Allah sevgisi nedir?..

-İslâmî Yazılar - 27 Aralık 2024 00:01

Hasan Kanaatlı

h.kanaatli@hotmail.com

“Allah sevgisi nedir?” konusu ve sorusu, Müslümanların asırlarca ilgi duydukları ve ağızlarından hiç düşürmedikleri konulardan biridir! Özellikle de ariflerin her şeyi “Allah sevgisi” ve “ilahi aşk” uğrunda yaptıkları da bilinen bir vakıadır! Biz burada öncelikle “Allah sevgisinden” kastedilen şeyin ne olduğunu ele alıp inceleyeceğiz!

Kuran’da bu konudan (Allah sevgisi konusu) çok az bahsedilir! (Maide: 54) Genelde en fazla bahsedilen şey; korku, takva, Allah’tan çekinme, cehennem azabı vs. gibi konulardırlar ve ayrıca bunlar, “iman esaslarından” kabul edilir! Fakat arifler nezdinde imanın esasları, sözünü ettiğimiz korkulardan değil, “ilahi aşk” ve “Allah sevgisi” üzerine tesisi edilir!

Aslında “Allah sevgisi” nin örtülü bir söz olduğunu ve pek de net olmadığını söyleyebiliriz! Çünkü bilindiği üzere sevginin bayağı türleri vardır ve “Allah sevgisinin” bu türlerin hangisinden olduğu netlik kazanmalıdır!

Sevgi türlerini şöyle sıralamak mümkündür:

“Allah sevgisi”; Allah’ın “Cemil” sıfatı üzerinden gerçekleşir, peki “Allah Cemildir” denildiği zaman, acaba Allah’ın bu sıfatından ne kastedilir? İşte örtülü olan konu budur! Ve bu mesele hala dahi vuzuha kavuşmuş değildir! Çünkü tüm İslam alimleri “Allah bilinmez”, “Hiçbir şey Allah’ın benzeri değildir” (Şura :11) diye tarif ettikleri bir Allah nasıl sevilebilir! Çünkü biz insanlar önce bir şeyi biliyor ve bildikten sonra da onu seviyoruz! Şayet Allah bilinmez ve örtülü bir şey olur ise, biz O’nu nasıl sevebiliriz?

Allah Sevgisini Şöyle İzah Etmek Mümkündür:

“Allah sevgisi” hususunda 5 türlü görüş vardır!

Mantık Feylesofu Freud Backstory (Froyid Baxt) şöyle der: -“Allah’ın varlığı hayalden ibarettir ve herhangi bir anlamı yoktur! Aynı şekilde dini, felsefi ve ahlaki şeylerin hiçbirinin de herhangi bir değeri ve anlamı söz konusu değildir!”

(Bu konu çok geniş olduğu için bunu burada bırakıyoruz!) Fakat Freud Backstory’nin “Allah sevgisi” ile ilgili görüşünü burada aktarmaya çalışacağız, şöyle der:

-“İnsanoğlu güçsüzlük ve eksiklik içerisinde yaşıyordur! İlmi, sağlığı, gücü vs. hep eksiktir! Bu insan, sürekli bir şekilde eksikliklerini telafi etmek için hareket halindedir! Fakat misali/hayali benliği” ile hep kendinin tüm eksiklik ve güçsüzlüklerden ari olduğunu tasavvur eder! İlimde ve güçte, mutlak kudret sahibi (Süpermen) olduğunu düşünür! Fakat “fiili enesine” (pratiğine) baktığında, fıtratında bir şeylerin eksik olduğunu görür ve “Süpermen” in başka biri olduğunu fark eder. Bunun adını da “Allah” kor! Oysaki insanoğlu, gerçekte bu hayali ile kendini “Allah’ın” konumuna yerleştirmeyi temenni etmektedir! Yani kendisinin de “misali/hayali eneliğinde” her şeyi kâmil olan bir güç olmasını arzu eder! Kendini de hayalinde “Allah’ın yerinde” konumlandırır! Bunun peşince de o Allah’a ibadet/kulluk etme teşebbüsünde bulunur! Yani gerçekte Allah’ı, kemal esası üzerine oturtarak kullukta bulunuyor ve dolayısıyla da O’ndan, kemali gerektiren şeyleri talep ediyor! Örneğin Allah’tan, onun eksikliğini giderip kâmilleştirecek rızık, sağlık, evlat, ömür vs. gibi şeyler ister! Aslında bu gücü yaratıp meydana getiren şey, insanın kendisidir!”

