Gazze’de bir çocuğun enkaz altından çıkarılması, hastanesiz kalan yaralıların görüntüleri ya da yerinden edilmiş ailelerin taşıdığı birkaç parça eşya, savaşın bilançosunu tek başına anlatmaya yetiyor. Ancak Gazze savaşı, yalnızca ağır bombardımanların ve silahlı çatışmaların toplamı değildir. Aynı zamanda uluslararası hukukun seçici uygulanmasının, büyük devletlerin çifte standardının ve sivillerin güvenliğini güvence altına almakla yükümlü kurumların etkisizliğinin açık bir sınavıdır.
7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e yönelik saldırısı ve sivilleri hedef alan eylemleri, uluslararası hukuk bakımından ciddi suçlamaları beraberinde getirdi. İsrail’in buna verdiği askeri karşılığın Gazze’nin tamamını kuşatan, sivil altyapıyı geniş ölçekte tahrip eden ve milyonlarca insanı temel yaşam koşullarından yoksun bırakan niteliği ise çatışmayı başka bir eşiğe taşıdı. Burada temel soru şudur: Bir devletin güvenlik hakkı, ne zaman sivillerin yaşam hakkını sistematik biçimde ihlal eden bir savaş pratiğine dönüşür?
Gazze savaşı bir cephe savaşından fazlası
Gazze Şeridi, uzun süredir abluka, sınırlı geçiş imkânı, enerji yetersizliği ve ekonomik bağımlılık altında yaşayan dar bir coğrafya. Bu nedenle savaşın ilk günlerinden itibaren ortaya çıkan tablo, iki düzenli ordunun karşılıklı mevzilenmesinden farklıydı. Saldırıların hedefi yalnızca silahlı gruplar değil, hayatın devamını sağlayan hastaneler, su hatları, fırınlar, eğitim kurumları, barınma alanları ve iletişim altyapısı oldu.
İsrail yönetimi, Hamas’ın sivil alanları askeri amaçlarla kullandığını ve operasyonların bu nedenle karmaşıklaştığını savunuyor. Bu iddia, silahlı grupların sivilleri riske atan yöntemleri hakkında meşru bir tartışma gerektirir. Fakat uluslararası insancıl hukukun temel ilkeleri bu tartışmada ortadan kalkmaz. Ayrım gözetme, orantılılık ve saldırıda tedbir yükümlülüğü, savaşın taraflarına göre değişen tercihler değil, bağlayıcı hukuk ilkeleridir.
Bir okulun, hastanenin veya sığınma alanının çevresinde silahlı unsur bulunduğu iddiası, o mekândaki herkesin hedef sayılmasını meşrulaştırmaz. Hele ki güvenli kaçış koridorlarının belirsiz olduğu, yakıtın, ilacın ve temiz suyun kesildiği bir bölgede sivillere “başka yere gidin” demek, güvenli bir seçenek sunmak anlamına gelmez. Gazze’de yerinden edilme, çoğu kez güvenliğe değil, yeni bir belirsizliğe sürüklenme biçiminde yaşandı.
Sayılar vicdanın yerini tutmaz
Savaşlarda sayılar gereklidir. Ölümler, yaralanmalar, yıkılan evler, açlık riski altındaki nüfus ve yerinden edilenlerin miktarı kayıt altına alınmalıdır. Çünkü kayıt, sorumluluğun ilk koşuludur. Ama sayılar tek başına yeterli değildir. Her sayı, yarıda kalmış bir eğitim hayatını, kaybedilmiş bir aileyi, tedavi edilemeyen kronik hastalığı ve geleceği daraltılmış bir toplumu temsil eder.
Gazze’deki insani yıkımın en ağır sonuçlarından biri de çocuklar üzerinde görülüyor. Savaş, yalnızca bugünün can kaybını üretmiyor; travma, yoksulluk, eğitimsizlik ve fiziksel yıkım üzerinden uzun yıllara yayılacak bir toplumsal tahribat bırakıyor. Ateşkes sağlansa bile bir kuşağın güven duygusunu, sağlık hakkını ve eğitim imkânını geri kurmak yıllar alacaktır.
Ateşkes neden kırılgan kalıyor?
Kalıcı ateşkesin önündeki engel, tarafların yalnızca askeri hesapları değildir. Rehine ve tutuklu takası, yardım geçişleri, İsrail’in güvenlik talepleri, Hamas’ın siyasi ve askeri geleceği, Gazze’nin yönetimi ve yeniden inşanın finansmanı aynı masada düğümlenmektedir. Her başlıkta çözüm aramak gerekirken, taraflar çoğu kez diğerinin taviz vermesini bekliyor.
İsrail iç siyasetindeki güvenlikçi baskı, hükümetlerin askeri hedefleri sınırlamasını zorlaştırıyor. Hamas açısından ise savaş, ağır insani bedeline rağmen siyasi varlığını ve direniş iddiasını koruma aracı olarak görülebiliyor. Filistin Yönetimi’nin zayıflığı, Gazze’de savaş sonrası yönetim konusunda inandırıcı ve kapsayıcı bir çerçevenin kurulmasını engelliyor. Bölgesel aktörler de krizin yayılmasını önlemek isterken kendi nüfuz alanlarını koruma hesabından bütünüyle ayrılmış değil.
