Gadir-i Hum Olayı…

05.07.2024 00:03

Kişi Okumuş

2 Yorum

Gadir-i Hum Olayı…

Hasan Kanaatlı

h.kanaatli@hotmail.com


YAZI ARŞİVİ


                     

                           (I)

İlimde otorite deneydir! Yani fiziksel istidlalde bulunmaktır. Felsefede otorite akıldır! Yani mantıklı istidlalde bulunmaktır. Dinde otorite; o dinin öncüsüdür! Yani bir dinin takipçileri “Bu söz peygamber tarafından söylendiği için ben bunu kabul ediyorum” derler! Başkalarının ne söyleyip söylemediklerinin benim için hiçbir önemi olmaz iddiasında bulunurlar!

İşte burada tarih ortaya çıkıyor! Yani acaba peygamber bunu söylemiş midir söylememiş midir? Benimle peygamber arasında 1400 yıllık bir mesafe vardır, şayet bu sözü söylemiş ise, bu söylediği söz hangi dönemlerde ve hangi cadde ve sokaklardan geçerek bana ulaşmıştır? Nasıl bir değişimlere maruz kalmıştır? İşte bunların tümünün peygamberden bana ulaşan o sözün üzerinde önemli etkileri söz konusudur! Çünkü ben, peygamberden bana intikal eden o sözü, kesin bir senet olarak kabul etmek istiyorum!

Bakınız Ebu Hanife peygamberden 2 asır sonra vardı. Ebu Hanife peygamberin söylediği iddia edilen o kadar fazla hadisler içerisinden yalnızca 16 veya 17 tanesini alıp kabul ediyor ve diğerlerini kabul etmiyor! Diğerleri benim açımdan muteber değildir diyor. Bununla birlikte yine de kendi fıkhını (Hanefi fıkhı) tesis ediyor ve en fazla da Şiilerin kabul etmedikleri “kıyas”tan faydalanıyor. Günümüzdeki Sünnilerin çoğunluğu da “Hanefi fıkhına” göre amel ediyor!

Bazen “naklin” kendisi “sözün” destekçisi ve güvencesi oluyor, bazen de nakil, yalnızca o sözü yüklenip size taşıyan bir araç konumunda bulunuyor ve söz gücünü nakilden almıyor, o kelimeler içerisindeki delil ve mantıktan alıyor!

Örneğin bundan 1400 yıl önce bir olayın vuku bulduğunu düşününüz! Acaba bu olayı bize kim bildirmiştir diye sorulacak olursa, tabi ki tarih haber vermiştir deriz! O taktirde bu olay ister peygamberin gönderilişi ile ilgili olsun ister vahyin nüzulü veya nebinin savaşları, doğumu ya da vefatı ile ilgili olsun, tüm bu tarihi olaylar, “tarihi nakiller” üzerinden bizlere intikal olmuşlardır!

Bu tarihi intikallerden kimileri güçlü kimileri ise zayıftırlar. Örneğin Hz. İsa (as) hakkında tarihi açıdan onun dar ağacına çekildiğini biliyoruz. Tarih bize der ki, bundan 2000 yıl önce İsa’yı dar ağacına astılar ve bu olayın o dönemden bize tarihi nakil ile ulaştığı iddiasında bulunurlar. Hıristiyanlar bunun böyle olduğunu söylerler ama, Müslümanlar bunu kabul etmezler ve onlara;” sizin bize naklettiğiniz o tarihe biz inanmıyoruz” derler!

İşte buradan tarih ilminin ne kadar zayıf bir ilim olduğunu anlıyoruz! Hatta tarihin “tevatür/kesin” olanı dahi tereddüt sebebi olmaktadır. Yani Hıristiyanlar açısından İsa’nın dar ağacına çekilmesi, tarihin mütevatirlerinden (kesinleşmişlerinden) kabul edilmektedir, fakat Müslümanlar bu kesinliği (tevatürü) kabul etmezler ve onlara;” sizin için kesinlik arz eden bu tarihi olay, bizim için doğru değildir!” derler. Oysaki İsa’nın bu tarihi olayı onlar açısından mütevatirdir (kesindir). Yani o esnada orada bulunan her kes İsa’nın dar ağacına götürüldüğünü kendi gözüyle görmüştür!