Biz, böyle bu gibi düşünceleri makul görürüz, kimi Şeyh ve Şıhlar gibi “bu küfürdür” falan demeyiz! Zira dinde; sosyolojik ve ilmi konular doğru kabul edilir! Fakat bu gibi görüşler “doğrudur” dediğimizde de Allah’ın var olmadığını söylemek istemiyoruz! Evet, insanın bu gibi düşünceleri yaratması ve üretmesi mümkündür! Örneğin insanoğlu her daim mutlu bir hayatı talep eder! Yani birtakım sıkıntıları vardır ve onlardan kurtulup mutlu bir yaşama sahip olmayı arzu etmektedir! Fakat o insanın böyle bir mutlu hayatı temenni etmesi, hiçbir vakit “mutlu bir hayatın olmadığı” anlamına gelmez! Dolayısıyla insanın mutlak kemali temenni etmesi, onun (kemalin) hayal olduğu anlamına gelmemelidir! Evet, bizler için bu bir hayal olabilir, fakat Allah’ın var olmadığına delil kabul edilemez! Dolayısıyla Freud’un bu görüşü, bizim nezdimizde makbul değildir!

-“İnsanoğlu fıtri olarak, kendine iyilik yapana iyilik yapmakla kendini şartlandırmıştır! Bu duruma Kuran da işaret etmiş ve şöyle demiştir: “İyiliğin karşılığı, yalnızca iyiliktir!” (Rahman: 60) Yani Kuran, “iyiliğin karşılığı iyiliktir” diyor! Bu, harika bir cevaptır! Demek istiyor ki insan, kendine yapılan iyiliğe, iyilik ile karşılık vermeye kendini mecbur kılıyor! Örneğin şayet insan, bir doktorun bedavadan çocuğunu tedavi ettiğini, ya da bir öğretmenin kendi oğlunu iyi eğittiğini vs. gördüğünde, ister istemez onu sevmeye başlıyor! Dolayısıyla insanoğlu fıtri olarak kendisine iyilikte bulunan birine, iyilikte bulunmaya kendini mecbur hissediyordur!

Ayrıca; mümin bir insan, her şeyin Allah’tan olduğunu görüyordur! Yani bedeni, sağlığı, aklı, eğitimi, eşi, evladı vs. tümüyle Allah tarafından kendine lütfedildiğini biliyordur! Allah’ın ona saymakla bitiremeyeceği milyonlarca ihsanının bulunduğunu idrak ediyordur! Bundan dolayı da kendinde Allah’a dair bir sevgi beslemeye başlıyordur! Çünkü fıtri olarak bir insan, kendine iyilik yapanı sevmeyi, nefsine icbar ettiriyor, dolayısıyla da kendine sayamayacağı kadar iyilikler yaptığını ve hatta insanların dahi kendine yaptığı iyilikleri Allah’tan biliyordur! Bu da sevgi türlerinden biri olan “ahlaksal sevgidir!”

   İnsan, fıtri olarak Allah’ın “Cemal” sıfatından kaynaklanan “güzeli” ve “güzelliği” sever! “Cemal” sevgisi, insanın güzel olan her şeyi sevmesidir ve bu tür sevgi de fıtridir!

Bu türden bir sevgi insanın, yalnızca kendine iyilik edeni sevmekle sınırlı değildir! Tüm insanlar, güzel bir manzarayı gördüklerinde, güzel bir çocukla karşılaştıklarında, güzel bir sanat eserini müşahede ettiklerinde, kendi ellerinde olmadan onu severler! Yine insanlar tabiata baktıklarında, Allah’tan kaynaklanan güzellikleri görmektedirler! Yine Allah’ın mazlum ve iyi insanları koruyup, salih insanları var etmesi ile yüz yüze gelince ve yine oradaki Allah’ın bu güzel işlerine şahit olunca, Allah’a dair sevgileri daha da artmaktadır! Yine denizin sahiline gidip güneşin doğuşu ile batışını izlediklerinde, Allah’ı daha çok sevmeye başlıyorlar!

“Cemal” ile “hubb” un farkı şudur: “Hubb”; Allah’ın ihsanından dolayıdır! Yani insan ilk önce kendini ihtiyaç sahibi görüyor ve Allah’ın kendi ihtiyaçlarını karşılamasından dolayı onu “ihsan” olarak değerlendirip Allah’ı seviyordur! Böylece de onun için önce ihtiyaç sonra sevgi önem arz ediyordur! Fakat “Cemal”, tam da “hubb/sevgi” nin tersinde yer almaktadır! Burada önce sevgi, sonra da ihtiyaç önem arz etmektedir! Yani önce Allah’ın güzelliğini, sanatını, nizam ve düzenini, yeryüzündeki milyarlarca varlığın güneşin etrafında tavaf ettiğini, gece ile gündüzü, yağmuru, dört mevsim vs. yi görüyor ve gördüğü bu güzellikler karşısında Allah’ı seviyor, sonra da O’na ihtiyaç duyuyordur! Demek ki “Cemal” deki hubb/sevgi, duygusal bir ihtiyaçtır! Mahbubun cezbi, duygusal bir cezibdir ve bu duygusal cezbe de “hubb” denir!

