Devleti Kimler Yönetir?

28.06.2024 00:05

Kişi Okumuş

0 Yorum

Devleti Kimler Yönetir?

Hasan Kanaatlı

h.kanaatli@hotmail.com


YAZI ARŞİVİ


Yöneticilik tüm dünyanın büyük sorunlarından biridir. Özellikle de değerler anlamında “yöneticilik”, biz Müslümanların kültürüne hayli sinmiştir! Bundan olsa gerek Farabi, yazmış olduğu “Medinetü’l-Fazıla” ile “Fusulü’l- Medeni” isimli iki eserinde, özellikle de şehri/ülkeyi yönetecek kişilerdeki bulunması gereken özellikleri dile getirmiş ve ondan önce şunu demiştir:

– “Sadece bir dinin yaşadığı şehir/ülke eksiktir! Sadece bir ırkın yaşadığı şehir de nakıstır! Tam olabilmesi için çok dinli ve çok kültürlü olması lazımdır!”

Yani Birleşmiş Milletler gibi çok geniş ve farklı bir topluluk olması lazım. Çünkü insanın kalitesi, ilişkilerde ortaya çıkar. Bir inancın/dinin kalitesi de yalnızca kendi mensuplarını idare etmesiyle ortaya çıkmaz, çok farklı milletleri ve inançları, onların hak ve hukukunu vererek ve onları tolere edip saygı duyarak şayet onları bir arada yaşatabiliyorsa, o zaman o inancın/dinin ve o dine mensup olan insanların kalitesi ortaya çıkar!

İşte Farabi diyor ki, böyle bir şehiri/ülkeyi yöneten kişide (ki ona reis deniyor) 12 tane özelliğin bulunması gerekir. Şayet bu 12 özelliği bulundurmuyorsa, hiç değilse 6 tanesini bulundurması lazım! (Adil olacak, hakkaniyeti savunacak vs.)

En önemli sözü de şudur, diyor ki:

– “Şayet bir kişide şu altı özellik bulunmazsa, bu özellikleri kendinde barındıran 6 kişi getirilir ve o insanlar o ülkeyi yönetir! Yeter ki bu değerler harcanmasın!”

Farabi’nin “şayet bir adamda 6 özelliği bulamıyorsanız” görüşü çok müthiş bir görüştür! Örneğin o özelliklerden biri “eli açıklık ve ver elli olmaktır!” Oysaki bu hal, çok zor hallerden biridir! Çünkü her kes “Rabbena hep bana” der. Ya da “helal haram ver Allah’ım, senin kulun yer Allah’ım!” düşüncesiyle harekât ediyor! Yani insanlık ve özellikle de bizler böyle bir sistemden geçiyoruz! Her kes, aynen bir keser misali kendine taraf yontuyor! Özellikle de içerisinde bulunduğumuz bu dönemde ver elli olmak, ihsanda bulunmak, diğer gamlılık vs. “saflık” sayılıyor! Sürekli veren ve eli açık olan adamlara kültürümüz “saf adam” diyor. “Merhamet”, zafiyet işareti sayılıyor! Oysaki ayet: “Rabbiniz merhametli olmayı kendine farz kıldı” (En’am:54) diyor!

Davud el- Kayseri gibi büyük bir feylesof ve arif, Allah’ın 99 ismi arasında bir hiyerarşi kurar ve en üste “rahman ve rahim” isimlerini kor! Bu durumu da tesbih üzerinden izah ederken, bizler rahmet ve rahmaniyeti zafiyetin işareti olarak görüp onu istemez olduk!

Şimdi sürekli verici olan bir adamı düşününüz! Öldükten sonra arkasındakilere hiçbir miras bırakmamıştır! Örneğin Hz. Peygamberi düşünün. Her şeye imkânı var ama, buna rağmen arkasında hiçbir şey bırakmıyor! İçerisinde bulunduğumuz dönemde böyle bir adamı bulmak, elbette ki çok zordur!

Yöneticide bulunması gereken sıfatlardan birisi de “adalettir!” Peki “adil” olmak nedir?

“Adalet” sıfatını taşımak en zor işlerden birisidir! Bir insanın “adil” olması, iki kritere sahip olmasını gerektirir! Yani nefret ettiği adama zulmetmeyecek, onu yargılarken canını yakmayacak, sevdiği adamı da adaletten kaçırmayacak!

Adalet için illa da mahkemeye gitmeye gerek yoktur! Birisinden nefret ettiğimiz zaman canını yakmak için Sadizmi pik yaptırıyormuyuz? Onun içine düştüğü kötü durumdan zevk almayı zirveye çıkarıyor muyuz? Ya da sevdiğimiz birinin başına bir iş gelmesin diye haksız bile olsa bir sürü numaralar çeviriyor muyuz? İşte bu, adil olmadığımızın göstergesidir!