Fakat Kuran bu hususta şüphe etmiştir! Kuran diyor ki, “O dar ağacına götürülen İsa değildir, ona benzer başka bir şahıstır. (Artık Kuran’ın bu sözüne karşı siz ne söyleye bilirsiniz?)

Kuran, Hz. İsa ile ilgili bütün olayları ve olayların naklini teyit etmiştir. Fakat İsa’nın ölümü konusunda Yahudileri temize çıkartmıştır!

-“Oysa onu öldürmediler ve asmadılar!” (Nisa :157)

Yani Kuran diyor ki, Yahudiler İsa’yı öldürmediler! Kuran’ın bu sözünden dolayı Yahudilerin Kuran’a saygı duymaları gerekir ve yine İslam peygamberine de saygı duymalılar, çünkü her ikisi de onları temize çıkarmıştır!

Hıristiyanlar bu son dönemlerde Yahudilerin tümünün suçlu olmadıklarını kabul ederlerken, İslam ve onun peygamberi bundan 1400 küsür yıl öncesinde bu işi Yahudilerin yapmadıklarını söylemiştir.

– “Yakin olarak onu öldürmediler!” (Nisa: 157)

Oysa ki Hıristiyanlar da “Yakin olarak Yahudiler İsa’yı dar ağacına götürmüşlerdir!” diyorlardı.

Söylediğimiz bu konu, yalnızca Hz. İsa (as) hakkındaki bu mütevatir kabul edilen olayla ilgili değildir, tarihin bir takım “mütevatir yakinleri” de öyledir!

Sizler Şiilere baktığınızda, Şiiler de tümüyle Gadir-i Hum olayının yakin/kesin olarak vuku bulduğuna iman ederler. Hatta Sünniler de onların söylediklerinin aynısını söylerler. Onlar da Gadir-i Hum’un vuku bulduğunu kabul ederler!

Şialar peygamberle ilgili onun söylediği genişçe bir hutbe de naklederler. Biz burada bu hutbenin tümüyle ilgili bir işimiz yoktur, fakat yalnızca o hutbenin “mütevatir” olan kısmıyla, yani Sünni’nin de Şii’nin de ortaklaşa kabul ettikleri kısmıyla ilgili bazı görüşümüz olacaktır ve o bölümü ele alıp onun üzerinde kısaca bir tahlilde bulunmak isteyeceğiz.  O da şudur:

-“Hz. Peygamber (sav) o günde İmam Ali (as)’ın elini eline alıp ve ona işaret ederek şöyle dedi: “Ben kimin mevlası isem bu Ali de onun mevlasıdır! Allah’ım! Ali’ye dost olana dost ol, ona düşman olana düşman ol, ona yardım edene yardım et, onu yüzüstü bırakanı yüzüstü bırak!”

Yani Şiilerin o genişçe naklettikleri o hutbe içerisinde mütevatir ve kesin olan cümleler bunlardır.

Sünnilerden birçoğu gelmiş Gadir-i Hum hadisesini, bu hadiseden hayli önceleri vuku bulan başka bir hadiseye bağlamışlardır. Yani Sünnilere göre İmam Ali (as) ile Halit b. Velit bir savaş için birtakım kabilelerin üzerlerine gitmişler ve orada bu ikisi arasında bir sürtüşme vuku bulmuş, bunlar da Gadir-i Hum günü aralarındaki o ihtilafı peygambere intikal etmişler! Peygamber de zaten son hac dönüşü o yolun üzerindeydi!

Sünniler şunu derler:

-“Gadir-i Hum gününde Hz. Peygamber (sav) işin gerçeği genelde Müslümanlara ve özelde de Halit b. Velit’e şu mesajı verdi: “Ali ile ihtilafa düşmeyiniz. Ali benim dostumdur ve Allah’ım! Kim Ali’yi dost edinirse sen de ona dost ol! Kim de onu düşman edinir ise sen de ona düşman ol! Kim ona yardımcı olur ise sen de ona yardımcı ol, kim de onu yüz üstü bırakırsa, sen de onu yüz üstü bırak!”

