Zeynep Altıok Akatlı: Adalet sustuğunda nefret konuşur…

-Konuk Yazar - 4 Eylül 2026 12:07

Zeynep Altıok Akatlı

@zeynabelle

Geçtiğimiz günlerde üst üste Alevileri doğrudan hedef alan açıklamalar gündeme geldi. İlk olarak Altan Tan, “Geleneksel Alevilerle bir sorun olmadığını”, asıl sorunun “Ali’siz Marksist Alevi kesim” olduğunu söyledi ve “bu kesimi” İslam’la hesaplaşmakla ve barış sürecini engellemekle suçladı.

Kendi ideolojik tercihlerine uygun olarak toplumun bir kesimini makbul görmek ve “gerçek” Aleviler olarak tanımlamak; gericiliğe karşı laikliği benimseyen, iktidarın din odaklı toplum tarifini kabul etmeyen; demokrasiyi, eşit yurttaşlık ve eşit yaşam hakkını savunanlarıysa “siyasal”, “Ali’siz”, “Marksist” sıfatlarıyla hedef almak; bu çağda bunu bu denli net ve fütursuzca ifade etmek en hafifinden açık bir ayrımcılıktır.

Ali’siz Alevilik tanımını ayrımcı bir siyasal yaftaya dönüştürerek kullanan Erdoğan’dı. Yıllarca TBMM’de ezilmiş, baskılanmış Kürt toplumunun hakları için iktidarın ayrımcı politikalarına karşı duruş sergileyen muhalif siyasi partilerin çatısı altında siyaset yapan, o halkın vekili olmuş birinin bugün iktidarın görmek istediği biçimiyle bir inancın, felsefenin ve yaşam tercihinin sınırlarını dışarıdan çizerek bambaşka bir ideolojiye hizmet etmesi azımsanacak bir makas değişimi değil. Yine de kimin gerçek, kimin sahte olduğuna hükmetmek hiç kimsenin hakkı da haddi de olamaz.

Alevilerin siyasal tercihlerini ve hak arayışlarını “İslam’la hesaplaşma” olarak sunmak, onları bir kez daha toplumun şüpheli ve düşman kesimi hâline getirmektir. Alevilerin eşit yurttaşlık ve demokrasi talebini dine düşmanlık gibi göstermek bu ülkede hiç de masum bir tartışma değil. Maraş’ın, Çorum’un, Sivas’ın ve Gazi’nin nasıl hazırlandığını ve cezasızlık geleneğini bilenler için bu dilin varabileceği yer açıktır.

Altan Tan’ın sözlerinin hemen ardından gazeteci Kemal Öztürk, NTV ekranında Suriye’deki Arap Alevilerini hedef alarak “Bu Nusayrilerin hepsini katletseler yeridir diyesiniz geliyor” diyebildi. Ardından “Ama bakın intikam almadılar” demesi önceki cümleyi ortadan kaldırmıyor. Toplumun bir kesimini, bir inanç grubunu toptan suçlu ilan edip katledilmesini yerinde gösterecek duyguyu meşrulaştırdıktan sonra kurulan hiçbir cümle bunun mazereti olamaz.

Üstelik bu sözler Suriye’de Alevilerin can güvenliğinin ağır tehdit altında olduğu, her gün katliam haberlerinin geldiği bir dönemde söyleniyor. Uluslararası Af Örgütü, yönetime bağlı silahlı grupların kıyı bölgelerinde Alevi sivilleri kimlikleri nedeniyle kasten öldürdüğünü ve bu saldırıların savaş suçu olarak soruşturulması gerektiğini açıkladı. Birleşmiş Milletler Suriye Araştırma Komisyonu, Mart 2025’teki yaygın şiddet sırasında savaş suçu niteliği taşıyabilecek öldürmeler, işkence, kötü muamele ve yağma vakaları saptadı. Temmuz 2026 tarihli Uluslararası Af Örgütü raporu ise Alevi kadınların ve kız çocuklarının kaçırılmaya, kaybedilmeye ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddete karşı hâlâ korunamadığını ortaya koyuyor.

Böyle bir ortamda bu cümle hafife alınamaz. Şiddetin hedefindeki bir topluluğun yaşam hakkını tartışmaya açmak, devam eden suçları meşrulaştırabilecek bir nefret söylemidir.