Gerçeği söylemek gerekirse Farabi’nin istediği şeyler kolay şeyler değildir! Ama adam şunu da söylüyor: “Şayet bir kişide şu 6 nitelik bulunmazsa, o zaman o adamı yönetime yaklaştırmayın! Bu özelliklere sahip 6 adamı getirin onlar o ülkeyi/şehiri yönetsinler!”

Fakat benim kanaatimce “adalet”in yerine “merhamet”in ikame edilmesi lazımdır! Çünkü tarihin de akışı bu minval üzeredir! Yani adalet; “göze göz dişe diştir!” Böyle yapıldığı taktirde adaletin tecelli ettiğine inandığınız anda eksiksinizdir! Yani size vurana siz de ona bir tane vurduğunuzda “oh be şimdi rahatladım” diyorsanız, sizin sorununuz var demektir!

Evet, bizim inandığımıza göre “göze göz-dişe diş” adalettir. Kuran diyor ki: “Biz o kitapta (Tevrat’ta) göze göz- dişe diş ….yazmıştık!” (Maide: 45) Demek ki bu, Kuran-ı Kerim’in emri değildir! Ben şahsen Kuran’ın adalet peşinde olduğunu düşünmüyorum! Yani tarih felsefesi açısından diyorum ki, ta ilk insandan günümüze kadar, bir tekâmül vardır! Örneğin “Ademoğlunun isimlerden kelimelere geçmesi” insan zihninin tekamülüdür! Yani önce Adem’e isimler öğretiliyor, sonra insana kelimeler öğretiliyor ve bu şekilde de insan oğlu, Hz. İbrahim ile metafizik dünyanın kapılarını aralayacak anahtarları (kelimeleri) keşfediyor, en sonunda da Hz. Muhammed’e “Rabbinin ismiyle oku” (Alak:1) öğretiliyor. Yani Rabbin ismini okuyacak kabiliyeti insanoğlu, ancak Hz. Muhammed (sav) ile elde edebiliyor.

Dolayısıyla diyebiliriz ki insanoğlu isimler ile dış dünyayı tanıdı, kelimeler ile metafizik alemi keşfetti ve Allah hakkında konuşabilecek kabiliyete de ancak Hz. Muhammed ile ulaşabildi. Doğal olarak aynen bir çocuğun annesiyle beraber yavaş yavaş tekâmül ettiği gibi, insanlık da o şekilde gelişim gösterdi.

Bu, “ilk insan ilkel insandır” anlamına gelmez. Bu, o değildir şöyledir:

-“İlk insan; sorunlarına cevap üretme konusunda daha az yetenekliydi. Örneğin Babilliler güneşe tapıyorlardı. Niçin güneşe tapıyorsunuz? Sorusunun makul cevabını bulamıyorlardı! Mısır’da da Nil nehrine her yıl farklı geçtiği bölgelerde sürekli aksın ve bereket kaynağı olsun diye bakire bir genç kızı “Arus-u Nil” (Nil Gelini) diye suya atıp boğuyor ve kurban ediyorlardı! Bu durum, ikinci halife Ömer b. Hattab’ın Mısır’ı fethetmesiyle son buldu!

Peki bu adamlar geri zekalı bir millet miydi? Tabi ki hayır! Tam tersi çok pragmatik ve akıllı bir milletti. Bereketin devam etmesini istiyorlardı! Fakat bilmedikleri bir şey vardı ve o da şuydu:

– “Aklın çalışabilmesi için bilgiye ihtiyaç vardır!” Bilmedikleri şey de şuydu:” Nil nehrinin akmasının ve bereket kaynağı olmasının, ona kurban vermekle hiçbir alakası yoktur!” Fakat ata kültü kurban uygulamasını böyle algıladığı ve bu şekilde dikte ettirdiği için, o genç kızları o nehire atıyorlardı!

Bu ayet-i Kerime de burada bize yardımcı oluyor:

-“İşte biz bu misalleri insanlar için getiriyoruz. Aklını ancak doğru bilgi ile dolduranlar bu örnekleri doğru-dürüst anlayabilirler!” (Ankebut: 43)

Bizim için ayetin son kısmı bizi ilgilendiriyor: “Aklını ancak doğru bilgi ile dolduranlar bu örnekleri doğru-dürüst anlayabilirler!”

