Nostaljik yazılar 24
Önce zorunlu bir açıklama! Sn. Cahit Kılıç’tan yıllar önce ayda bir kez olmak üzere Kars merkezli yazı yazmam için teklif geldiğinde bu yazı dizisine nasıl başlayacağımı, nasıl sürdüreceğimi, nelerden söz edeceğimi düşünüp, “zaten sitenizde haftada üç gün yazıyorum, zor olur!” diye ayak sürümüştüm. Şimdi ise gösterdiğiniz ilgi karşısında nasıl bitireceğimi düşünüyor ve bitsin istemiyorum! Bu nasıl şey anlamak mümkün değil…
Yine baştan ve peşinen söylemeliyim! Okurları daha fazla bıktırmamak için bu yazı dizisini 25 bölümde noktalayacağım. Yani sizler bugün sondan bir önceki bölümü okuyacaksınız.
Kars merkezi yazılarıma gelen yorumlarınızdan anlıyorum ki nereye gidersek gidelim! Nerede yaşarsak yaşayalım! Kars, bizim kuşağın yüreğinde ve anılarında önceliğini hep koruyor. Bu demek değil midir ki memleketimiz biz gurbetteki evlatlarını özlemiş çağırıyor, “beni unutmayın, arada sırada uğrayın!” diyor. (Bu arada bana hak verdiğinizi biliyorum ve sizi anlıyorum)
Hal böyle olunca! Doğup büyüdüğümüz, okuyup geliştiğimiz, nefes alıp verdiğimiz, yaş icabı ortak geçmişimizle, tanıdık mekânlarımızla, benzer anılarımızla hep avunduğumuz, görmezden geldiklerimizle mahcup olup, bakıp da göremediklerimizle pişmanlık duyduğumuz Kars’ı yazmamak, anmamak, paylaşmamak ne mümkün…
Hal böyle olunca! Yazarken bile heyecanlandığım, gözlerimin dolup boşaldığı, nenelerimizin, dedelerimizin, analarımızın, babalarımızın bildiği evlerimizden, kulaklarımızdan, yüreğimizden içeri süzülen şarkılar, darbı meseller, atasözleri, yöresel türküler, deyişler, mahnılar, manileri ezber ettiğimiz o günleri anmamak ne mümkün…
Değişen kuşaklara, değişen mekânlara rağmen hepimizin diline, hasretine, özlemlerine, aşklarına, hayatına dokunan ve asla unutulmayan yöresel müziğimizi, geleneklerimizi unutmak ne mümkün…
Şimdi gelin de! Dünden bugüne özlediklerimizi, erken göçüşüne kızdıklarımızı, düşlerimizi, öfkemizi, hüznümüzü, umutlarımızı, hayal kırıklıklarımızı dile getirmeyin…
Şimdi gelin de! O yıllarda ki; uyum, heyecan, dinamizm, enerji, disiplin, saygı, özveri, emek, çaba, vefayı yine ve yeniden paylaşmayın…
Şimdi gelin de! Şampiyonlar ligi gibi ön sıralarda adından söz ettiren eski komşu ilçemiz, şimdiki komşu ilimiz Ardahan’ın yetiştirdiği belediye başkanlarıyla gururlanmayın! Ardahan’da Faruk Demir, Bakırköy’de Dr. Bülent Kerimoğlu, Esenyurt’ta Kemal Deniz Bozkurt, Şişli’de Muammer Keskin başkanların başarılarından söz etmeyin…
Şimdi gelin de! Çocukluğunu ana- ata şehrimiz Kars’ta yaşayan, okul, sıra, sınıf, mahalle arkadaşlarımızla aynı yıllarda, aynı ortamlarda büyüyen, bizim kuşağa dostluğun ve kimlik oluşumunda en temel en sarsılmaz değerler olan; kaynaşmayı, yakınlaşmayı, bölüşmeyi, toplumcu, yurtsever, sanatsever olmayı öğreten toprağımızdan özlemle bahsetmeyin…
Demem o ki! O çağın çocukları olarak, memleketimizde öğrendiklerimizle, kendi ayaklarımızın üstünde durmayı, sorunlarımızı çözmeyi, umutsuzluklarımızı, karamsarlıklarımızı aşmayı öğrendik. Çünkü bizim okullarımız kuru sıralar, ruhsuz duvarlar değildi. Öğretmenlerimiz bilen, öğreten, soru sormayı, düşünmeyi, düşündüklerini söylemeyi korkmamayı öğretenlerdi.