Bu nedenlerle Alevilere yönelik peş peşe gelen bu sözlere tek tek “münferit” çıkışlar olarak bakamayız. Karşımızda birbirinden bağımsız densizlikler değil, uzun süredir cezasızlıkla beslenen bir nefret ikliminin yeni tezahürleri var.

Alevilerin Cumhuriyet’le kurduğu bağ ve seçimlerdeki oy tercihleri de her zaman başka bir siyasi ayrımcılığa malzeme edilmiştir. CHP’nin öteden beri “Alevi partisi” yaftasıyla eşitlenmesi, hem Alevileri mezhepsel ve kapalı bir talep grubuna indirgeyen hem de laikliği toplumun ortak güvencesi olmaktan çıkarıp din düşmanlığıyla özdeşleştiren bilinçli bir siyasal tarifin ön kabulünü pekiştiriyor.

Oysa Alevilerin laik Cumhuriyet’e yakınlığının nedeni kendilerine ayrıcalık sağlanmasını istemeleri değildir. Cumhuriyet döneminde de tanınmayan, eşit yurttaşlık talepleri karşılanmayan ve ağır devlet şiddetine maruz kalan Aleviler, bütün bu tarihsel çelişkilere rağmen laikliği siyasal İslam’ın tekçi düzenine karşı ortak yaşamın en önemli güvencesi olarak gördüler. Bunun bedelini de defalarca ödediler.

“Alevi partisi” yaftasının asıl işlevi Alevilerin eşitlik ve laiklik talebini değersizleştirmek, onları toplumdan yalıtmak ve siyaseti sağın çizdiği kültürel sınırlara hapsetmektir. Bu yaftaya verilecek demokratik yanıt Alevileri görünmezleştirmek ya da laikliği geri çekmek değil, laikliğin inanan ya da inanmayan herkes için eşitliğin ve özgürlüğün güvencesi olduğunu anlatmak olmalıdır.

Ne var ki uzun süredir yalnızca iktidar değil, muhalefetin önemli bir bölümü de bu zeminin dışına çıkamıyor. Oysa genişlemek başka, sağcılaşmak başkadır. Birleştirici siyaset ilkelerden vazgeçerek değil, o ilkeleri içi boşaltılmış, karalanmış tanımlardan kurtarıp daha geniş kesimlerin ortak talebine dönüştürerek kurulur.

İktidarın yargı eliyle Cumhuriyet’in kurucu partisini bölüp etkisizleştirme girişimi karşısında yaşananlar da bu savrulmanın ne kadar tehlikeli olabileceğini gösteriyor.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun siyasetini ve tercihlerini —en ağır biçimde bile— eleştirmek mümkünken meseleyi popülist bir nefret iklimine çekmek, dün herkesin hakkını vererek alkışladığı ‘adalet yürüyüşü’ gibi olumlu adımları çöpe atmak, etkilerini bugüne bağlayamamak iktidarın yarattığı nefret ve şiddet kültürünü benimsemektir.

Malatya’da CHP İl Başkanlığı binasına asılan dev bayrakla bir insanın yüzüne çarpı koymak eleştiri değil, hedef göstermedir. Bursa Nilüfer’de Alevi kimliğiyle tanınan siyasetçilerin, Kemal Kılıçdaroğlu ve Orhan Sarıbal’ın mezar taşlarını hazırlamak protesto değil, sembolik infazdır. Alevilerin diri diri yakıldığı bir ülkenin hafızasında Trabzon’da CHP Akçaabat örgütünün Özgür Özel’i “Biz yakarsak söndüremezler” yazılı bir pankartla karşılaması da masum bir mecaz sayılamaz. Siyasi şiddet çoğu zaman önce dilde ve sembollerde prova edilir.

Yunan mitolojisinde Prokrustes, evine davet ettiği yolcuları kendi yatağının ölçüsüne uydurmak için kısa olanı gerer, uzun olanın uzuvlarını keserdi. İktidarın yıllardır topluma dayattığı “makbul vatandaş” ölçüsü de böyle işliyor. Bu yatağı parçalamakla yükümlü muhaliflerin kimi zaman aynı ölçüyü devralması, onları karşı çıktıkları iktidarın “yumuşamış” suretine dönüştürüp, nefret dilini ve ayrımcılığı da “normalleştiriyor”.

