Yakup Karabağ
yakupkarabag1965@gmail.com
Toplumların kültürel yapıları, bireyin kişiliğine benzer şekilde, günlük olarak oluşmaz ve önemli bir geçmişe sahiptir. Bir sorun veya olay karşısında bireyin gösterdiği tepki/reaksiyonun niteliği konusunda bireyin kişiliği ne kadar önemliyse, toplumların da tepkisinin niteliğini belirleyen faktörlerden biri (belki de en önemlisi) o toplumun kültürüdür.
Bir dönem millet vekili olarak TBMM’de görev yapan THM sanatçısı Sabahat Akkiraz birkaç gün önce X’de bir paylaşım yaptı:
“Elli yıldır her Pazar sabahı ailece kahvaltı yapıp, TRT’de kovboy filmi izleriz. Sevdiğimiz için değil. Anılarımız için değerlidir. Annem, babam, kardeşlerim, gecekondumuz, mahallemiz, vita yağı, tuzlu erik yememiz akla gelir. Sağolsun TRT Pazar günü sabahı yaptığı film yayınlarını değiştirdi. Üste para aldığınız yayınlarınızın gelenekselliğine dokunmasaydınız bari. Ama işi ehli yerine taraftarına verirsen milyarlarca liralık zarar eder, izleyici bulamazsın. Alın sizin olsun TRT’niz. Zaten bozulmayan ne kaldı ki?”
Sabahat Hanım’ın bu paylaşımını okuyunca İslamcı şair Mehmet Efe’nin Meksika Sınırı adındaki şiiri ve ondan esinlenerek, yıllar sonra, İslamcı üç gencin bir TV kanalında aynı “Meksika Sınırı” ismiyle bir entellektüel sohbet programı ve kendi zihin dünyamda yer eden western filmlerini hatırladım.
İslamcı şair Mehmet Efe’nin sevdiğim şiirlerinden biri olan “Meksika Sınırı” adındaki şiiri şöyle başlıyor:
“Hep bir Meksika sınırım olsun isterdim,
Alamancı komşumuzun siyah beyaz tevesinde
kovboylar hep Meksika sınırına giderdi
kimse dokunamazdı sınırı geçtiler mi
Meksika sınırı isterdim en sevdiğim şairlere
hep hapiste olurlardı nedense”
…….
Hiç sorgulamamıştım şiirin adı neden “Meksika Sınırı” diye! Neden “ferman sizin olsun, dağlar bizimdir” değil de, Meksika sınırı olsun? Sorgulamamıştım, çünkü kendi zihnimde de onun bir hatırası vardı. 90’lı yıllarda, iyi hatırlıyorum, pazar günleri sabah saatlerinde (9 suları) devletin TV kanalı TRT’de bir western filmi oynardı. Ben öğrenci idim, yurtta kalıyordum, uykuya düşkün olan ben ve benim gibiler bile, erkenden kalkar oynayacak filmi seyretmek için yemekhane/kafe’de sandalye kapardık. Çünkü geç kalındığında koca yemekhane tıklım tıklım olur ayakta seyrederdik.
