Neşe Doster
nesedoster@yahoo.com
“Sonuç mu? Ortada!” yazıma gelen iletilerden deyim yerindeyse uzun bir yazı dizisi çıkar. Ancak bıktırmamak için özet geçecek, satır başları ve özel örneklerle yetineceğim.
Gelen ileti ve yorumlara bakınca! Bir kez daha eğitimci, yazar, anne ve yurttaş olarak gördüm ve anladım ki gençlerimiz gergin, umutsuz, çaresiz, geleceksiz, kaygılı, şanssız, pek çok şeyden mahrumken; aileler ne yapacağını bilemiyor…
Artan kira, yetmeyen harçlık, zor bulunan burslar, yetmeyen yurtlar, ailelerin gittikçe zorlayan bütçesi, ulaşım maliyeti, temel yaşam giderleri, kitap- kırtasiye masrafları, ekonomik kriz gençleri eğitimden koparıyor, ya da kayıtlarını dondurmalarına neden oluyor. Çünkü üniversite kazanmak yetmiyor, onun arka planı ciddi bir ekonomik destek ve sürdürdürülebilirlik istiyor.
Devlet- vakıf 208 üniversitemizde okuyan 7 milyona yakın öğrenci var. Çok zor koşullar altında yaşayan, çalışarak okumaya çalışan, 500 bine yakın üniversiteli genç son 5 yılda kayıtlarını dondurdu. Bu “paran yoksa okuyamazsın!” demek midir? MEB’in başarılı uygulamalarının sonucu mudur? Hayret uyandıran, ilginç olan ve ilham veren 25. yıl kutlamalarında planlaması yapılan gelecek 25. ve 50. yıl planları arasında gençler var mıdır? Ya da bu bir kırılma noktası değilse nedir?
Yazdıklarımızı bildiğinizi biliyor, unutmamak ve unutturmamak için yazdığımızı da siz biliyorsunuz…
Biz buralara nasıl geldik sorusuna yanıt ararken, yutturulan irili ufaklı, zamanlı zamansız hapları düşünürken; “kabahatin çoğu senin canım kardeşim” diyen şarimize hak vermemek mümkün mü?
Radyo televizyon bülümünden felsefe eğitimine, işletme fakültesinden yabancı diller yüksek okuluna, inşaat mühendisliğinden öğretmenliğe kadar pek çok dalda eğitim alan gençlerin trafik polisi ya da servis elemanı olduğunu iş bulamamanın, tavan yapan işsizliğin gençlerimizi seçeneksiz bıraktığını bilmemek mümkün mü?
Ortalama günde 5 bin kişinin işsiz kaldığı ülkemizde; Hastahane ve hapishanelerin doluluğunun neyin işareti olduğunu düşünmemek mümkün mü?
AKP’nin görkemli, şaşaalı, debdebeli 25.yıl kutlamalarına bakınca! CB’nin; “Bu partiyi millet kurdu, kumaşını millet dokudu, hamurunu millet yoğurdu. Gelecek 25 yılı da planladık. Gelecek 50 yılı da planladık.” şeklindeki sözlerini duyunca;
Bu dünü, günü, geleceği planlayan hizmetler karşısında; Gençlerin neden işsiz olduğunu, halkın niçin pahalılıktan yakındığını, beyin göçünün niçin arttığını, 60 yaş üstü emeklilerin bile neden iş aradığını, oysa umudun adresinin belli olduğunu nasıl anlamaz insan? Ne diyor yandaş yazar; “Açın yolları Büyük Türkiye Cumhuriyeti geliyor!” Pardon da! Tam 97 yıl önce Büyük Türkiye Cumhuriyeti o zorlu koşullarda Büyük Atatürk ve yol arkadaşlarının üstün çaba ve gayretleriyle 29 Ekim 1923 tarihinde Ankara’da TBMM binasında ilan edilerek ülkemize gelmemiş miydi?
Gelelim yorum ve iletilere…
Ne diyor iş arayan ev genci; Biz kim miyiz? Sürekli bilgisayar başından kalkmayan, telefonundan başını kaldırmayan, kendi dünyasına çekilen, ev içinde aile bireyleriyle bile konuşmak yerine onlara telefon eden, yalnız ve umutsuz ev gençleriyiz.
Ne diyor Pazar alışverişinde elindeki boş torbayı gösteren genç kadın; “Azrail gelirse bekleme al canımı diyeceğim, bu hayatın daha ne kadar bedel ödeteceğini beklemektense.”
Ne yazmış B. Çakır adlı anne; “Bir anne olarak, bu vatanın bir evladı olarak, bu kadar okumuş gencin mesleklerini yapamayıp, işsiz, çaresiz, umutsuz olmasını artık vicdanen kaldıramıyorum. Yurtdışına gidip orada ikinci sınıf insan muamelesi görmeyi bile göze alacak kadar çaresizlik duygusuna sahip olmak! Ne kadar acı.”
Ne diyor ileti gönderen emekli memur anne; “Sizler yazın, bizler de daha nereye kadar sürecek sorusuna yanıt arayarak ıslak gözlerimizi silelim.”
Ne diyor iş arayan ve bulamayan genç; “Açılan her perdenin arkasında, çaldığımız her kapının ardında olumsuz yanıtlar alınca acaba zorları seçenler hep biz mi olduk? Yoksa mevzular mı derin, ya da bizim anlayabileceğimiz ebatlarda mı değil?” diye sorar olduk…
Oğlunu okutmakta zorlanan emekli öğretmen baba yollamış; “Bize küçükken devletin koruyucu kanatları vardır ve onlar sizi hep korur diye öğretmişlerdi. O sayede okuduk ve öğretmen olduk. Şimdi o kanatlar mı kırıldı? Biz mi yaşlandık?”
Halkın yüzde 70’inin “ekonomik sıkıntı içindeyiz ve geçinemiyoruz” dediği bir ülkede geleceğe yünelik plan, proje, program ne işe yarar, ya da yarar mı? Bilmiyoruz, bildiğimiz o ki yönetim erbabının repertuarlarında acep daha neler var? Bu gidişle ne anlayabilir, ne anlatabiliriz…
İyisi mi söze noktayı koyması için Romalı Devlet adamı, hatip, filozof ve düşünür Cicero (Çiçero)’ya sığınıp ortadan çekilelim; “Konuşmayı öğrenmek 2 yıl, susmayı öğrenmek 60 yıl alır!”
Özetle: Düşünür bu sözü kime demiş, niye demiş, ne zaman demiş? Bilmiyorum, nereden ve niye aklıma geldi onu da bilmiyorum. Bildiğim o ki çok doğru demiş…