Ben burada şöyle oldu ya da olmadı konusuna girmek istemiyorum, yalnızca şunu demek istiyorum:

– “Şayet bir olay mütevatir bir şekilde bile nakledilse, yine onun üzerinde ihtilafa düşülebiliyor! Yani o olayın özünde ihtilaf olmuyor ama, tefsirinde ve tafsilatında ihtilaf vuku buluyor! Acaba: “Ben kimin Mevla’sı isem Ali de onun Mevla’sıdır” cümlesinin anlamı bu mudur değil midir, bu cümlenin medlulü ve maksadı neydi? gibi tartışmalar oluyor. Diğer bir ifadeyle; insanlar bu olayın rivayetini kabul ediyorlar ama, dirayetinde (akla göre ne anlam taşıdığında) ihtilafa düşüyorlar ve acaba gerçekte böyle miydi değil miydi diye tereddüte kapılıyorlar! Ya da şunu söylüyorlar: “Peygamber (sav) “Allah’ım! Ali’nin dostuna dost, düşmanına düşman ol” derken, Ali’yi ümmete tavsiye etme makamında mı bunu söylemiştir, yoksa başka bir hükmün beyanı, yani tayini makamında mı bunu dillendirmiştir.”

Tabi ki sizi bir işe atamak ile o işe tavsiye etmek ayrı şeylerdir!

Bazen size “falan şahıs filan iş için iyidir” diyorlar! Bu, yalnızca tanıtmak maksatlıdır. Bazen de size “ben onu bu işe atıyorum” diyorlar! Bunlar, birbirinden ayrı iki konudurlar!

Gadir-i Hum olayında, bu konuların ikisi de söz konusudur. Sünni ile Şii ya da Protestan ile Katoliklerin arasında baş gösteren tüm ihtilaflar, “tarihi metinler üzerindeki farklı tefsirlerden kaynaklanmaktadır!” Yine tarihi olayların tümü, farklı tefsirler üzerinde karar kılmıştır. Bizim söylediğimiz “tarihi illimler, ilimlerin en zayıfıdır” sözü, gerçekten de doğrudur. Tarihin kanalıyla bize ulaşan konuların tümü de birçok esinti, değişim, rüzgâr, tipi ve farklı ellerden geçerek bize ulaşmıştır! Bize ulaştıktan sonra da yine bizler birçok kavramla yüz yüze kalıyoruz. Bu kavram ve haberleri de yeniden anlamlandırmamız gerekiyor ve o anlamların önünde de yine birçok ihtilaflar söz konusu oluyor.

                                                             GADİR-İ HUM

                                                                        (II)

İtiraf etmeliyiz ki, Kuran’da yönetim şekli “Şura” şeklinde emredilmiştir ve halkın biati şart koşulmuştur. Fakat şura, toplumun siyasi olgunluğa ulaştığı ve siyasi bilinci geliştiği taktirde ancak mümkün olabilir. Şayet halkın siyasi şuuru hiç gelişmemiş ise, bir paket makarnaya ya da bir çuval kömüre oyunu satabiliyorsa, o topluluğun sağlıklı bir yönetim seçmesi mümkün olamaz!

“Şura”nın bir tür başka bir versiyonu olan Demokrasi, toplumun siyasi olgunluğu yakaladıktan sonra o topluma ancak o taktirde hükmedebilecek bir güç verebilir ve toplum ancak böyle bir durumda Demokrasiye geçiş yapabilme şansına sahip olabilir.

Şiilerde de durum böyledir.  Şiilerin iddiasına göre Peygamberin vefatından sonra halk içerisinde siyasi bilinç gelişkin değildi, bundan dolayı da halk 12 tane liderin öncülüğünde bunu tecrübe etmeli ve bunun eğitimini almalıydı. Yani bununla halk siyasi olgunluğa ulaştıktan sonra ancak “şura” ve “biat” esası üzerine yönetimi belirleme imkanına sahip olabilirdi!

Evet, bu itiraz, o türden “şura/seçim” üzerine her zaman yapılıyor ve hala dahi yapılmaktadır! Diğer bir ifadeyle bizler; “şu ana kadar hangi topluluk siyasi olgunluğu elde edebilmiştir?” sorusunu sorma hakkına sahibizdir! Acaba ABD gibi demokrasinin beşiği olan bir ülkede milyonlarca insan Trump’a oy vermelerine rağmen, onun seçimi kaybetmesiyle birlikte neden sokağa dökülüp demokrasinin merkezini tahrip etmeğe koyuldular? Acaba böyle bir topluma “siyasi olgunluğu yakalamış bir toplum” denilebilir mi? Ve yine böyle bir toplum, ABD’yi siyasi olgunluğa sahip olmakla, onları ilerilere taşıyabilir mi?