Mehmet Efe’nin şiiri, sıradan bir nostalji metni gibi görünse de aslında bir kuşağın zihinsel coğrafyasını ele veren yoğun bir belge niteliği taşır. Şair, hapis, siyasi baskı ve toplumsal denetim karşısında özgürlüğün mekânsal karşılığını Meksika sınırı imgesinde bulur; bu imge ona Türkiye’nin kendi coğrafyasından değil, çocukluğunda komşusunun televizyonunda izlediği kovboy filmlerinden miras kalmıştır. Burada dikkat çekici olan, özgürlük arzusunun bile yerli bir referansla değil, ithal bir popüler kültür kodu üzerinden kurulmasıdır. Bu durum tek başına bir şiirsel tercih değil, daha geniş bir kültürel yapının etkisi olarak okunabilir. Benzer bir durum, 2000’li yılların başında yayın hayatına başlayan “Meksika Sınırı” programında da karşımıza çıkar. Program, kendini seküler-liberal medya ortamına karşı konumlandıran, İslami hassasiyetleri güçlü bir kuşağın ürünüydü; edebiyat, din ve siyaset üzerine standart yayın diline aykırı, nitelikli bir sohbet formatı sunuyordu. Ne var ki adını, tam da eleştirilmesi beklenen o “öteki” kültürün en klişe imgesinden -Amerikan western sinemasından- almıştı. Bu, ideolojik olarak Batı’ya (ya da Amerika’ya) mesafeli duran öznelerin bile estetik ve imgesel dağarcıklarının büyük ölçüde aynı kaynaktan beslendiğinin bir göstergesidir. İşin ironik yanı, programın “Amerikan usulü kapitalist-liberal televizyonculuğa” karşı bir direniş biçimi olarak sunulmasına rağmen, kendi direniş dilini kurarken başvurduğu tek özgün imgenin, doğrudan Hollywood’un en klasik, en ehlileştirilmiş anlatı kalıbından -kovboy ve sınır mitinden- ödünç alınmış olmasıdır: sanki eleştirilen şeye ancak onun kendi kostümünü giyerek itiraz edilebiliyormuş gibi.
TRT’de yayınlanan Western türü, ABD’nin bölgesel/küresel üstünlüğünü açıkça savunan bir propaganda formu değildir; tam tersine “saf eğlence” kisvesi altında sunulur. Ama türün derin yapısı -sınırın medenileştirici şiddetle güvenceye alınması, kovboy kahramanın “yasa”yı bizzat temsil etmesi, “öteki” (yerli, haydut, Meksikalı) figürlerin ya tehdit ya da yardımcı rolüne indirgenmesi- bir dünya görüşünü, bir “tutum ve referans yapısı”nı taşır. Türkiyeli seyirci bu yapıyı, tam da siyasi bir söylem olarak değil, pazar sabahı keyifle izlenen bir “çizgi film öncesi eğlence” olarak tükettiği için, en az direnç göstererek, en derin biçimde özümsemiştir.
Bu western film konusu aslında en masum olanıdır. Ülkemiz TV kanallarında ve sinemalarda gösterilen ABD yapımlı filmlerin, İslam coğrafyasıyla ilgili olanlarının, tamamında dehşet denebilecek imgeler ve empozeler söz konusudur. Bu bölgeyle ilgili herhangi bir ABD yapımlı aksiyon filminde “kötü” baş rol genellikle “imam görünümlü bir müslüman”dır. Bu zavallı durumun sadece ülkemizle sınırlı olduğunu sanmıyorum; bir-iki ülke hariç müslüman coğrafyasının tamamında bu tarz filmler, belki de gişe rekorları kırarak, seyredilir.
Kültürel Emperyalizm konusunda önemli çalışmalara imza atan Edward Said , Batı’nın “yüksek kültürü” ile emperyal genişleme arasındaki ilişkiyi incelerken, romanın, operanın, hatta gündelik popüler anlatıların, Batı’yı doğrudan savunmadan da onu “doğal”, tartışılmaz bir arka plan olarak nakşedebildiğini gösterir. Said bunu “tutum ve referans yapıları” kavramıyla adlandırır: bir eser, sömürgeciliği açıkça konu edinmese bile, dünyayı kimin merkezde, kimin kenarda, kimin özne kimin nesne olarak kurulduğuna dair örtük bir haritayla anlatır; bu harita, tam da “sadece eğlence” ya da “sadece sanat” olarak sunulduğu için fark edilmeden içselleştirilir. Bu kavram, Said’in vurgusuyla söylenirse, kültürün etkisi çoğu zaman zorlamayla değil, tam da “masum” ve “siyaset dışı” görünmesiyle sağlanır
Said’e göre bir kültürel metni, yalnızca kendi anlattığı hikâyeyle değil, o metnin mümkün kıldığı ama sessizleştirdiği emperyal tarihle birlikte, iki sesi aynı anda duyarak okumak gerekir. Bu yöntemi göz önünde tutuğumuzda, “Meksika Sınırı” şiirine ve TV programına uyguladığımızda, ortaya ilginç bir durum çıkar: Meksika sınırı, Amerikan tarihinde 19. yüzyıl ilhaklarının (1846-48 Meksika-Amerika Savaşı, Teksas’ın ve Güneybatı’nın ilhakı), 20. yüzyılda ise göçmen denetimi ve dışlamanın (bugünkü göçmen krizi ve “duvar” tartışmalarının atası) simgesi olan, oldukça şiddet yüklü bir hattır. Şair ve program yapımcıları bu imgeyi ödünç alırken, imgenin kendi emperyal/dışlayıcı tarihini büyük ölçüde boşaltmış, yerine kendi özgürlük ve baskı deneyimlerini doldurmuşlardır. Bu, yalnızca “kültürün ithal edilmesi” değil, ithal edilen kültürel formun kendi iktidar tarihinden de habersiz biçimde, ikinci kez “masumlaştırılarak” dolaşıma sokulmasıdır -bağımlılığın yalnızca içerik düzeyinde değil, farkındalık düzeyinde de katmerlenmiş hâli.
