Neşe Doster: Görülmesi gerekeni görünmez kılan pano ve afişler…

-Gündem - 6 Temmuz 2026 00:01

Neşe Doster

nesedoster@yahoo.com

YAZI ARŞİVİ

Söze neresinden başlamalı acep? Hummalı ve masraflı bir faaliyetle kapanan yollardan mı, boyanan binalardan mı, çevreye dikilen pano ve afişlerden mi, taksi şoförlerinin özel giysileri eşliğinde ikram edecekleri lokum, soğuk su ve kolonyalardan mı, kamu personeline verilen zorunlu izinlerden mi, yıllardır kapanmayan çukurların bir gecede kapatılmasından mı, dökülen sıvaların alelacele boyanmasından mı?

Yoksa yenilenen yollardan mı, dış cepheleri dökülen binalara yapılan cilalardan mı, çirkin göründüğü için boyanan evlerden mi,  görüntü kirliliği oluşturan yerlere dizilen panolardan mı? Görülmesi istenmeyen bölgelere yapılan asfaltlamadan mı, boyanan şeritlerden mi? Bilemedim! Bildiğim o ki NATO zirvesi ülkemizde daha sık mı yapılmalı? Yoksa zirve için her yıl bir ilimiz mi seçilmeli?

Artık adına ister OHAL deyin, ister seferberlik deyin, ister alarm, dışarı çıkma yasağı, sorunlu ev izni, ya da zirve deyin. Ya da harcanan milyarlarca liraya bakıp NATO’ da NATO’ymuş ha deyin size kalmış!  

Ancak modern bir Türkiye imajı çizmek için makyajla güzelleştirilen başkentin panoların arkasında saklamaya çalışılan toplumsal çürümesi, yaşanan adaletsizliği, sefalet endeksindeki yerimizi kökten çözebilecek mi? Ya da açlıkla sınanan milyonları, milyonlarca liraya mal olan renkli panolar kurtarabilecek mi? 

Keşke  zirveye katılanlar hazır gelmişken; yoksulluğa, yokluğa, işsizliğe, çaresizliğe, adaletsizliğe de çözüm bulsa…

Unutulmaz acılar ve görünmez duvarlar…

1993- 2026 aradan 33 yıl geçmiş! Alevler, dumanlar, hesaplı kitaplı adımlar aramızdan 35 canı acımasızca koparmış. Peki bunca yıl sonra alevlerin karanlığı unutulmuş mu, yakılan bedenlerin, yanan canların, dumandan zehirlenerek ölenlerin acısı, geride kalan ailelerin bitmeyen yasının hesabı verilmiş mi? Bu soruya yanıtım hayırdır!

Geçelim diğer sorulara? O gün yakılan sadece otel miydi? Yoksa laikliğin, sanatın, bilimin, mizahın, sazın, şiirin, tiyatronun, kitabın, aydınlanmanın, aydınlatmanın, okumanın, yaratıcılığın yarattığı korkunun ateşe verilmesi miydi? 

Heykellerin parçalanması, kitapların yakılması, karanlığın hakimiyet kurması amacıyla kültüre saldırılması, özgürlüğe saldırılması, vicdanların susturulması, karanlıkla aydınlık arasındaki hesaplaşmanın provası, ya da tamamlanması mıydı? Yoksa dünden bugün dillerinden düşürmedikleri: “Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu. Sivas’ta sonlanacak.” şeklindeki içi boş slogana yönelik bir girişim miydi?

Metin Altıok’tan, Asım Bezirci’ye, Behçet Aysan’dan Uğur Kaynar’a, Nesimi Çimen’den Muhlis Akarsu’ya, Asaf Koçak’tan Ahmet Özyurt’a, 17- 12 yaşındaki Menekşe ve Koray Kaya kardeşlerden KAL’dan öğrencim olan Hasret Gültekin’e ve bu acıya ancak iki yıl dayanabilen Aziz Nesin’e kadar giden canların hesabı verildi mi, ya da tutuldu mu?

Yok yüzleşmeydi, zaman aşımıydı, firarilerdi, tahliyelerdi, haksız tahrik indirimiydi, derken tarihin karanlık sayfalarına gömülüp mağdur ailelerin feryatlarının duyulmadığı bu olayın sonunda, o mekanı “utanç müzesi” yerine “Sivas Kültür ve Bilim Merkezi” yapmak nasıl bir aymazlığın ürünüdür? Anlamak çok zor doğrusu…

Öncelikle ve özellikle unutmayalım ki:  2 Temmuz Sivas Katliamı bir öfke patlaması değildi, örgütlü, hesaplı, kitaplı, destekli bir linçti, düşünen üreten, yazan, okuyan, aydınlığa, biribirimizin yaşam hakkına sahip çıkan kişilere yönelik, ülkemizin kültürel belleğine yönelik, aydınları, ozanları hedef olan bir provaydı.

Özetle! 33 yıl sonra 35 can hala içimizde, belleğimizde anılarımızda yaşıyor, yaşatılıyor. Onları alevlere teslim edenler ise kendi ayıplarıyla karanlıklara gömüldü…

Özel not: 2 Temmuz katliamını geç yazdığım için üzgünüm. Ancak siyaset hırsının sınır tanımadığı, ortak belleğin, kültürel kodların, ortak paydaların sessiz çöküşüne tanıklık ettiğimiz bugünlerde kırgın, kızgın, yorgun, mutsuz, kaygılı, umutsuz olanların oranı yüzde 70’i geçince insan geçmişe bakmadan edemiyor… 

 

BENZER HABERLER