Demek ki 21. Asırda dahi en gelişmiş bir toplulukta şayet siyasi olgunluk (Demokrasi) gelişmemiş ise, bundan 14 asır önceki bir toplumda bu siyasi olgunluğun (Şura’nın) oluştuğunu iddia etmek, hayalden öteye bir şey değil midir?

Sizden soruyorum; seçim ile iş başına gelen yönetimlerin şimdiye kadar seçim günü geldiğinde bir kenara çekilip halka; “artık bize verdiğiniz görev sona ermiştir, biz artık geri çekiliyoruz, siz dilediğinizi iş başına getirebilirsiniz!” diye söylediğini ve halkı serbest bıraktığını gören olmuş mudur? Tarihi süreç içerisinde buna şahit olan biri var mıdır?

İşte bunlar, bu teori içerisindeki çözüm bekleyen sorunlardırlar!

Merhum Ayetullah Talegani’nin şöyle güzel bir sözü vardır, der ki: “Kuran’da geçen “şura” konusu, siyasi olgunluğa ulaşana kadar toplum için onlara verilen bir seçim hakkı değildir, ancak; toplumda siyasi olgunluğun gelişmesi için Allah tarafından topluluklara verilen bir ilahi nimettir! Şura; toplumun siyasi olgunluğa ulaşabilmesinin tek çıkış yoludur! Şura; halkın görüşüne saygı duymaktır!”

Bu sözünün delilini de “Uhud” savaşındaki Müslümanların yenilgisindeki o hadiseden getiriyor ve şöyle diyor:

-“Peygamber, Uhud dağının dar bir geçidine 50 tane okçu yerleştirdi ve onlara; “gök yüzü yeryüzüne inmiş olsa dahi burayı asla terk etmemeleri gerektiğini sıkıca tembihledi. Fakat o okçular kendi aralarında istişare edip “bizler de düşmandan geriye kalan bu ganimetlerden niçin yararlanmayalım” gibi bir sonuca vardılar! Böylece de peygamberin onları bıraktığı o dar geçidi terk ettiler! Halit b. Velit komutasındaki düşman askerleri Uhud dağının arka tarafından dolanıp o dar geçidi geçtiler ve Müslümanları gafil avlayıp onlardan 70 küsür insanı şehit edip zafer elde ettiler. Böylece de Müslüman ordusunun ¼ ‘ünü katletmiş bulundular! Müslüman ordu komutanı Hz.  Peygamber’in amcası Hz. Hamza da bu savaşta şehit edildi. Buna rağmen Allah, o hatayı yapan Müslümanlara karşı peygamberin nasıl davranacağını şöyle emretti:

-“O halde onları affet, onlar için bağışlanma dile ve işlerde onlara danış.” (Al-i İmran :159)

Yani ayet diyor ki, kazanılmış bir savaşın kaybedilmesine ve ordunun ¼’ünün öldürülmesine sebep olmuş olan bu kimselerle dahi toplumsal meselelerde meşverette bulun! Bu gibi insanların eğitim yolu, onları hapsetmek ya da cezaya çaptırmak değildir! Bunlar suçsuzdurlar, çünkü kötü niyetli değillerdi! Yine meydanı onlara bırakmalısın, onların görüşlerini almalısın, onlarla meşveret etmelisin. Daha açıkçası; “toplumun kurtuluşunun tek yolu, fertlere saygınlık vermektir, bu tür şeylerle (seçimlerle) onlara siyasi olgunluk kazandırmaktır”. Nitekim Kuran “süt emer çocuklarınızı sütten kesmek istediğinizde, anne ve baba, aralarında anlaşarak ve danışarak (çocuğunu erken) sütten kesmek isterse….”(Bakara: 233) dediğine göre ve (anne ve baba gibi) her iki tarafın rizayetini talep ettiğine göre, yani bir çocuğun sütten kesilmesi hususunda dahi onların “meşveret etmelerini” aradığına göre, bir toplumun “meşveretsiz” yönetilmesini nasıl mümkün kılabilir!

