Zeynep Altıok Akatlı
@zeynabelle
Yeni bir rekorun eşiğinde: Türkiye’de seçme ve seçilme hakkı da tutuklu!
Ülkemiz uzun süredir ifade özgürlüğü, adil yargılanma hakkı, örgütlenme özgürlüğü gibi temel haklar konusunda evrensel ölçütler açısından ağır ihlallerle endişe verici bir seyir izliyor. Ancak son yıllarda yaşanan gelişmeler, bu sürecin yeni ve daha tehlikeli bir evreye geçtiğini gösteriyor. “Olağanlaşmış baskı düzeni”nin ötesine geçen bu tablo, tarihe geçecek bir rekorun habercisi niteliğinde: Artık söz değil, oy da suç sayılıyor.
Seçme ve seçilme hakkı, Türkiye’de ilk kez bu kadar açık, sistematik ve kitlesel şekilde hedef alınmış durumda. Seçilen belediye başkanlarının tutuklandığı, görevden alındığı, yerine kayyumların atandığı bir ülkede, artık demokrasiden değil, halk iradesinin yargı ve güvenlik bürokrasisi eliyle askıya alındığı bir rejim pratiğinden söz ediyoruz. Üstelik dünya ölçütünde tarihsellik içinde aydınlara, muhaliflere yönelik bu denli kalabalık ataklar bugüne sadece ekstrem dönüşüm dönemlerinde ve sınırlı örnekle, asla unutulmayacak suç örnekleri olarak aktarılıyor.
İNSAN HAKLARI İHLALLERİNDE TÜRKİYE NEREDE DURUYOR?
23 yıllık kesintisiz AKP iktidarında uluslararası sıralamalar, Türkiye’nin özgürlükler konusundaki dramatik gerilemesini açıkça ortaya koyuyor. “Yeni Türkiye” inşası sürecinde, özellikle laikliğe ve Cumhuriyet’in temel değerlerine yönelik saldırıların ardından, iktidarın kendini en güçlü hissettiği dönemlerde artan baskılarla ülke bambaşka bir eşiğe sürüklendi.
Artık Türkiye, yalnızca “özgürlük gerilemesi” yaşayan bir ülke değil; “baskı rejimi örneği” olarak anılıyor. Ekonomik kriz, derinleşen geçim sıkıntısı ve artan toplumsal öfke karşısında iktidar, bu kez tam tersi bir motivasyonla, korkunun tetiklediği sert bir baskı rejimine yöneliyor. Oy kaybı korkusu, kontrolsüz bir özgürlükler bilançosuna dönüşüyor.
Sayılar yalan söylemez:
• RSF Basın Özgürlüğü Endeksi (2024): Türkiye 180 ülke içinde 158. sırada
• Freedom House (2024): “Özgür olmayan ülke” kategorisinde; toplam skor 32/100
• CPJ Verileri (2023): Türkiye, tutuklu gazeteci sayısında dünyada 4. sırada
• İHD & Uluslararası Af Örgütü: 2025 itibarıyla 15.000’den fazla siyasi mahpus var
Bu tablo, yalnızca bireysel ihlallerin değil, temel hakların bütüncül biçimde sistematik olarak sınırlandığını gösteriyor. Milletvekilleri, insan hakları savunucuları, avukatlar, gazeteciler, öğrenciler ve sanatçılar; binlerce kişi düşünceleri, kimlikleri ya da siyasi tercihleri nedeniyle özgürlüklerinden yoksun.
