Bir mahkeme kararı veriliyor, ihlal tespit ediliyor, yeniden yargılama ya da sonuçların giderilmesi isteniyor; ardından aynı işlem veya aynı hukuki yaklaşım sürüyor. Türkiye’de hukuk devleti tartışmasının düğüm noktalarından biri burada duruyor: Anayasa Mahkemesi kararları bağlayıcı mı? Sorunun hukuki yanıtı açıktır. Asıl sorun, bu açıklığın kamu gücünü kullananlar tarafından ne ölçüde hayata geçirildiğidir.
Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına uyulup uyulmaması, teknik bir yargı usulü tartışması değildir. Kişi özgürlüğünden ifade hürriyetine, seçme-seçilme hakkından adil yargılanmaya kadar anayasal güvencelerin gerçek hayattaki karşılığını belirler. Bir anayasa yargısı kararının uygulanmadığı yerde, hak arama özgürlüğü biçimsel bir vaade dönüşür.
Anayasa Mahkemesi kararları bağlayıcı mı?
Evet. Anayasa’nın 153. maddesi bu konuda tartışmaya yer bırakmayacak bir hüküm içerir: Anayasa Mahkemesi kararları kesindir. Bu kararlar yasama, yürütme ve yargı organlarını; idare makamlarını; gerçek ve tüzel kişileri bağlar.
Bu çerçeve yalnızca mahkemelere hitap etmez. Türkiye Büyük Millet Meclisi, bakanlıklar, belediyeler, valilikler, savcılıklar, derece mahkemeleri ve kamu gücü kullanan tüm makamlar Anayasa Mahkemesi kararlarının gereğini yerine getirmekle yükümlüdür. Kararın muhatabı olan kişi ya da kurum bakımından da kararın hukuki sonucu tartışılamaz.
Bağlayıcılık, bir temenni veya siyasi nezaket kuralı değildir. Anayasa’nın üstünlüğü ilkesinin doğrudan sonucudur. Devlet organlarının yetkisi anayasal sınırlar içinde doğar; o sınırların nihai yorumunda Anayasa Mahkemesi’nin kararı görmezden gelinemez. Aksi yaklaşım, her kurumun Anayasa’yı kendine göre yorumladığı, ortak hukuk düzeninin parçalandığı bir tablo yaratır.
Kararın türü, uygulanma biçimini değiştirir
Anayasa Mahkemesi’nin bütün kararları bağlayıcıdır; ancak her kararın etkisi aynı yöntemle ortaya çıkmaz. İptal kararları, bireysel başvuru ihlal kararları ve norm denetimine ilişkin ret kararları farklı sonuçlar doğurur. Tartışmaların sağlıklı yürütülmesi için önce bu ayrımı yapmak gerekir.
İptal kararları ve yasama organı
Mahkeme, bir kanun hükmünü veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükmünü Anayasa’ya aykırı bularak iptal edebilir. İptal edilen düzenleme, kural olarak kararın Resmi Gazete’de yayımlandığı gün yürürlükten kalkar. Mahkeme, hukuki boşluk doğmaması için yürürlüğe giriş tarihini en fazla bir yıl erteleyebilir.
Bu tür kararların geçmişe yürümemesi genel kuraldır. Ancak bu ilke, iptal edilen düzenlemenin gelecekte uygulanabileceği anlamına gelmez. Yasama organı yeni bir düzenleme yaparken de iptal kararının gerekçesini dikkate almak zorundadır. Aynı anayasal sakatlığı, kelimeleri değiştirerek yeniden kanunlaştırmak hukuk devletiyle bağdaşmaz.
Bireysel başvuruda ihlal kararı
Bireysel başvuru yolunda Mahkeme, temel hak ve özgürlüğün kamu gücü tarafından ihlal edildiğine karar verebilir. Bu kararın amacı yalnızca geçmişte yaşanan haksızlığı kayda geçirmek değildir. İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması esastır.
İhlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, dosya çoğu zaman yeniden yargılama yapılmak üzere ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılamanın görevi, Anayasa Mahkemesi’nin tespit ettiği ihlali etkisiz bırakmak değil, ihlalin sonuçlarını gidermektir. İhlal idari işlemden doğmuşsa idarenin işlem tesis etmesi, kimi durumlarda tazminat ödenmesi veya başka tedbirler alınması gündeme gelir.
Burada sık yapılan hata, bireysel başvuruyu olağan bir temyiz merciine başvuru gibi görmektir. Anayasa Mahkemesi her maddi uyuşmazlığı baştan çözmez; anayasal hakkın ihlal edilip edilmediğini inceler. Buna karşılık ihlal kararı verildikten sonra derece mahkemesinin kendi önceki hukuk yorumunu gerekçe göstererek kararı uygulamaması kabul edilemez. Çünkü mesele artık yalnızca kanunun nasıl yorumlanacağı değil, anayasal ihlalin nasıl giderileceğidir.
Gerekçe de bağlayıcılığın parçasıdır
Kararların yalnızca hüküm fıkrasının bağlayıcı olduğu, gerekçenin ise isteğe bağlı bir yorum sayılabileceği iddiası zaman zaman öne sürülür. Bu yaklaşım, anayasa yargısının işlevini anlamsızlaştırır. Hükmün hangi anayasal değerlendirmeye dayandığını göstermeyen bir uygulama, kararın gereğini yerine getirdiğini söyleyemez.
