr edenler de sık sık görseler diyerek salondan ayrıldık!

Makedonya’da ilk durağımız Atatürk’ün 1895- 1899 yılları arasında gittiği Manastır Askeri İdadisi oldu. Barkovizyondan akanları görünce, sele dönen gözyaşlarımız eşliğinde, büyük Atatürk’ün oturduğu sıralar, inip çıktığı merdivenler, dolaştığı koridorlarda olmanın duygusal tadına vardık. Tarihsel, toplumsal, bilimsel analizleriyle bir ülke yaratan Gazi Mustafa Kemal’in sınıfında toplanmanın onur ve gururuyla ekrana bakarken savaşın kan kokan ve acı veren izlerini sürdük. Kara tahtaya aydınlık yarınların imzasını atan, yıkılan bir enkazdan yıkılmaz bir ülke çıkaran Atamızı bir kez daha ayakta alkışladık!

Yüreğime yerleşen ve bir daha asla çıkmayacak olanlara gelince;

Yönetimin her fırsatta bize “haddinizi bilin!” dediği ve bir takım şeyleri dayattığı bir dönemde, ortada büyük emeklerle var edilen geminin giderek suyunun eksildiğine tanık olduğumuz bir ortamda o büyük liderin ayak izlerinde dolaştığımız bu 5 gün bana, bize ilaç gibi geldi desem!  

Cumhuriyetin genç yıllarında bir araya gelen ailelerin çocukları olan biz sonbahar kuşağının, o ruhla büyüyen, o aşkla eğitilen, o ilkeleri benimseyen katıksız Atatürk kuşağının bu güzellikleri yeniden ve yine yaşaması yüzümüzde ilkbahar gülleri açtırdı desem! Grubun tümüne hâkim olan bilinçli, düzeyli davranışların, işin hakkını veren açıklamaların hepimizi derinden etkilediğini itiraf etsem!

Struga’da Teatri Poshka’nın sahibi ve oyuncularından olan Necmiye Hanım’ın gruba yaptığı konuşmada; “Bugün benim bayram günüm. Çünkü Türkiye’den dostlarımız gelmiş. Keşke hep kalasınız” şeklindeki yürek sözlerine mi dikkat çeksem!

Benim teşekkür için yaptığım kısa konuşmada; “Bu topraklarda doğan ve bize bir vatan kazandıran dev ve devrimci Atatürk’e selam olsun!” derken yaşadığım ve yaşattığım duygu selini mi vurgulasam!

Teatri Poshka adlı aile tiyatrosunun oyuncularından ve Necmiye Hanımın gelini olan zarif sanatçıyla tanışırken ona; “Türkçe biliyor musunuz?” diye sordum. Eliyle destekleyerek ve İngilizce “çok az” dedi. Ben de “ne kadar az?” diye üsteleyince verdiği  “Sadece Atatürk!” yanıtına benim alkışlarla hem İngilizce hem Türkçe “kâfi” deyip “seni yüreğinden öpüyorum” diye bağırarak boynuna sarılışımı mı anlatsam!

360 kilometre kare olan, 200’e yakın endemik bitkiye sahip olduğu söylenen ve 1979 yılından itibaren Unesco tarafından “Dünya Mirasları Listesine” alınan Ohrid Gölü’nün berrak ve pürüzsüz maviliğini mi resmetmeye çalışsam? Sanki yüzen bir restorandaymışız gibi yediğimiz lezzetli balık, civardaki küçük dükkânlarda takıların göz alan cazibesi, daha sonra gölde yaptığımız sandal sefasının şaşırtıcı olduğu kadar etkileyici olduğunun altını mı çizsem!

Not: Gelen övgü dolu iletilere peşinen, ağız ve gönül dolusu teşekkürler, devamı yarına…

 

 

İlgili Terimler :

YORUMLAR