BELEDİYELER VE YEREL DEMOKRASİDE TUTUKLU SEÇİLMİŞLER ÇAĞI
Daha önce gizli ellerle, devletin derinliklerinde saklı kalan istihbarat hamleleriyle susturulan aydınlar, muhalifler özellikle son 10 yılda usulsüz, hukuksuz, keyfi şekilde hedef alınır oldu. İnsanlık suçu işlemiş suçlular için torba yasalara saklı aflar; günümüzde Cumhurbaşkanının şahsi sempatisi ve lütfuyla ayan beyan kutlama mesajlarıyla basına servis ediliyor. Dokunulmazlıkların kaldırılması süreciyle başlatılan milletvekili ve seçilmiş yönetici avı artık olağan dışı ve kabul edilemez bir evrede. Seçilmişlere yönelik hamlenin en çarpıcı örneği muhalif parti genel başkanlarının tutuklanmasıydı. Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ile birlikte HDP Grup Başkan Vekili İdris Balüken ve 6 milletvekilinin tutuklanmasıyla başlayan süreç hızla yeni hedefini yerel seçimlerde kaybedilen mevzilere çevirdi. Selahattin Demirtaş 8 yıl 10 aydır tutuklu. İnsan Hakları ve ihlallerden bahsediyoruz değil mi? Bakın Türkiye evrensel ve uluslararası hukuk karşısında nasıl tutum alıyor? AİHM 2018 yılında Selahattin Demirtaş’ın “tutukluluğunun siyasi amaçlı” olduğuna hükmetti ve Avrupa insan Hakları Sözleşmesi’nin 5. Ve 18. Maddelerinin ihlâl edilmesiyle gerekçelendirerek serbest bırakılması yönünde görüş bildirdi. 2020 yılında ise bu kez AİHM üst kurul kararıyla ikinci kez “derhâl serbest bırakılması” yönünde bağlayıcı karar verdi. Özgürlük ve Güvenlik Hakkı, Seçme ve Seçilme Hakkı, İfade Özgürlüğü ve Siyasi Amaçlı Tutuklama Yasağı maddeleri açıkça ihlâl edilmişti. Türkiye’nin seçimi ise uluslararası sözleşmeleri de ihlâl etmek oldu.
19 Temmuz’da yitirdiğimiz ülkemiz siyasetinin en ilkeli, en temiz ve onurlu siyaset adamlarından Geçmiş Dönem CHP Genel Başkanı Altan Öymen ile vefatından çok kısa bir süre önce Büyükada’da Anadolu Kulübü’nde bir etkinlikte birlikteydik. İkinci Yüzyılın Eşiğinde İçi Boşaltılmış Cumhuriyet ve Lâiklik kitabımda yer verdiğim AKP iktidarında Cumhuriyet ve aydınlanma devrimlerine yönelik saldırı verilerini önemsediğini belirterek beni çok onurlandıran görüşlerini paylaşmıştı. Hemen ardından, ülkemizin uluslararası hak ihlallerinde 1. Sıraya yerleştiği yeni bir alan olarak yerel yöneticilere ilişkin bir çalışma yapmayı önermiş ve bunu çok gerekli bulduğunu söylemişti. Bu çalışmayı kendisine ilettim. Ne yazık ki sağlığı hızla kötüleşti ve planladığımız bu çalışma eksik ve öksüz kaldı. Ancak bu verileri kamuoyuyla paylaşmayı, onun arzusunu yerine getirmek kadar, tarih önünde bir görev ve sorumluluk biliyorum.
2019 ve 2024 yerel seçimleriyle birlikte yaşadıklarımız Türkiye, dünya çapında eşine az rastlanır bir uygulamayla dikkat çekiyor: Seçimle gelen onlarca belediye başkanı açık siyasi hedef haline getirilerek türlü bahaneyle zorla görevinden uzaklaştırılıyor, kayyumlarla halkın iradesi yok sayılıyor. HDP’ye yönelik olarak başlayan bu saldırı son seçimden sonra yönünü CHP’li başkanlara ve görev arkadaşlarına yöneldi. Başkanlar ve bürokratlar görevden alınmakla kalmadı, tutuklandı veya ev hapsine alındı. İktidarın kullanışlı aygıtları olan iftiracılar, gizli tanıklar ve kendini kurtarma refleksinde işbirlikçilerle genişleyen bu hat dünyada ilk ve en fazla hak ihlâli içeren yeni bir alan olarak çalışma, tez ve veri konusu olabilecek boyutta. Bu baskı dalgası, dünyada eşi benzeri olmayan bir hak ihlali pratiğine dönüşmüş durumda.
