7 Ekim 2023 sonrasında yaşananlar, Türkiye İsrail ilişkileri bakımından yalnızca yeni bir diplomatik kriz yaratmadı. Zaten kırılgan olan ilişki zemininin hangi koşullarda ayakta kaldığını, hangi koşullarda çöktüğünü de açık biçimde gösterdi. Gazze’deki sivil kayıplar, kuşatma, yerinden edilme ve uluslararası hukuka ilişkin ağır tartışmalar karşısında Türkiye kamuoyunda oluşan tepki, dış politikanın dar güvenlik hesaplarıyla yönetilemeyeceğini bir kez daha ortaya koydu.
Bugün mesele, Ankara ile Tel Aviv arasında büyükelçilerin ne zaman yeniden tam kapasiteyle çalışacağı değildir. Asıl soru şudur: Filistin meselesinde hak, hukuk ve eşit yurttaşlık ilkelerini esas almayan bir normalleşme, Türkiye toplumunda ve bölgede ne kadar meşru kabul edilebilir? Bu soru, ekonomik çıkarların ve kısa vadeli diplomatik manevraların çok ötesindedir.
Türkiye İsrail ilişkilerinin kesintili tarihi
Türkiye, İsrail’i 1949 yılında tanıyan ilk Müslüman çoğunluklu devlet oldu. Bu karar, erken Soğuk Savaş döneminin güvenlik mimarisi, Batı ittifakıyla kurulan bağlar ve yeni devletin uluslararası sistemde yer arayışı içinde değerlendirilmelidir. Ancak tanıma, hiçbir zaman düz ve sorunsuz bir siyasi ortaklık anlamına gelmedi. Filistin topraklarının işgali, savaşlar, Kudüs’ün statüsü ve yerleşim politikaları, ilişkilerin her döneminde gerilim üreten başlıklar oldu.
1990’larda askerî iş birliği ve istihbarat alanındaki yakınlaşma, iki ülke arasındaki ilişkinin en görünür dönemlerinden biriydi. Bu tablo, dönemin bölgesel dengeleriyle ve Türkiye’nin güvenlik bürokrasisinin öncelikleriyle bağlantılıydı. Ne var ki toplumun önemli bir bölümünde Filistin meselesine dair güçlü vicdani ve siyasi hassasiyet hiçbir zaman ortadan kalkmadı. Devletler arası temasların yoğunluğu ile kamuoyunun adalet talebi arasındaki mesafe, ilerleyen yıllarda daha da büyüdü.
2000’li yıllarda İsrail’in Gazze ve Batı Şeria’daki politikaları, Ankara’nın söylemini sertleştirdi. 2009’daki Davos tartışması ve 2010’daki Mavi Marmara baskını, ilişkinin hafızasında derin iz bıraktı. Mavi Marmara’da Türkiye vatandaşlarının da bulunduğu sivillerin öldürülmesi, yalnızca diplomatik bir uyuşmazlık değildi. Devletin kendi yurttaşlarının yaşam hakkı ve hesap sorulabilirlik konusunda hangi tutumu alacağına ilişkin bir sınavdı.
2016’da başlayan normalleşme girişimi, 2018’de Gazze sınırındaki protestolara yönelik ölümcül müdahaleler sonrasında yeniden kesintiye uğradı. 2022’de karşılıklı büyükelçi atanmasıyla ilişkiler tekrar diplomatik kanallara taşındı. Fakat bu süreç, temel ihtilafların çözüldüğünü değil, ertelendiğini gösterdi. 7 Ekim sonrasında başlayan savaş ise erteleme siyasetinin sınırına gelindiğini kanıtladı.
Gazze savaşı gerilimi yapısal hale getirdi
Gazze’de yaşananlar, Türkiye’nin İsrail politikasında alışılmış kınama diliyle geçiştirilemeyecek bir eşik yarattı. On binlerce sivilin ölümüne, hastanelerin, okulların ve temel altyapının hedef alınmasına ilişkin haberler, uluslararası kuruluşların uyarıları ve insani yardımın engellenmesine dair tartışmalar, kamuoyunda derin bir öfke oluşturdu. Bu öfkenin yalnızca duygusal bir tepki olarak görülmesi, meselenin hukukî ve siyasi boyutunu küçümsemek olur.
Uluslararası Adalet Divanı’nın Güney Afrika’nın başvurusu üzerine verdiği ihtiyati tedbir kararları, İsrail’in Gazze’deki eylemlerine yönelik soykırım iddialarını dünya hukuk gündeminin merkezine taşıdı. Divan henüz davanın esası hakkında nihai hüküm vermiş değildir. Buna karşılık kararlar, devletlerin sivillerin korunması, insani erişimin sağlanması ve uluslararası hukuk ihlali riskine karşı sorumlulukları konusunda güçlü bir uyarıdır.
Türkiye’nin diplomatik söylemi bu dönemde sertleşti, İsrail’deki büyükelçi istişareler için geri çağrıldı ve üst düzey temaslar fiilen donduruldu. Mayıs 2024’te İsrail ile ticaretin durdurulduğunun açıklanması da ilişkilerdeki kırılmanın ekonomik alana taşındığını gösterdi. Ancak ticaretin kesilmesi tek başına dış politikanın ahlaki tutarlılığını kanıtlamaz. Mal hareketlerinin dolaylı rotalarla sürüp sürmediği, uygulamanın şeffaf biçimde denetlenip denetlenmediği ve kamuoyunun doğru bilgilendirilip bilgilendirilmediği de aynı ölçüde önemlidir.
