Zeynep Altıok Akatlı
@zeynabelle
Romalılar, insanlar için “Öldü,” demezlermiş. “Yaşadı,” derlermiş: Vixit.
Mehmet Günsür söylemişti bana bunu. İçeriye Bakan Kim adlı öykü kitabında bir yerlerde de sıralandı bu cümle sonra. Kitapta “Bazı sözcüklerin varlığı, bazı insanların yokluğu başlayınca daha iyi anlaşılır.” cümlesi de bir sayfadan selam verecektir size. Mehmet yaşadı. Yokluğu neredeyse 20 yılı bulacak. İyi ki yazmış Caique ve İçeriye Bakan Kim kitaplarında birbiriyle buluşan, birbiriyle tamamlanan öykülerini. Bu öykülerde kendi yaşamından kesitler, sessizliğinde sakladığı düşünceler, satır aralarında dostları, anıları, sevdiği yazarlar vardır. Yokluğu başladığından beri yeniden okuduğumda özlemim sanki onunla o çok sevdiğim masalardan birinde karşılıklı oturuyormuşuz gibi biraz merhemleniyor.
Derler ya; gerçek dostlar en sık görüştüğünüz, en fazla zaman geçirdiğiniz kişiler değil aradan yıllar geçse de her buluşmada hiç ara vermemiş gibi hissettiğiniz, daha dün akşam aynı masadan kalkmış gibi birlikte yaşadıklarınızdır. Ya da aynı evde yaşar gibi, yan odada uyumuş da uyanıp kahvaltı sofrasına oturunca akşamı konuşur gibi sıradan sohbetlerin yanına kimseyle konuşamayacaklarınızı ekleyebildiklerinizdir onlar. Yıllara, ölüme, yokluğa meydan okuyanlardır. Bazı kitaplar, artık benim için görüşmeden geçen yılların ardından buluşmalar gibi. Elbette her yazarın kitabı böyle okunmaz. Yazarın kim olduğu kadar yazdığının onu ne kadar yansıttığı ya da nasıl yazdığıyla ilgili bir duygudur bu. Selim İleri bu yazarlardan biridir benim için. Mehmet gibi. Her öyküsünde her satırında onların iç dünyalarından ipuçları bulurum. Bazı bölümler, kahramanların ağzına yerleştirilmiş bazı cümleler sayfadan kopup alakasız bambaşka anlara, sohbetlere, anılarımıza konar gibidir. İçten, hayatın kendi gibi zamanın tartımında anlara akan satırlar. Bazı bölümleri okurken mimiklerini görürüm, kahkahalarını duyarım.
Mehmet’le şimdilerde okurken kendimi önümüzde birer kadeh rakı ya da şarapla karşı karşıya sohbet eder gibi hissettiğim, okudukça yeniden bizi buluşturan öykülerin kimi kahramanlarını, anlattıklarını böyle bir masada defalarca konuştuk. Kimi kalabalık masalarda neşeyi, kimilerinde yası, kimilerinde yaşamın haksızlıklarına, ülkemizin dertlerine öfkelerimizi paylaştık. Her gün sığlaşan ortamda yokluğunu en derin hissettiğim sanattan konuşulabilen, şiir okunabilen sofralar. İşte bu sofralar çoklukla Ece’nin sofraları olurdu. Ece Aksoy’un önce Etiler’de, diskolar zamanının çok popüler mekânlarından Stüdyo 54’ün alt katındaki Ece Bar’dan Arnavutköy’e, Kuruçeşme’ye, Aynalı’ya domatese kar yağdırılmış Ece’nin sofralarında her anlamda tadı damağımızda kalan güzelim sofralar. Asmalı’ya Mehmet yetişemedi ama hayatımıza tanıklık etti 9 Ece Aksoy. Misafiriyle, müdavimiyle, dostuyla, gıcığıyla, sevgiliyle, tanıdıkla, tanımadıkla her zaman başka, her zaman özenle ve her zaman özlemle hatırlanacak sofralar.
Bazı ölümler insanın yaşamından parçalar kopararak gelir. İçeriye Bakan Kim’de Mehmet’in tarif ettiği duygu o çöker üzerinize “Uyanınca yeni bir gün başlar, neler olur bilinmez. Odanın loşluğun da saklanıp, kaybolup gitmek, unutulmak istiyorsun. Hayatın kıyısında, belki de hiç var olmadan yaşamanın son noktasında, buharlaşmak… Özlediğin bir insan, yapmak istediğin bir şey olmadan, kimliğinin ve kişiliğinin bilinmek istenmediği boşluklarda süzülüp akan, bazen bir ağacı ya da insanı tül gibi saran buhar. Sis bulutu. Güneş yükseldiğinde, havaya karışıp yok olan, akşamın serinliğini bekleyip yeniden ortaya çıkan bir bulut olup pencerenin aralığından dışarı süzülüvermek istiyorsun. Bunu sık sık düşünür ve özlersin.” Sevgili Ece’nin gidişi işte tam da böyle çöreklendi yüreğime. Bir devir daha kapanmadı da devrildi diyelim üzerime.