Elbette her karar cümlesi, başka dosyalara mekanik biçimde taşınacak soyut bir kanun maddesi değildir. Her olayın olguları farklı olabilir. Fakat ihlalin kaynağı, ihlali doğuran anayasal ölçüt ve giderim için gösterilen yol, kararın uygulanmasında belirleyicidir. Alt derece mahkemesi, olayların gerçekten farklı olduğunu somut ve ikna edici biçimde ortaya koymadan Anayasa Mahkemesi’nin değerlendirmesinden uzaklaşamaz.
Bu nedenle bağlayıcılık, kararın metnini şeklen dosyaya koymaktan ibaret değildir. Kararın anayasal mantığını kavramayı ve kamu gücünü o mantığa uygun kullanmayı gerektirir. Aksi halde ihlal kararı görünüşte tanınır, fakat sonuçları fiilen sürdürülür.
Uygulanmayan kararın bedeli nedir?
Bir yüksek mahkeme kararının uygulanmaması ilk bakışta kurumlar arası bir yetki gerilimi gibi sunulabilir. Oysa bedeli doğrudan yurttaşa çıkar. Tutukluluğu, mahkûmiyeti, kamu görevinden çıkarılması, seyahat engeli ya da ifade özgürlüğüne yönelik müdahalesi anayasal güvenceye aykırı bulunan kişi, karar uygulanmadığında ihlalin içinde yaşamaya devam eder.
İkinci bedel yargı düzenine ilişkindir. Aynı hukuk sisteminde bir mahkemenin Anayasa Mahkemesi kararını etkisizleştirebilmesi, yargı hiyerarşisi tartışmasından daha ağır bir sorun doğurur: Öngörülebilirlik ortadan kalkar. Yurttaş, hangi mahkemenin hangi anayasal güvenceyi tanıyacağını kestiremez hale gelir.
Üçüncü bedel ise uluslararası alanda ortaya çıkar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadı, ulusal anayasa mahkemelerinin etkili biçimde işleyen hak koruma mekanizmaları olmasını önemser. İç hukukta ihlal kararlarının sonuçsuz bırakılması, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki yükümlülükler bakımından da yeni sorunlar yaratabilir. Bu tablo, Türkiye’nin insan hakları sicilini ve yargıya duyulan güveni aynı anda aşındırır.
Kurumlar arasında görüş ayrılığı olabilir mi?
Olabilir. Hukukta yorum farklılıkları, hatta yüksek yargı organları arasında yöntem tartışmaları yabancı değildir. Ancak görüş ayrılığı ile bağlayıcı karara direnç aynı şey değildir. Bir kurum, Anayasa Mahkemesi’nin kararını eleştirebilir; akademik çevreler gerekçesini tartışabilir; yasama organı anayasal sınırlar içinde yeni bir düzenleme hazırlayabilir.
Fakat yürürlükteki ve kesinleşmiş bir karar karşısında kamu makamının seçeneği uygulamamayı tercih etmek değildir. Hukuk devleti, beğenilen kararlara uyulan bir rejim olamaz. Asıl sınav, siyasi olarak rahatsız edici, kurumsal olarak eleştiriye açık ya da kamuoyunda tartışmalı kararlarda verilir.
Yasama organının sorumluluğu
Meclis, iptal edilen bir kuralın doğurduğu boşluğu gidermek isteyebilir. Bunu yaparken Mahkeme’nin saptadığı anayasal sakatlığı göz ardı edemez. Aynı düzenlemeyi farklı başlık altında geri getirmek, hukuk tekniği bakımından da demokratik meşruiyet bakımından da sorunludur.
Yargının sorumluluğu
Derece mahkemeleri ve yüksek mahkemeler, bireysel başvuru kararlarının gereğini gecikmeksizin yerine getirmek zorundadır. Yeniden yargılama kararı, önceki hükmü daha uzun cümlelerle tekrar etmek için verilmez. İhlali doğuran neden ortadan kaldırılmadıkça, yargısal işlem yapılmış olsa bile anayasal yükümlülük yerine getirilmiş sayılmaz.
Yürütme ve idarenin sorumluluğu
İdare açısından da bağlı yetki söz konusudur. Bir kamu kurumu, Anayasa Mahkemesi’nin ihlal tespitini siyasi değerlendirmeye tabi tutamaz. Kararın gerektirdiği idari işlemi tesis etmek, gecikmeyi önlemek ve yeni ihlallere yol açmamak idarenin anayasal görevidir.
Tartışmanın özü: Karar değil, anayasal düzen
Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı tartışılırken mesele kişilere, dosyalara veya güncel siyasi saflaşmalara indirgenmemelidir. Bugün bir başkasının hakkı için uygulanmayan karar, yarın herkesin başvurabileceği anayasal korumayı zayıflatır. Cumhuriyetin hukuk düzeni, makamların birbirine üstünlük ilan etmesiyle değil, Anayasa’nın herkes için bağlayıcı kabul edilmesiyle ayakta kalır.
Bu nedenle yurttaşın sorması gereken soru yalnızca bir kararın uygulanıp uygulanmadığı değildir. Asıl soru şudur: Devlet, kendi koyduğu anayasal sınırlarla bağlı kalmayı gerçekten kabul ediyor mu? Bu sorunun cevabı, hukuk metinlerinde değil, kararların hayata geçtiği dosyalarda görülecektir.