Söz ile uygulama arasındaki mesafe
Dış politikada yüksek tondan konuşmak, özellikle iç kamuoyunda kısa süreli bir rahatlama yaratabilir. Fakat hak temelli bir çizgi, somut ve denetlenebilir uygulamalar gerektirir. İnsani yardımın kesintisiz ulaştırılması için uluslararası baskı mekanizmalarının işletilmesi, savaş suçları iddialarının bağımsız soruşturmalara konu olması ve ateşkes çağrılarının diplomatik girişimlerle desteklenmesi bu çerçevede anlam taşır.
Türkiye’nin Filistin politikasının inandırıcılığı, yalnızca İsrail’e yönelik eleştirilerle değil, bölgede ve ülke içinde hukuk devleti ilkesine ne ölçüde bağlı kalındığıyla da ölçülür. İnsan hakları seçmeci bir dilin konusu olduğunda, dış politikadaki en haklı itirazlar bile propaganda kuşkusuyla karşılaşabilir. Evrensel hukuk, dost ülkelere karşı sessizlik, rakiplere karşı sertlik üzerinden kurulamaz.
Ticaret ve güvenlik hangi sınırda kalmalı?
Türkiye ile İsrail arasındaki ekonomik ilişki, siyasi kriz dönemlerinde dahi tümüyle görünmez olmadı. Bunun bir nedeni, özel sektör ağlarının devletler arası diplomasiye göre daha karmaşık işlemesidir. Diğer nedeni ise lojistik, enerji, turizm ve bölgesel ticaretin birbirine bağlı yapısıdır. Fakat ekonomik bağların varlığı, insan hakları ihlallerini tali bir ayrıntıya dönüştüremez.
Burada iki kolaycı yaklaşım karşı karşıyadır. Birincisi, her türlü teması ilkesizlik sayar ve diplomasinin insani yardım, esir takası veya ateşkes için yaratabileceği kanalları yok sayar. İkincisi ise ekonomik karşılıklı bağımlılığı barışın otomatik güvencesi gibi sunar. Oysa ticaretin barış üretmesi için hukuk, eşitlik ve siyasi çözüm iradesi gerekir. İşgalin sürdüğü, sivil nüfusun kolektif cezalandırmaya maruz kaldığı koşullarda ekonomik ilişki, barışın değil statükonun taşıyıcısı haline gelebilir.
Güvenlik başlığı da benzer bir dikkat gerektirir. Geçmişteki askerî ve istihbarî iş birlikleri, Türkiye’nin bağımsız dış politika kapasitesi açısından ciddi tartışmalar doğurdu. Türkiye’nin güvenlik çıkarları elbette vardır; ancak bu çıkarların demokratik denetimden uzak, kapalı anlaşmalarla tanımlanması Cumhuriyetçi kamusal denetim anlayışıyla bağdaşmaz. Meclis’in bilgilendirilmesi, ticari ve stratejik kararların şeffaflaştırılması, güvenlik gerekçesinin sınırsız bir perdeye dönüşmesini önler.
Washington etkisi ve bölgesel yalnızlık riski
Türkiye İsrail ilişkileri hiçbir zaman yalnızca Ankara ile Tel Aviv arasındaki ikili dosya olmadı. ABD’nin İsrail’e verdiği askerî, diplomatik ve mali destek; Avrupa devletlerinin farklılaşan tutumları; İran’ın bölgesel etkisi; Mısır, Ürdün ve Körfez ülkelerinin hesapları, bu denklemi sürekli değiştiriyor. ABD’de yaşayan Türkiye kökenli yurttaşlar için de bu tablo yakından izlenmesi gereken bir siyasal alan oluşturuyor. Amerikan kamuoyu içinde ateşkes, silah sevkiyatları ve insan hakları üzerine büyüyen tartışmalar, Washington’ın geleneksel çizgisinin artık sorgulanabildiğini gösteriyor.
Ankara’nın karşı karşıya olduğu risk, Filistin meselesinde haklı eleştirisini bölgesel pazarlıkların malzemesine indirgemesidir. Aynı şekilde, İsrail hükümetinin güvenlik söylemini uluslararası hukukun üstünde görmesi de kalıcı çözüm ihtimalini zayıflatmaktadır. Bölge halklarının güvenliği, bir halkın güvenliğinin diğer halkın haklarından vazgeçmesiyle sağlanamaz.
Diplomasi yeniden kurulacaksa hangi zeminde kurulmalı?
Diplomatik ilişkilerin bütünüyle kopması, bazen devletlerin birbirini etkileme ve krizleri yönetme kapasitesini azaltabilir. Bu nedenle büyükelçiliklerin açık olması ilkesel olarak yanlış değildir. Ancak diplomatik temsilin sürmesi, sessiz rıza anlamına gelmemelidir. İlişkilerin yeniden normalleşmesi konuşulacaksa bunun bedeli, yalnızca karşılıklı nezaket açıklamaları olmamalıdır.
Kalıcı bir zemin için Gazze’de sürekli ateşkes, insani yardımın engelsiz erişimi, rehinelerin ve keyfî biçimde tutulan kişilerin hukuka uygun süreçlerle serbest bırakılması, işgalin sona erdirilmesine dönük gerçekçi bir siyasi takvim ve Filistinlilerin kendi geleceklerini belirleme hakkı gerekir. Bu koşullar gerçekleşmeden kurulacak her normalleşme, yeni bir kriz için bekleme odası olur.
Türkiye kamuoyunun görevi de dış politikayı alkış veya öfke düzeyine sıkıştırmamak olmalıdır. Yurttaşlar, iktidarlardan tutarlı bilgi, açık denetim ve uluslararası hukuka bağlılık istemelidir. Filistin’deki bir çocuğun yaşam hakkı ile Türkiye’de hukukun üstünlüğü talebi arasında kurulan bağ, soyut bir ahlak dersi değil, kamusal sorumluluğun en somut ölçüsüdür.