Aklı kullanmanın ön, yeterli ve gerekli şartı, bilgi sahibi olmaktır. Bundan dolayıdır ki diyorum, ilk insanlarla bizim farkımız, akıl farklılığı değil bilgi farklılığıdır. İşte o bilgi farklılığını biz, “kelimeler” ile kazandık. Hz. İbrahim’in kelimeleri ona tekabül ediyor! Onun için diyoruz ki, ileriye doğru daha iyi bir gidişimiz vardır!

Denilebilir ki hiç te öyle bir gidişimiz yoktur! Yani daha iyiye doğru gitmiyoruz! Bakın işte hala dahi katliamlar, hastalıklar ve yoksulluklar devam ediyor vs.

Ben derim ki, (tarihçiler de bunu çok iyi bilirler) eski bundan daha kötüydü! Çünkü insanların ortalama ömrü 28-30 yaşları arasındaydı. Yani bolca savaşlardan dolayı kimse yaşamıyordu! 10 bin, 20 bin insan bir anda yok oluyordu. Tarih kitapları bunlarla doludur!

Şimdiki dönemde kitle imha silahları bulunmasına rağmen, katliamlar sanki biraz daha az yapılıyor gibidir! Fakat insanlığın başından beri, yani Âdem peygamberden itibaren onun da iki oğlu olmasına rağmen biri diğerini katletmiştir. Kavga ve gürültü hep olmuştur! Fakat bizim için şu soru çok önemlidir: “Acaba tarihimiz daha mı iyiye yoksa daha mı kötüye gidiyor?”

Bu sorunun cevabında şunu söyleyebiliriz:

(Cevap biraz incitici olabilir!) Bizim gerçek tarihimiz geride bıraktığımız tarih değildir! Örneğin şimdi hep İslam’ın ve Müslümanların tarihini okuduğumuzu düşünelim! Cemel savaşı, Sıffin savaşı, Kerbela savaşı, vs. Yani ilk Müslümanların/sahabenin kendi aralarındaki kavgaları, bu günkü yaşamımızı ve doktrinimizi belirleyen olaylardırlar. Soru şu: “Peki bu tarihlerin ne kadarı bizim oluşturduğumuz tarihtir?” Diğer bir ifadeyle: “Tarih dediğimiz şey, efektif ve etkin tarih olmalıdır! Etkin ve efektif tarih ise, sizin o tarihin oluşmasında fail olarak yer almanız gerekir! Peki ismini verdiğim şu tarihlerle bizim ne alakamız vardır? Çünkü bu tarihlerin oluşmasında bizim hiçbirimiz fail olarak yer almış değilizdir!

Fakat içinde bulunduğumuz bu yıllar içerisinde yer alan olaylar, bizim gelecekteki efektif ve etkin tarihimiz olacaktır! İçinde yaşadığımız bu yıllar içerisinde yapıp ettiklerimizden hem Allah’ın hem de insanların huzurunda sorumlu tutulacağızdır!

Kısacası tarih; önümüzdeki bizim bizzat fail olarak iştirak ettiğimiz ve kurduğumuz tarihtir. Geçmişteki ve içerisinde bizzat fail olarak yer almadığımız tarih değildir! Onun için diyorum ki tarih, çoğu zaman sırtımızdan atmamız gereken bir bagaj ve kurtulmamız gereken bir yüktür!

Bizler hep şöyle der ve öyle de düşünürüz: “Her doğan fıtrat üzere doğar!” Yani temiz ve nötr doğar. Oysaki hiç te öyle değildir. Örneğin bizim ülkemizi göz önüne alınız. Burada doğan her çocuk ya Sünni olarak doğuyordur ya da Alevi/Şii olarak doğuyordur. Sünni olarak doğan çocuk Alevi/Şii düşmanı olarak yetiştirilmektedir, Alevi/Şii olarak doğan çocuk da Sünni düşmanı olarak yetiştirilmektedir. Hani fıtrat üzere doğmuştu? Ne fıtratı? Burada fıtrat diye bir şey yok ki!

Şunu da arz edeyim ki, düşmanlıktaki korkular, hep öğretilmiş korkulardır! Yani korkular; (ölüm korkusu hariç) genelde öğretilmiş korkulardır. Kimden nefret ediyorsanız ondan korkuyorsunuzdur ve birileri size bunu endokrine etmiştir (öğretmiştir!) Bir tek ölüm korkusu böyle değildir! Çünkü ölüm korkusu, varoluşsal bir korkudur/ kaygıdır!

Peki Bundan Nasıl Kurtulacağız?

