Sivil gazeteciliğe gözdağı ve bir gazetecinin firarı…

-Basın - 10 Mayıs 2025 16:09

Hakan Akpınar

hakanakpinar227@gmail.com

Yıl 1865, Ocak ayının ilk günleri… Yer, Sirkeci’nin hemen arkasına düşen Bahçekapı semti…

Tasvir-i Efkâr, Bahçekapı’daki Şekerci Hacı Bekir’in dükkânının karşısındaki bir handa çıkarılıyordu. Tercüman-ı Ahvâl de aynı handa hazırlanıp basılıyordu. Bu han, İstanbul basınının, daha doğrusu özel ve bağımsız Türk basınının doğduğu binaydı.

Ancak, bu handa bir gazeteci eksikti. Tasvir-i Efkâr gazetesinin İmtiyaz Sahibi ve Başyazarı Şinâsi, ansızın ortadan kaybolmuştu. Günlerdir işe gelmiyor; başyazıları da artık yayınlanmıyordu. Oysa, daha 10 gün öncesine kadar Ruznâme-i Ceride-i Havadis’in “Hayalet Yazarı” Said Bey’le kıran kırana bir kalem kavgası yürütmüştü. Ne var ki, o gazeteci şimdi ortada yoktu. Cihângir’deki evinde de değildi. Sanki sırra kadem basmıştı.

Hakikat, bir süre sonra ortaya çıkacaktı. Şinâsî, gazetenin yönetimini Nâmık Kemâl’e bırakarak gizlice Paris’e kaçmıştı. Sonradan anlaşılacaktı ki; Şinâsi’nin bu beklenmedik firarının arkasında, 31 Aralık 1864 tarihi itibariyle yürürlüğe giren “Matbuat Nizannâmesi” (Basın Yönetmeliği) ile O’nu firara zorlayan bir dizi hadise daha vardı.

Matbuat Nizannâmesi yürürlüğe girdiğinde hapse atılacağına dair bir takım dedikodular Şinasî’nin kulağına kadar gelmişti. Ayrıca, Bâb-ı Âli Hükümeti’nin koruyup kolladığı “memur gazeteci” Said Bey’in kendisine cephe açtığına dair ciddi duyumlar almıştı. Şinâsi, kendisi ile aylarca polemiğe girdiği Said Bey’in devlet içindeki nüfuzundan çekiniyordu.

1859 yılında Sultan Abdülmecid’i tahttan indirmeye dönük darbe teşebbüsü olan “Kuleli Vakası” ile ilişkilendirilerek tevkif edileceğine dair şayialar ise Şinâsi’nin firarındaki bir başka sebep olarak öne sürülüyordu. Daha ilerisi; Şinâsi’nin, Kuleli Vakası’nı gerçekleştiren gizli cemiyetin üyesi olduğuna inanılıyordu. Şinâsi, hapis veya sürgün korkusu yüzünden Paris’e kaçmak zorunda kalmıştı.

O tarihte tahtta oturan Sultan Abdülaziz ile Bâb-ı Âli Hükümeti, yazılarında “Hürriyet” ve Meşrutiyet”ten sıkça söz eden Şinâsi’nin yazılarından fazlasıyla rahatsızdı. Hele Tasvir-i Efkâr’ın tirajının 20 binlerde seyretmesi, sarayı ve Bâb-ı Âli Hükümeti’ni ziyadesiyle huzursuz etmişti. Dolayısıyla eleştirel ve bağımsız gazetecilik, mevcut iktidar tarafından denetim altında tutulmak ve baskılanmak isteniyordu.

Şinâsi ile başlayan özel-bağımsız gazetecilik, devlet yönetimindeki tek ve rakipsiz güç olan sarayın işine gelmiyordu. Hanedan ve onun denetimindeki Bâb-ı Âli Hükümeti’nin devlet adamları, henüz bağımsız gazeteciliğe ve siyasî eleştiriye açık değillerdi. Tanzimat Fermanı’nın ilanının üzerinden çeyrek yüzyıl geçse bile “Batılılaşma ve Modernleşme Süreci”nin toplumsal/kültürel alt yapısı henüz oturmamıştı.

Çağı, kendi şartları içinde değerlendirmek lazımdır. “Devletin Sahibi” Osmanlı hanedanı idi ve padişahların saltanatı aynı zamanda Halifelik kutsiyetinin dokunulmazlığı olarak hüküm sürüyordu. “Zatı-Devletleri” veya “Devletlûm”, Osmanlı padişahlarının saraydaki ünvanlarıydı.

Sadece devlet mi? Ülke toprakları da tıpkı devlet gibi padişahın mülküydü. Tabiî olarak, Memalik-i Şahane” de (Padişahın Memleketi) padişahların ünvanlarından biriydi. O dönemde devletin diğer adının “mülk” olması ise Osmanlı monarşisinin bir cilvesi olsa gerektir. Devlet de mülk de padişahındı. Esasında, kelimenin gerçek anlamındaki “mülk” dahi sultanındı. Osmanlı”da tapu müdürlüğünün adı “Defter-i Hakanî” idi. Padişah istediği eve toprağa, tarlaya el koyabilirdi. Ancak II. Mahmud zamanında müsaderenin (El koyma) kaldırılması ile padişahın bu yetkisi/sahipliği kalktı.

Üçüncü olarak… Millet de (Müslüman tebaa) padişahların “bende”si, yani kulu-hizmetkârı olarak görülürdü. Günümüzde nezaket ifadesi olarak kullanılan “Bendeniz” sözcüğü esasında “kulunuz, sadık köleniz” anlamına gelmektedir. Bu zaviyeden bakıldığında, Osmanlı Milleti sultanın, kulu ve tebaası idi. Avrupa’daki monarşik sistemlerde ve krallıklarda da durum aşağı yukarı böyleydi. Rönesans ve 1789 Fransız Devrimi sonrasında kurulan cumhuriyet ve meşrutiyet yönetimleriyle birlikte yöneten ve yönetilenler arasında ilişkinin mahiyeti artık değişmeye başlamıştı.

Peki, gazetecilik bahsinden buraya nasıl geldik? Daha doğru bir ifadeyle, bu konuların 1864 Matbuat Nizannamesi ve Şinâsi ile nasıl bir bağlantısı var? Önümüzdeki bölümlerde taşlar yerine oturacak…

 

BENZER HABERLER