Bu tablo, “önce güvenlik, sonra siyaset” yaklaşımının neden çözümsüz kaldığını gösteriyor. Çünkü Gazze’de güvenlik meselesi, siyasi temsil, işgal, abluka, yerleşim politikaları ve Filistinlilerin eşit hak talebinden koparıldığında yalnızca geçici askeri sakinlik üretir. Geçici sakinlik ise yeni şiddet dalgalarını ertelemekten başka sonuç vermez.
ABD ve Avrupa’nın ağır sorumluluğu
Washington yönetimleri, İsrail’in güvenliğini bölgesel politikalarının merkezinde tutuyor. Avrupa ülkeleri ise insan hakları ve hukuk devleti söylemini güçlü biçimde kullanmalarına rağmen, İsrail’e ilişkin tutumlarında çoğu zaman daha ihtiyatlı ve parçalı davranıyor. Bu tutarsızlık, uluslararası hukukun evrenselliğine duyulan güveni zedeliyor.
Bir ülkenin Ukrayna’da sivillerin hedef alınmasına karşı haklı olarak sert tepki gösterirken, Gazze’de çok daha görünür bir sivil yıkım karşısında muğlak bir dil kullanması yalnızca diplomatik bir tercih değildir. Bu, hukukun hangi hayatlar için işletildiğine ilişkin derin bir siyasal mesajdır. Çifte standart, otoriter rejimlerin de en güçlü propaganda malzemesidir: Batı’nın ilkeleri çıkarına göre değişiyorsa, başkalarının hukuksuzluğunu eleştirme kapasitesi zayıflar.
Uluslararası mahkemelerin, Birleşmiş Milletler mekanizmalarının ve insan hakları örgütlerinin yaptığı tespitler bu nedenle önem taşıyor. Bunlar tek başına savaşları durdurmaz. Ancak delillerin korunması, ihlallerin belgelenmesi ve ileride hesap verebilirlik zemininin oluşması bakımından vazgeçilmezdir. Cezasızlık, yalnızca geçmişteki suçların örtülmesi değildir; gelecekteki ihlallere verilmiş dolaylı bir teşviktir.
Türkiye için mesele yalnızca dış politika değil
Türkiye’de Gazze tartışması çoğu kez haklı insani öfke ile günlük siyasi hesapların iç içe geçtiği bir alana dönüşüyor. Oysa tutarlı bir yaklaşım, Filistin halkının yaşam hakkını savunurken antisemitizme de açıkça karşı çıkmayı gerektirir. İsrail hükümetinin politikalarını eleştirmek ile Yahudileri kolektif suçlamaya tabi tutmak arasında hem ahlaki hem siyasal bakımdan aşılması gereken kesin bir çizgi vardır.
Aynı tutarlılık Hamas’ın sivillere yönelik saldırılarında da geçerlidir. Sivillerin öldürülmesini, rehin alınmasını veya korku altında yaşatılmasını kim yaparsa yapsın reddetmek, Filistin davasını zayıflatmaz. Tersine, hak temelli bir siyasetin inandırıcılığını güçlendirir. İnsan hakları seçmeli bir dayanışma alanı değildir.
Türkiye’nin etkili olabilmesi, yalnızca sert açıklamalara değil; diplomatik temas, insani yardımın kesintisiz ulaşması, ateşkes çağrılarının somut mekanizmalara bağlanması ve uluslararası hukuk kurumlarının desteklenmesine bağlıdır. Diasporada yaşayan Türkiye kökenli yurttaşlar için de mesele, uzaktan izlenen bir trajedi olmaktan çıkmıştır. Medyanın kullandığı dil, görüntülerin bağlamı ve hangi kayıpların görünür kılındığı, kamuoyunun ahlaki tepkisini doğrudan biçimlendiriyor.
Medyanın dili savaşın parçası olabilir
Gazze’ye ilişkin haberlerde en büyük tehlikelerden biri, insan kaybını soyut askeri terminolojiye hapsetmektir. “Yan hasar”, “temizleme operasyonu” ya da “etkisiz hale getirme” gibi ifadeler, sivil ölümlerin gerçekliğini perdeleyebilir. Tersinden, doğrulanmamış görüntüleri ve bilgileri savaşın sıcaklığı içinde kesin veri gibi dolaşıma sokmak da toplumsal kutuplaşmayı ve dezenformasyonu büyütür.
Sorgulayıcı gazetecilik, her tarafın açıklamasını eşit derecede doğru saymak değildir. Güç sahiplerinin iddialarını kanıtla sınamak, sivillerin tanıklığını görünür kılmak ve belirsizlikleri dürüstçe belirtmektir. Gazze’de erişim koşulları zor olabilir; fakat bu zorluk, hakikat arayışından vazgeçmenin gerekçesi olamaz.
Kalıcı barış, yalnızca silahların susmasıyla başlamaz. Gazze’de insanların güvenli biçimde evine dönebilmesi, çocukların okuluna ulaşabilmesi, hastaların tedavi görebilmesi ve Filistinlilerin siyasal geleceği hakkında söz sahibi olabilmesi gerekir. Dünya kamuoyu için asıl sınav da burada duruyor: Görüntüler gündemden düştüğünde bile aynı ısrarla yaşam hakkını, hesap verebilirliği ve adil bir siyasi çözümü savunabilmek.