Ece Bar’ın Etiler’deki ilk yerinde 18. yaşımı annem, Ersin Salman, ben üçümüz kutlamıştık. Öyle istemiştim. O yıllarda yaşıtlarım üst kattaki diskoya girebilmek için saatlerce kuyruk beklemeyi göze alırken ben bu doyumsuz sohbet masalarında büyüklerle olmayı seçerdim. Kendimi ayrıcalıklı hissederdim. Dinlerdim çok. Fikrim de sorulurdu, dinlenirdim bu da önemliydi. O zamanlar Pazar akşamları Şecaattin Tanyerli tangolar söylerdi. Pek çok doğum günü kutlamış olduğuma artık şüphe yok ama birçoğu belleğimde yok. O geceyse ölümsüz.
Ece’yle ilk tanışmam ise bundan biraz daha eski. Bodrum’da Maça Kızı’nda. 16 yaşında falan olmalıyım. Sevgili Ali Poyrazoğlu tanıştırdı bizi. Ece’nin çok sevdiği şairlerdendi babam. Küçük Tragedyalar’da Öndeyiş (Kavaklar) şiiri bestelensin diye belki aylarca sevdiği sanatçılara okutmuş. Hümeyra, Erol Evgin bugün aklımda kalanlar. Şiir bestesi yapmak, şairin duygusunu, prozodiyi bir bütünü taşıyacak melodiyi hissetmekle bir bütün. Ece; şiiri Sezen Aksu’ya okuduğunda bugün klasikler arasında sayılan o şahane besteyi Onno Tunç yaptı. Büyüsünü de Sezen Aksu verdi. Babamın şiirlerinden bestelenip kendisinin dinleyebildiği tek şarkı budur. Ne kadar sevmiş, ne kadar keyiflenmişti.
Mehmet Günsür’ü apansız yitirişimizin üzerinden 1 yıl geçtiğinde Uzunya’da Karadeniz sahilinde bir balıkçıda uzun masalar kurduğumuz bir anma için hazırlanmıştık. Elbette Mehmet’in masası de Ece’ye emanet olmalıydı. Kuruçeşme’deydi artık Ece Bar. Buz kovalarına yerleştirdiği vodka şişelerinin yanına çiçekler koymuş kovaların içine doldurduğu suları buzlukta dondurmuştu. Her masaya daha önce görmediğimiz incelikli, kimlikli, Mehmet’e yakışacak bu kovalar yerleştirildi. Şahane çiçeklerle beraber boyun eğen şişelerden kadehlere akan buz gibi vodka. Tepsilerde sunulan aperatifler arasında lavantalı, romlu ufak jöleler. Ece’nin sevgilisi rengârenk sebzelerle güzelleşmiş kanepeler. Ece’nin, Mehmet’in tablolarından renkler çalmış salataları ve ardından elbette rakı ve balık! Mehmet’in izleyip keyiflendiğine emin olduğum bir öğle üzeri.
Şimdi Ece’nin vedasının ardından buharlaşma hissimi rafa kaldırıp onunla şimdiden Yemekte Rüzgâr Var öykü kitabının sayfalarında sohbet etmek istiyorum. Ece de öyle duru yazan, kendi gibi yazan, okudukça buluşulabilecek yazarlardan biridir bence. Hayatın doğallığında, güzellikleri görünürleştiren, okudukça insana yaşama sevinci veren öykülerdir onun zihninden dökülenler. Günün hepimizi kuşattığı koyu girdaba dayanmayı ancak böyle başarabileceğimi bilerek yapacağım bunu. Sevgili Ece’nin öyküleri Milliyet Sanat’ta yayınlanmaya başladığında annemin tedavi süreci hastahanede devam ediyordu. “Öykülerini okuyor ve çok beğeniyorum” diyerek benimle özel bir haber göndermişti ona. Ece de kitap yayınlandığında kitabını 24 Haziran 2019’da bana imzalarken bunu hatırlatmış ve 23 Haziran bayramının ertesi günü diye tarihe sevinçle not düşmüştü. Evet İstanbul seçimlerinin ikinci kez kazanıldığı günün ertesi buluşmuş, birlikte epey uzun oturmuştuk.
Kendini tarif eder gibi yazdığı bir alıntıyla hüznümün buğusunu onun nasihati olarak buraya koyayım: “Kimseye bağlı değildi mutluluğu. Kendi beceriyordu. Her zaman, ‘Kimse sana güzellikleri tepsi içinde devamlı ikram etmez. Gözlerin keskin olsun, ellerin duyarlı. Bul onları, gör, dokun, kokla, seslerini duy, tadına bak; yapabilirsin’ derdi.” Sevgili Ece ‘Kiraz çiçeklerini, filbahrileri, papatyaları gün boyu içine çekmiş bulutları’ görebilen çok özel bir kadındı. O gidince şimdi, yemekli ve lezzetli öyküleri, sofraları, İstanbul’un geceleri, pazarlar, sokaklar, kediler öksüz kaldı.
Ece yaşadı!