İşin bir de siyasi tarih boyutu var. Türkiye’nin (Osmanlı’dan bu yana) Batı ile kurduğu ilişki, çok daha eski ve yapısal bir örüntünün parçasıdır. 18. yüzyıl sonundan itibaren askerî yenilgilerle görünür hâle gelen gerileme, Osmanlı seçkinlerinde “Batı’yı örnek almadan hayatta kalınamaz” biçiminde bir refleks doğurmuş; III. Selim’in Nizam-ı Cedid’inden II. Mahmud’un reformlarına, Tanzimat ve Islahat fermanlarından Jön Türklere ve nihayet Cumhuriyet’in modernist projesine uzanan çizgi, hep aynı temel soruya farklı yanıtlar aramıştır: kurtuluş, Batılılaşmadan mı geçer?
Türkiye’de modern dönem boyunca toplumsal-siyasal alanı şekillendiren büyük ideolojilerin neredeyse tamamı ithaldir. Osmanlı/Türk modernleşmesinin meşrutiyetçiliği Fransız ve İngiliz anayasacılığından, Cumhuriyet’in laisizmi ve pozitivizmi Fransız Üçüncü Cumhuriyeti’nden, Türk milliyetçiliği 19. yüzyıl Avrupa milliyetçilik teorilerinden (ve kısmen Türk-Tatar aydınları üzerinden dolaylı biçimde Alman Romantik milliyetçiliğinden), sosyalizm ve Marksizm doğrudan Avrupa işçi hareketinden, liberalizm Anglo-Sakson iktisat ve siyaset düşüncesinden devşirilmiştir. Bu noktada dikkat çekici olan, İslamcılığın dahi bu ithal örüntünün tamamen dışında kalmamasıdır: 20. yüzyıl İslamcılığının kavramsal repertuvarının önemli bir kısmı -“İslam devleti”, “İslam ekonomisi”, “İslami ideoloji” gibi kalıplar dahil- Mevdudi, Seyyid Kutub gibi Güney Asya ve Mısır kökenli düşünürler üzerinden, üstelik büyük ölçüde 20. yüzyıl siyasal ideoloji dilinin (özellikle Batı kaynaklı “ideoloji” kategorisinin) kalıplarına uyarlanarak Türkiye’ye taşınmıştır. Yani laikliğe en sert itirazı yükselten damar bile, itiraz ettiği şeyle aynı kavramsal dilbilgisini -“ideoloji”, “sistem”, “devrim”, “kitle”- paylaşmak zorunda kalmıştır. 2000’li yıllarla birlikte ve BOP projesi kapsamında, bu İslamcı damar, daha çok iktidar etkisiyle, “ihvancı” görünüm kazanmıştır ki bu bile ithaldir. Burada bahsi geçen olgu, tek tek fikirlerin ithal edilmiş olması değildir; her toplum başka toplumlardan öğrenir, bu kaçınılmazdır. Asıl mesele, bu fikirlerin bir türlü tam anlamıyla “yerlileştirilememesi” ve özgün bir sentez ya da yeni bir kavramsal çerçeveye dönüştürülememesidir. İthal edilen ideolojiler Türkiye’de çoğunlukla ya kaynak ülkedeki hâliyle taklit edilmiş ya da yüzeysel bir “yerlilik” sosuyla servis edilmiş, fakat özgün bir kuramsal üretime -kaynak metinlerle hesaplaşan, onları aşan yeni bir düşünce geleneğine- dönüşememiştir. Burada ortaya çıkan ironi şudur: iki yüzyıldır “Batılılaşmayalım, kendimiz kalalım” diyen her kesim, bunu söylemek için bile -ister “ideoloji” ister “sistem” ister “kimlik” kavramı olsun- Batı’nın kendisinden ödünç aldığı bir dilbilgisi kullanmak zorunda kalmıştır; “kendimiz kalma” talebinin dili dahi, en az itiraz ettiği şey kadar ithaldir.