Örneğin Hatem-i Tai’yi biz görmedik! Bu şahıs, İslam dini gelmeden bin yıl önce vefat edip gitmiştir! Fakat insanlar onu seviyordu. Onu sevmelerinin nedeni, Hatem’in onlara ikramda bulunması değildi, ondaki kerem sıfatının (cömertliğin) bulunmasıydı. Yani onda, cömertlik gibi bir güzel hasletin cisimleşip canlanmasıydı! Çünkü insanoğlu cömertlik, yiğitlik vs. gibi değerleri hep taktir etmiş ve ona sahiplenen her kesi sevmiştir! Cömert ya da yiğit birisi, bin yıl önceden de ölse, yine onu sever sayarlar! Demek ki insanoğlu önce değeri, sonra da ihtiyaçlarının giderilmesini sever! Yani önce bir şeyde Allah’ın “Cemalini” görür, sonra da o Cemale ihtiyaç duyarlar! İşte “Cemal” ile “hubb” un farkı budur! Hubb da önce ihtiyaç, sonra sevgi gelir. Cemal de ise önce sevgi sonra ihtiyaç önem arz eder!

   İnsan “sıfatlar” üzerinden Allah’ı sever! Yani bu görüşe göre Allah’ın “zatı” diye bir şey söz konusu değildir, O’nun yalnızca “sıfatları” mevcuttur! Buna “Sıfatiyyun” (Sıfatçıların) görüşü derler! Bu, çok derin ve felsefi bir konudur ve bu görüşlerin birçoğunu da onaylıyoruz! (Yani Allah sıfattır! Örneğin “Cemal”, “Celal”, “Kudret” ve hatta “Vücut” dahi Allah’ın sıfatıdırlar! Konu çok derin ve felsefi olduğu için buna girmiyoruz!)

Ünlü Feylesof Eflatun der ki: “3 sıfattan bir tanesi şayet bir insanda bulunursa, o insan Allah’ı seviyordur!” Yani şu 3 sıfat “ilahi sıfatlardandır”! Allah’ın sıfatlarından değildir! Bu ilahi sıfatlardan yalnızca bir tanesi insanda bulunur ise, o insan Allah’ı seviyordur demektir!

Toparlarsak şunu söyleyebiliriz:

-“Önceki ilk üç şartlarda insan, Allah’ın zatını seviyordu, fakat bu dördüncü şartta, insan sıfatları seviyordur ve bu şart felsefi bir konu olduğu için, diğer üç şarttan farklı ve daha deridir!

Tekrar başa dönersek: Eflatun diyor ki, insanda şayet bu 3 sıfattan birisi bulunursa, gerçekte o insan Allah’ı sevmiş olur! Bu sıfatlar; “hak”, “fazilet” ve “cemal” sıfatlarıdır! Yani kim “hak” kı seviyorsa, gerçekte Allah’ı sevmiş oluyordur! Kim “fazileti” severse, yine Allah’ı sevmiş oluyor! Ve kim de “cemali/güzelliği” sever ise, o da yine gerçekte Allah’ı sevmiş oluyordur!

“Hakkı” sevme konusu, felsefenin konusudur! Çünkü feylesoflar sürekli hak/gerçek ve hakikatten bahsederler. Salih ve takva ehli olan kimseler, “fazileti” severler! Fazileti sevmek, Allah’ı sevmektir! Şair, sanatçı ve edebiyatçılar da “cemali” (güzelliği) severler! Cemal, gerçekte Allah’tır! Çünkü her şey, Allah’ın Cemalinden yansıyan bir ilahi parıltıdır!

Bu görüş; “vicdancıların” görüşüdür. Vicdan ekolüne mensup olanlar açısından “Allah’ı sevmek”, “ihtiyaç ve insicam/uyum” ile mümkündür!

Bu konuyu özetle şöyle açıklayabiliriz:

-“Hatırlanacağı gibi daha önceden dinin aslının “ihtiyaç ve insicam/uyum”  olduğundan bahsetmiştik! Allah sevgisinin de “ihtiyaç ve insicam” a mahkûm olduğunu söylemek mümkündür! Şöyle ki; “İnsan, bir tek Allah’a muhtaçtır! Aynen öyle insan dışındaki her şey de maddi ve manevi olarak Allah’a muhtaçtır! Yani insan ve diğer tüm varlıklar hem fiziksel hem de ruhsal olarak her şeyleri Allah’tandır!” Peki ihtiyaç “Allah sevgisini doğurur mu!” Örneğin insanın havaya ihtiyacı vardır, fakat havayı sevdiği iddia edilemez! Yani bütün insanların hem de şiddetlice havaya, suya, yemeğe vs. ihtiyacı vardır! Fakat o, yalnızca ihtiyaç olarak kalır ve sevgiye dönüşmez! Demek ki sevgi ile ihtiyaç “insicamlı/uyumlu” olmalıdır!