Düşünüyorum da! Kars bizler için çocukluk ve gençlik yıllarımız demek. Bazen dert, bazen sızı, bazen yoksunluk demek. Ama aynı zamanda karanlık cadde ve soğuk sokaklarından taşan sıcak dostluklar demek! Anılarımızı biriktirdiğimiz yer demek. Biraz Rus mimarisi, biraz Azerbaycan mutfağı, cetvelle çizili, ölçülü ve düzgün sokaklarıyla taş evlerimiz demek. Sessiz sedasız yaşayıp giden ve derdi hiç sorulmayan ama derin öyküleri olan kadınlar demek. Benim yüreğimin, sizin kalbinizin başkenti demek…
Tam da burada sözü yazarlara ve anılara bırakarak!
Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya göre; “çocukluğumuz yurdumuzdur!” vatanımız gibi. Edip Cansever’e göre; “Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk. Hiç bir yere gitmiyor.” Kars gibi. Biz buna coğrafyamız ve tarihimiz de çocukluğumuzdur, hele de memleket Kars ise diye ilave edelim mi?
Şimdi anılara dalma zamanıdır! Celile adlı romanımı yazarken sık sık gittiğim Suriye’de, belli aralıklarla kaldığım Şam, Halep, Palmira’da, Beyrut’ta halkın çok sevdiği komedyen Duraid Lahham’ın bir sözü kulağıma çalındıkça çok etkilendim. Şöyle ki; Ünlü komedyene sorarlar; “Neden imkânınız varken ülkeyi terk etmediniz?”
Verdiği yanıt işte budur dedirten cinstendir; “Anneniz hasta olsa gidip hemen başka anne mi arar, yoksa başında durup iyileştirmeye mi çalışırsınız? Vatan anne gibidir. Yoksul ise varlığıyız, yaşlı ise bastonuyuz, hasta ise ilacıyız, üşüyorsa elbisesi, yalınayaksa ayakkabısı oluruz. Siz hiç toprağından göç eden ağaç gördünüz mü? Ağacı topraktan ayırırsanız o ağaç kurur. Vatan topraktır, biz ise ağaç!” Bu sözü ilk duyduğum gün derin bir acı hissederek empati yapmıştım. Haksız bir vedayla göçüp geldiğimiz memleketimize haksızlık etmişim- etmişiz diye…
Tam da burada bana son bir söz daha düşüyor. Eklemesem eksik kalacak diye düşünüyor ve derin iç çekişlerle sözü şuraya getiriyorum!
Kıyıda köşede altını çizmediğim, konu, değinmediğim sorun kaldı mı bilmiyorum. Bildiğim o ki; Yaşamı boyunca hep doğrudan yana olmayı, doğruları haykırmayı, gerçekleri yerinde ve zamanında dile getirmeyi iş edinenler vardır. Öğretmenlerinin ve ailesinin emeğini hiç unutmayanlar, doğduğu yerin sokağını, soğuğunu insanının sıcaklığını hep hatırlayanlar vardır. Yaşam yelpazesinin üzerindeki dost bakışları, el veren arkadaşları, başı dara düştüğünde tutup kaldıranları, mutluluğunu ve acısını paylaşanları hep baş tacı yapanlar vardır. Onunla dertleştiğini, onunla sevindiğini, onunla ağladığını hep anımsayanlar vardır.
Özetle demek o ki: Tanımlananlar bizim kuşaktır. Nokta…
Önemli not: Bizim kuşaktan olup da bu hasletleri taşımayan yoktur bana göre ama olmayanı da yargılamaya kalkamayız Bu hem haddimiz değildir, hem hakkımız değildir. Bu bir seçimdir, herkes sonuçlarına katlanır. Bellediği yolda gider. Ama Kars ortak değerimiz ve özlemimiz olarak ebediyen kalır…
Dilek notu: Kars yazılarıma gelen yorumlara göre bu toz duman dağılsın, aşı, covid derdi bitsin hep birlikte Kars’a gidiyoruz. Benden sözzzz….