2019 Yerel Seçimleri:
• HDP’nin kazandığı 65 belediyeden 6’sına mazbata verilmedi.
• 48 belediyeye kayyum atandı.
• 14 belediye başkanı tutuklandı.
• HDP’nin elinde yalnızca 6 belediye kaldı.
2024 Yerel Seçimleri:
• Terör suçlamalarının yerini bu kez “yolsuzluk” ve “kent uzlaşısı” gibi soyut iddialar aldı.
• 13 belediyeye kayyum atandı.
• Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in tutuklanmasıyla başlayan süreçte, Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney’le birlikte sayı 15’e ulaştı.
Kısaca, barış uzlaşısını övünçle devreye alarak yeni bir açılım peşinde koşan akıl, kent yönetimde bir arada yaşam ve eşitlik için uzlaşıya karşı. Bu ölçekte bir müdahale, yalnızca istisnai rejimlerde, bazı Latin Amerika ülkelerinde görülür. Örneğin geçtiğimiz yıl Venezuela’da da muhalif belediye başkanları görevden alınmış ve tutuklanmıştı. Ancak orada bile süreç sınırlı örnekle gelişti. Türkiye’de ise yalnızca birkaç hafta içinde belediye başkanlarının art arda tutuklanması veya ev hapsine alınması, önümüze tüm demokratik normlara meydan okuyan görülmemiş berbat bir tablo getiriyor. Avrupa coğrafyasındaysa seçilmiş yerel yöneticilerin bu kadar sistematik biçimde hedef alındığı başka bir örnek yok.
DÜNYA REKORLARI LİSTESİNDE YENİ BİR SAYFA
Seçilmiş yerel yöneticilerin ya da siyasilerin tutuklanışını izleyen evrensel bir sistem ya da kuruluş bulunmuyor. Zira böyle bir veri tabanına ihtiyaç yaratacak aksiyon yok! Benim tespit edebildiğim kadarıyla 2010’dan bu yana dünyada çeşitli nedenlerle farklı bölgelerde tutuklanan belediye başkanı sayısı toplam 16. Bunların bazıları şunlar:
• ABD: Trenton, Muncie, South Fulton, Bogalusa
• Birleşik Kırallık: Liverpool
• Venezuela: El Hatillo, Caracas
• İtalya: Foggia
• Brezilya– Rio de Janeiro
• Arnavutluk: Himara
• Endonezya, Honduras, Romanya, Bulgaristan, Filipinler, Özbekistan…
Ancak Türkiye, sadece 5 yılda bu toplamı aştı ve sistematik olarak seçilmiş yerel yöneticileri tutuklayan tek ülke konumuna geldi. Çok rahatlıkla dünya da eşimiz benzerimiz yok diyebiliriz! Doğu Avrupa veya Latin Amerika ülkelerinde dahi, böyle toplu bir seçilmişler tutuklama tufanı görülmedi. Bu haliyle Türkiye, artık seçimleri sonuçlarını beğenmediğinde yok sayan bir otoriter popülizm pratiğinin uç örneği haline gelmiş durumda.
Türkiye, tutuklu gazeteciler, tutuklu öğrenciler ve siyasi mahpuslar konularında zaten listenin üst sıralarında. Şimdi buna “tutuklu seçilmişler” kategorisi ekleniyor. Eğer bir ülkede halkın oyuyla seçilmiş temsilciler tek tek görevden alınıyor, tutuklanıyor, yerine kayyum atanıyorsa ve buna karşı çıkanlara “terörist”, “ajan” deniyorsa, orada artık demokrasinin durumunu değil, rejimin adını tartışmak gerekir. Geldiğimiz nokta, artık basit bir otoriterleşme süreci değil; dünya çapında istisna olarak öne çıkan, yeni bir baskı yöntemidir. Ve bu yalnızca bugünün muhalefetini değil, yarının halk iradesini de rehin alacak kadar tehlikeli.