Yani bizim görüşümüze göre insan, bir şeye %50 muhtaç olmalıdır! İnsanın ihtiyacı %50 oranında olmalı! Örneğin şayet insanın Allah’a muhtaçlığı olmaz ise, O’nu sevmez!

Krallar, Sultanlar, güçlüler, kibirliler, benciller Allah’ı sevmezler! Çünkü bunlar Allah’a muhtaç olduklarını kabul etmez! Materyalistler de bu özelliklerinden dolayı “bizim Allah’a ihtiyacımız yoktur” derler ve onlar da Allah’ı sevmezler! Demek ki Allah sevgisinin %50 si ihtiyaç, %50 si de insicamdır!

Dedik ki, sevgi için tek başına ihtiyaç yeterli değildir! Sevginin “insicama/uyuma” da ihtiyacı vardır! Yani sevginin, Allah’ın sıfatını cezbedip “hubba” dönüştürmeye ihtiyacı vardır! Çünkü şayet insanda bencillik varsa ve insan onun içinde boğulup kalmış ise ve yine insanı kibirlendiriyor ve çok yüce bir makam sahibi olduğunu ona düşündürüyor ise, bu, kalıcı ve hayali bir sıfat olduğu için, böyle bir sıfatın, Allah’taki hakiki ve müspet bir sıfat ile insicam/uyum sağlaması mümkün olmaz!

Başka bir ifadeyle; ilim, kudret, rahmet vs. gibi sıfatlar, Allah’ta hem müspet hem de hakiki sıfatlardırlar! Kibirli ve mağrur insanlardaki bencillik ise, hayali bir sıfattır! Yani o tip insanlardaki o türden sıfatlar müspet olmalarıyla birlikte “hayali” dirler! Yani müspet ile müspet arasında “nefret” oluşturan şeylerdirler! Oysaki cazibiyet, aynen elektrikteki +ile – (artı ile eksi/müspet ile menfi) arasında olmalıdır! Nasıl ki elektrik + ile- arasında oluşuyor ise, bu da öyle olmalıdır! Yani cazibiyet ile nefretin müspet tarafı, menfi tarafını cezbetmelidir! Şayet her iki taraf da müspet olur ise, o taktirde zıddiyet oluşur! Aynen mıknatıs gibi, şayet her iki tarafta da çekim gücü olursa, zıddiyet olur! Âmâ taraflardan biri cezbeden (çekici güç) diğer tarafta da itici güç olur ise, o zaman ortaya bir şey (sevgi) çıkmış bulunur!

Dolayısıyla insanın iddiasındaki sıfatta nefret her iki tarafta da olur ise, yani insan da bencil ve kibirli olur ise, o taktirde Allah’ta var olan o müspet ve hakiki sıfatı ile kendi arasında zıddiyet oluşur!

Fakat mümin insan her zaman Allah’a muhtaç olduğunu, O’nun karşısında eksik ve kusurlu bulunduğunu bildiği için, bundan ötürü mutlak kemal ve cemalin bütün yönlerinin cazibiyetinde yer alıyordur! Yani mümin bir insan, kendini tüm boyutlarda eksik, Allah’ı da tüm boyutlarda kâmil gördüğü için, bu ikisi arasında insicam/uyum oluşuyor! İşte “insicam/uyum” budur!

“İnsicam”, yalnızca Allah’ın mutlak kemalde bulunduğunu bilmek değildir! “İnsicam”; fazileti sevmek ve insanların hayrını istemektir! Şayet insanların kalbinde gerçekten hemcinslerinin hayrına talep olur ise, bu durum, Allah’ın sıfatları ile insicama (uyuma) ulaşır! Çünkü o insanın bu türden durumları, arazi sıfatlar olmasıyla birlikte Allah’ın zati ilahi sıfatlarından birer pırıltıdırlar!

Kısacası “Allah’ın sevgisi”, ilahi sıfatların insicamı/uyumu için, onun karşısında boyun eğmektir! Dolayısıyla, insanların tümünün Allah’a muhtaç oldukları bir gerçektir! Fakat birçok insan O’na iman etmez ve O’nu sevmezler! Çünkü “insicam” yoktur! İnsicamın olması için de nefsi tezkiye etmek gerekir! İnsanın kendini dünya sevgisinden, şehvet vs. den arındırması lazım! Şayet insan kalbini tasfiye eder ise, kalbi nurlanır ve Allah sevgisinin merkezine dönüşür. Diğer bir tabirle; hadislerde geçtiği üzere “Müminin kalbi rahmanın arşıdır!” Yani kalbi Allah’ın arşı olur!  Ve yine şayet insan kalbini tasfiye eder ise, o kalbe Allah hulul eder!

 

BENZER HABERLER