Türkiye’nin II. Dünya Savaşı sonrası NATO’ya girişi, Marshall Planı kapsamındaki iktisadi ilişkileri ve Amerikan kültür diplomasisi kurumlarının (USIS, Fulbright programları, Amerikan okulları) faaliyetleri, kültürel Amerikanlaşmanın yalnızca “aşağıdan”, tüketici talebiyle değil, büyük ölçüde “yukarıdan”, devlet politikaları ve kurumsal kanallarla ilerlediğini gösterir. TRT’nin resmî, tekelci yayıncılık döneminde pazar sabahları düzenli olarak western/kovboy filmleri yayınlaması, bu sürecin sıradan bir yan ürünü değil, doğrudan bir yayın politikası tercihiydi. TRT gibi resmî, ideolojik olarak “millî” bir kurum bile, popüler kültür ithalinde bilinçli ya da bilinçsiz biçimde aracı rolü üstlenmiştir. Bu da Amerikanlaşmanın Türkiye’de siyasi olarak “sağ” ya da “sol”, “İslamcı” ya da “laik” kimliklerin hiçbirine indirgenemeyecek kadar ciddi bir sorun olduğunu gösterir.
Günümüz Türkiye’sinde hemen her siyasi kesim -kendini anti-emperyalist ya da millî/manevi değerlere bağlı olarak tanımlayanlar dahil- söylem düzeyinde Amerikan karşıtı bir dil kullanabilirken, kültürel tüketim, popüler imgelem ve hatta özgürlük ile başarı tahayyülü düzeyinde büyük ölçüde Amerikan kültürel formlarına (sinema dili, kahramanlık anlatıları, bireysel özgürlük imgeleri, hatta giyim ve gündelik jargon) sadık kalabilmektedir. Hegemonya, yalnızca siyasi ya da iktisadi zorlamayla değil, “sağduyu” düzeyinde, öznenin kendi karşıtlığını bile o hegemonik dilin imgeleriyle kurmak zorunda kalmasıyla işler. Nitekim İslamcı bir gençlik hareketinin kendi entelektüel direniş alanını “Meksika Sınırı” gibi bir Amerikan western imgesiyle adlandırması, tam da bu türden bir hegemonik içselleştirmenin örneğidir. Dahası, bu etkinin “ahlaki boyutla” birlikte siyasi/toplumsal alanda kendine yer bulabilmesidir. Açık açık Venezuela’nın petrolünü çaldığını söyleyen ABD Başkanı haydutun (kovboy) dostu olmakla, ar edinmeden övünen milyonların olduğu, siyasi bir kültürle sonuçlanan Amerikancılıkla karşı karşıyayız.