Bence korku, endişe, kin ve nefretten kurtulmanın yolu, affetmektir!  Haşr Suresi 10 ncu ayette yüce Allah, kendisine karşı şöyle söylememizi emreder:

-“Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Ve iman etmiş kardeşlerimizden hiçbirine karşı hiçbir kin bırakma!” (Haşr:10)

Yani birine karşı ne kadar derin kininiz varsa, o kadar da şiddetli intikamınız olur!

Acaba tarihi bu şekilde bir rövanş olarak sürekli canlandırmak, benim sırtımdaki bagaj ve yükleri sürekli bir şekilde artırmaktan başka bir işe yarıyor mu? Oysaki Allah şöyle diyor: “Deyin ki, bizden önce geçen insanları Allah’ım ne yaptılarsa sen görüp biliyorsun!”

Onlar, kendi tarihlerini kurmuş, işi bitirmiş ve sevaplarıyla ya da günahlarıyla çekip gitmişlerdir! İşte onların yaptıkları tarihi sürekli buraya (günümüze) taşıyarak, onlarla hiçbir ilgisi olmayan insanlara karşı düşmanlıkları artırmanın ne anlamı vardır?

Türk kültüründe kendine yer edinen ve “Temel” olarak bilinen o şahısla ilgili şöyle bir kurgu anlatılır:

-“Temel İstanbul’a gelmiş. Bir müddet sonra bir Yahudi ile tanışmış. Birkaç gün sonra onunla tekrar karşılaşmış ve ona bir tokat çakmış. Yahudi:” Yahu sana ne oluyor Temel? Neden beni vuruyorsun? Demiş. Temel: “Ben bizim hocaların birinden Hz. İsa peygamberi siz Yahudilerin Rom polisine ihbar edip çarmıha çektirdiğinizi duydum ve onun için vurdum!” demiş. Yahudi: “Ya kardeşim! Sen deliminsin? Bu iş olalı aradan iki bin yıl bir zaman geçmiş” demiş! Temel de ona: “Vallahi ben oraları bilmem, ben şimdi duydum!” demiş!

Biz Müslümanların geçmiş tarihi de böyledir! O gibi olayları her yeni duyan, bir rövanşla bunun kısasını almak ister. Oysaki bizim buna hakkımız yoktur. Bizim gibi sürekli barış, huzur ve emniyet arayan toplumlarda bu, sadece retorik (söz söyleme sanatı) olacak bir şey değildir, bunu kaldırmak gerek!

Elbette bu durum, sadece biz Müslümanların sorunu değildir, diğer din müntesiplerinde de böyledir! Onların aralarında da böyle sorunlar fazlasıyla vardır!

Örneğin Yahudiler Avrupa’daki yaşamları boyunca hep katliamlara uğradılar. Haçlı seferlerine ilk başlayanlar, yani Fransa’da 1095’da Clermont Kosilin’de Papa II.Urban’ın ilk hitabıyla Haçlı seferlerine Şövalyeleri topladılar. Hapishanelerin kapısını ardına kadar açtılar. Oradan çıkan arsız-hırsız ne varsa sırtına şövalye elbisesi giydirip Anadolu’ya, oradan da Kudüs’e yönlendirdiler!

Bu adamlar yolları üzerindeki bütün Yahudi köyleri önce basıp katletmekle işe başladılar. Kudüs’e girdikleri zaman (Kroniklerde hep anlatırlar) verdikleri total rakamlara göre ilk günü öldürdükleri Müslüman ve Yahudi sayısı altı bin kişidir! İlk günün rakamı budur ve atlarımız dizginlere kadar kan içinde kaldı diye Kroniklerde aynen böyle anlatırlar!

 Peki bu adamlar neden Yahudileri sürekli katliam ediyorlardı?

20 Nisan 1923’ten 22 Şubat 1945 yılına kadar yayımlanan ve Nazi propaganda araçlarının önemli bir parçası olan ve “saldırgan” anlamında olan “Der Stürmer” isimli bir dergi, Alman kamuoyunda sürekli Yahudileri: “İşte bu Yahudiler orta çağ Hıristiyanlarının kanını içerlerdi, bunlar hep Hıristiyanları kazıklarlardı” vs. gibi sözlerle dejenere ediyordu! Yani önce bir ön yargı ve kötü bir dejenerasyon ile işe başlarlardı! Biz buna “Semantik savaş” deriz! Bu savaşla; önce kelimeleri rakip üzerine salacaksın! Ondan sonra da onlara yapacağını yapacaksın! Günümüzde Müslümanlar üzerinde yapılanlar da budur ya da Müslümanların birbirleri üzerinde yaptıkları da bundan ibarettir! Bundan dolayı bu konuyu önemsiyorum!