Cumhuriyet’in, laikliğin, eşit yurttaşlığın ve aydınlanma devrimlerinin kurucu partisindeki ayrışmanın mezar taşlarıyla, kırmızı çarpılarla, “hain” yaftalarıyla ve yangın imalarıyla yürütülmesi basit bir üslup sorunu olarak görülemez. AKP iktidarının yıllar içinde topluma yerleştirdiği nefret, ayrımcılık ve linç kültürünün muhalefet tarafından içselleştirildiğine işaret eder ki bu, tüm umutları, çözüm arayışlarını, güven ve değişim duygusunu çürütecek çok büyük bir tehlikedir.

Kendi evinde nefrete, mezhepçiliğe ve hedef göstermeye karşı çıkamayan bir siyasetin herkes için demokrasi iddiası eksik, barış vaadi inandırıcılıktan uzak kalmaya mahkûmdur. Çünkü insan hakları, kimden geldiğine ve kime yöneldiğine göre alkışlanıp yuhlanacak geniş bir alan sunmaz. Kim olursa olsun hak ve özgürlükleri savunmak değişmeyen ortak ölçüdür.

CEZASIZLIĞIN BIRAKTIĞI MİRAS

Sivas Katliamı davasının bugün geldiği yer, nefret diliyle cezasızlık arasındaki ilişkinin en açık örneklerinden biridir.

Otuz üç yıllık adaletsizliğin karşılığı olarak zamanaşımına itiraz dosyasını 12 yıllık gecikmeyle “uygun gördüğü zamanda” görüşen, tazminatla konuyu kapatmayı düşünen ve buna rağmen gerekçeli kararı yazmayarak iç hukuk yolunu ilânihaye açık tutan süreç niyeti açık ediyor.

Sivas davası yalnızca geçmişte işlenmiş bir katliamın davası değil. Bugün Alevileri “gerçek” ve “sahte” diye ayıranların, bir topluluğun tamamının katledilmesini telaffuz edebilenlerin, insanların yüzüne çarpı atanların ve yangın imalarıyla siyaset yapanların, barış için müzakere yürütürken vahşi katillerin salınmasına, zamanaşımı kararına sessiz kalanların gölgesinde Alevilerin, Cumhuriyetçilerin, insandan, iyilikten, yaşamdan yana olanların emsal davasıdır.

Cezasızlık yalnızca geçmişin katillerini korumaz; bugünün nefret söylemine ve geleceğin muhtemel faillerine cesaret verir. Adalet sustuğunda nefret konuşur. Nefretin serbestçe konuşabildiği yerde ise şiddet ve kötülük her zaman kendisine yol bulur.

Bugün barışın ve toplumsal mutabakatın önündeki en büyük tehlike çözülememiş tarihsel sorunlar değil. Asıl tehlike, toplumu sürekli “biz ve onlar” diye ayıran, kimlikleri birbirine karşı seferber eden, muhalifini düşman ve hain ilan eden iktidar dili ve bu dili bir yönetim sistemine dönüştüren düzen değil mi?

Bir yandan barıştan, kardeşlikten ve toplumsal mutabakattan söz ederken öte yandan Alevileri, Kürtleri, laikleri, kadınları, gençleri ve bütün muhalif kesimleri makbul olanlar ve olmayanlar diye ayıramazsınız. Barış, iktidarın uygun gördüğü kimliklere lütfedeceği bir hoşgörü rejiminde kendine yer bulamaz; en fazla farklı kesimleri kendi koşullarına boyun eğmeye zorlayan geçici bir suskunluk yaratabilir. Bugün insanları yakarak öldüren tüm suçlular serbest bırakılırken şu ya da bu sebeple suskun kalan – hangi partiden hangi örgütten olursa olsun- her lider, her vekil, her seçilmiş yeni işlenebilecek suçlara bilerek ya da farkında bile olmadan ortak oluyor.

Mamafih CHP’nin kurumsal varlığını, “Altı Ok”u savunmak; yıllardır sürdürülen sağa teslim olmayı, ideolojik ve ilkesel savrulmayı, eksik ve yanlışları savunmak, benimsemek anlamına gelmez.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey iki taraftan birine koşulsuz, koşutsuz eklemlenmek değil; toplumun ihtiyacı olan, her iki tarafı da Cumhuriyet’in, laikliğin, eşitliğin, emeğin, barışın ve siyasi ahlakın ölçüleriyle değerlendiren bağımsız bir demokratik duruştur. İtiraz ettiklerimizi olgusal, tarihsel bir bellekle değerlendirmek, kim olursa olsun yanlışını eleştirmekse bir sorumluluk.

 

Kaynak: birgun.net

BENZER HABERLER