Frantz Fanon “Siyah Deri, Beyaz Maske” ve “Yeryüzünün Lanetlileri” adlı kitaplarında tamamen ezilen-sömürülen-sömürgeleşen birey ve toplumları konu edinir. Sömürgeleşen birey/toplum olgusuna psikanalitik ve varoluşsal bir derinlik katar. Fanon’a göre sömürgeleştirme yalnızca toprağın, ekonominin ya da siyasi egemenliğin işgali değildir; asıl kalıcı hasar, sömürgeleştirilenin kendi benlik algısını, arzusunu ve değer ölçütlerini sömürgecinin diliyle ve bakışıyla kurmak zorunda kalmasında ortaya çıkar. Fanon bunu, sömürgeleştirilen öznenin kendini ancak “beyaz”ın -yani egemen kültürün- tanıma ve onay verme mercii üzerinden var edebilmesi olarak tarif eder: özne, kendi başına, kendi diliyle değil, ötekinin gözünden görülerek var olduğunu hisseder.
Fanon’un analizinin bir başka yönü, kültürel/zihinsel düzeydeki taklitle sınırlı kalmaz; “Yeryüzünün Lanetlileri”’nin “Ulusal Bilincin Sorunları” bölümünde, bağımsızlığını kazanmış (ya da yarı-bağımsız konumdaki) sömürge ülkelerin yerli seçkinlerinin/burjuvazisinin/egemenlerinin, sömürgeciyle gerçek bir kopuş yaşamak yerine, çoğunlukla onun bıraktığı koltuğa oturmaya, onun rolünü üstlenmeye talip olduğunu vurgular. Fanon’a göre bu seçkinler, sömürgeciyi devirmek yerine ona hayranlık duyar, onun gibi olmayı, onun yerini almayı, hatta onun adına aracılık/vekillik yapmayı arzular; bu da yeni, özgün bir toplumsal-siyasal düzen kurmak yerine, sömürge ilişkisinin yapısını -yalnızca özneleri değiştirerek- yeniden üretir.
Fanon’un ve Said’in çerçevesi, yalnızca ne öğrenildiğini değil, kimin diline hangi duyguyla, hangi seçicilikle bürünüldüğünü de görünür kılar. Son yıllarda İran İslam Cumhuriyeti için “molla rejimi” tabiri, bunun çarpıcı bir örneğidir. Bu tabiri Türk medyasında pervasızca kullanan (hem iktidar, hem muhalif) o kadar çok gazeteci/aydın duydum ki! Oysa “molla” (Arapça mevlâ kökünden), Türk-İslam kültüründe tarihsel olarak saygın bir ilim ve otorite sıfatıdır -Osmanlı ilmiye hiyerarşisinde büyük şehirlerin kadılarına, medreselerin üst düzey müderrislerine verilen bir unvandır. Bu kavramı ilk kullananlar soykırımcı Netanyahu ve diğer Batı’lı ortakları iken ülkemiz ve Arap coğrafyasında pervasızca kullanılması sömürgeleşmiş zihinlerin dışa yansımalarıdır. Dikkat çekici olan ise, bu tahkir edici kullanımın, siyasi yelpazenin sağından soluna geniş bir Türk aydın kesimi tarafından -kaynağını sorgulamaksızın, adeta nötr bir tasvir kategorisiymiş gibi- benimsenmiş olmasıdır; bu, bin yıllık bir İslam medeniyeti mirasına ve Haçlı Seferleri’ne karşı verilmiş tarihsel bir direniş hafızasına sahip olduğunu iddia eden bir toplum için, kendi kavram dağarcığının en saygın kelimelerinden birinin bu şekilde harcanmasına razı olmak anlamına gelir.
Fanon’a göre sömürgeleştirilmiş özne yalnızca egemenin diline ve kategorilerine öykünmekle kalmaz, egemenin kimin aşağılanmaya değer, kimin bu aşağılamadan muaf tutulacağına dair örtük hiyerarşisini de -çoğu zaman fark etmeden- devralır.
Sonuçta; sömürgeleşmiş zihin Batı Asya demez “orta doğu” der, resmi adını söylemek yerine “molla rejimi” der, İran Amerika’ya körfezde dayak attıkça bundan rahatsız olur, gölgesinde büyüdüğü kovboyun kendini terk edeceğinden korkar ve onun boşluğunu doldurarak yerine geçmek ister…