Bu dergi 18 yıl devam ediyor! Yani Yahudilere karşı 18 yıl semantik savaşı yapıyorlar! Bu şekilde, Yahudileri önce Alman kamuoyunda son derece itibarsızlaştırıyorlar! Sonraları Yahudiler katliam edilmeye başlayınca da kimsenin gıkı çıkmıyor ve “bunlar zaten bunu hak etmişlerdi!” diyorlar.

İşte tarih böyle kullanılabiliyor! Yani her millet tarihi kendi lehine ve hasım gördüğü bir milletin de aleyhine bu şekilde kullanabiliyor! Biz Müslümanlar açısından da durum böyledir! Bundan kurtulmanın tek yolu, onun üzerine sünger çekmektir! Aksi taktirde hesaplaşacak çok şey vardır!

Örneğin Kuteybe b. Müslim’in Cürcan’da Türklere yaptığını Türk milliyetçiler Araplar aleyhinde gayet güzel kullanıyorlar! Yani Arapların “fetih” dediklerine Türkçüler “işgal” diyorlar! Ve Araplar’ın “bizim Türkleri öldürüp ya da köle edip, kadın ve kızlarımızı da Cariye olarak alıp götürdüklerini” öne sürüyorlar!

Evet! Biz tarihe gidip orada yaşar isek, günümüzde kimin kıtlağını sıkarız diye düşünmeye başlarız! Bundan dolayı ben, tarihin üzerine bir sünger çekme taraftarıyım!

Şöyle bir şey de diyebiliriz:

-“Evet, Araplar öyle yaptılar ama, Allah Teala İslam gibi yüce bir davayı, Türklere yaptıkları o cani hareketlerinden dolayı, onların ellerinden alıp Türklere teslim etmiştir!

Yani, işin gerçeği şöyle düşünmek lazım: “Dinler, doğdukları değil, göç ettikleri yerlerde medeniyet kurarlar. Onun için Hicaz (Suudi Arabistan) hiçbir zaman medeniyet merkezi olmadı!

İslam medeniyet merkezleri Semerkant, Buhara, Endülüs, İstanbul, Şam, Bağdat, Horasan oldu. Fakat Mekke, Medine, Hicaz, hiçbir zaman medeniyete beşiklik etmedi!

Ama tabi ki İslam Mekke’de doğdu! Yahudilik Mısır’da indi. Hıristiyanlık Kudüs’e geldi! Tabi ki biz burada mayalanmadan söz ediyoruz!

Her çile ve her sorun bizim için bir meydan okumadır! Onu aştığın zaman kesinlikle bir üst aşamaya yükselmişsin demektir! Ayette öyle buyurur:

-“O halde, boşa düştüğünde ayağa kalk (dimdik dur!) ve Rabbine yönel!” (İnşirah: 7-8)

Bizler bu ayeti bütünüyle kapitalist bir düşünceyle yorumluyor ve diyoruz ki; “boş zamanınızda hemen iş yapın, bir işten sıyrıldınız mı hemen diğerine geçin!” Böylece bu kapitalist felsefeyle günde 3 mesai yapanlar bile vardır! Bu durum, toplumlar için de böyledir, tekiller için de böyledir!

Diyebilirsiniz ki, tarih hiç te iyiye gitmedi. İnsanlık bu kadar teknolojik başarı elde etti, fakat bir türlü mutluluğu yakalayamadı!

Bu soruya karşı en azından şunu söyleyebiliriz:

-“Allah Teala, hikmeti gereği bir şeyi iyiye gidecek şekilde kodlar! Çünkü hiçbir varlık bir şeyi kötüye gitsin diye yapıp onu yürürlüğe koymaz! Dolayısıyla, bizler yapmayacağımıza göre, bunu Allah’a da yakıştıramayız! Demek ki Allah’ın hikmeti, tarihin daha iyiye gitmesini ve insanlığın daha iyiye yönelmesini gerektirir!

-“Bir toplum kendisindekini değiştirmedikçe Allah onlarda bulunanı değiştirmez.” (Ra’d:11) ayeti de buna işaret ediyor! Yani Allah bu işi (iyiliğe gitme işini) biraz da insanlara ve toluma bırakmıştır!

Kısacası tarihin efektif öznesi olacak bizler varız ve geleceğin tarihini yapacak olma sorumluluğu bizdedir! Dolayısıyla, ta başından söylediğimiz gibi “Tanrı adamını arıyor!”, yani bizlerin “Allah adamı” olmamız gerekir! Düşünce, söylem ve eylemlerimizde öyle olmalıyız ki, aranan adam olalım!


 

İlgili Terimler :

YORUMLAR

İsminiz

 

E-Posta Adresiniz

Yorumunuz