Buradan hareketle şöyle diyebiliriz:

-“Tarih içerisinde baş gösteren ihtilafların genellikle toplum içerisinde “siyasi olgunluğun” oluşmamasından ileri geldiğini söylemek pekâlâ mümkündür! Bunun için diyoruz ki, peygamberin vefatından en az 2 veya 3 asır sonrasına kadar, o topluluğun “siyasi olgunluğa” kavuşması için 12 kişinin/liderin/imamın öncülüğünde yönetilmesi gerekirdi ve peygamber de bunu yapmış ve o günün toplumuna bunu tavsiye etmiştir!

Kuran açısından da “şura” dışında herhangi bir yönetimden söz etmek de mümkün değildir. Kuran;” İşlerde onlara danış” (Al-i İmran :159) diyor. “İşlerden” maksat, yönetim ve toplumsal işlerdir ve “bu işlerde onlarla (halkla) meşveret et!” diye buyuruyor. Ayrıca Kuran, 41 nci surenin ismini “Şura Suresi” koymuştur ve orada 38 nci ayette “işleri aralarında danışmaya dayalıdır” demektedir!

Tabi ki Kuran, yönetimin şeklini belirtmemiştir. Monarşiyle mi, Teokrasiyle mi, Sosyalizm ile mi vs. dememiştir! Fakat “Şura” esasını gündeme getirmiştir! Hatta Süleyman Peygamber dönemindeki Sebe Melike’si Belkıs dahi Müslüman olmayıp güneş perest birisi olmasına rağmen, yönetim şeklinin “şura” esasına dayalı olmasından dolayı, Kur’an-ı Kerim, ondan övercesine söz etmiştir. Zira Hz. Süleyman onu İslam’a davet için kendisine bir mektup göndermiş, o da mektubu aldığında yöneticileri ve ordu komutanlarını toplamış ve onlarla gönderilen o mektuba nasıl bir cevap vermeleri gerektiğini istişare ederken, onlar: “Biz güçlü ve savaşçı insanlarız. Siz neyi emretseniz onu yaparız” diye cevap aldığında, Belkıs onlara:

-“Ben, siz bulunmadan hiçbir işi karara bağlamış değilim ”dedi. (Neml: 32)

Demek ki Kuran açısından “her kesin görüşünün içerisinde yer aldığı yönetim şekli, yönetimlerin en güzelidir!”

İslam peygamberinin de iki yönlü görevi vardı: Birincisi “nübüvvet görevi”, ikincisi de “imamet” yani toplumu yönetim göreviydi.

Dini boyutta peygamber hiçbir zaman insanlarla meşverette bulunmazdı. Yani örneğin bana namazla veya oruçla ya da zekatla ilgili şöyle bir ayet nazil olmuştur, bu amelleri yapalım mı yapmayalım mı, çoğunluğun bu husustaki görüşü nedir? Diye hiç kimseyle asla herhangi bir meşverette bulunmazdı. Dini konularda her kesin serbest olduğunu söylerdi. İsteyen uyar amel ederdi isteyen de amel etmezdi. Fakat toplumsal meselelerde insanlarla mutlaka meşverette bulunurdu. Örneğin dışarıdan düşman orduları geldiğinde şehir halkı ile “acaba onlarla şehir dışında mı savaşalım yoksa şehrin içinden mi direnelim” diye meşveret ederdi. Ya da savaşa gittiğinde “ordu karargahını ne tarafa kuralım” diye asker ve komutanlarla fikir alışverişinde bulunurdu. Bu da şu demektir: “Peygamberin, toplumsal meselelerdeki tatbik ettiği şey, ‘meşveret’ yöntemiydi!”

Toplumsal yönetim hususunda İmam Ali’nin yöntemine de bir göz atmanın yerinde olacağını düşünüyorum. Diğer bir ifadeyle, bakalım İmam Ali, siyasi liderlik hususunda nasıl bir yöntem tatbik etmiştir!

İmam Ali (as)’ın manevi liderliğinde (velayet ve imametinde) Müslümanlar içerisinde herhangi bir ihtilaf söz konusu edilmemiştir. Yani Ali’nin ve evlatlarının imam (rol model) oluşu hususunda Müslümanların hiçbir itirazları söz konusu değildir ve olamaz da! Fakat siyasi liderlik hususunda onun birkaç sözünü burada hem de Şii kaynağından nakletmeği uygun görüyorum.

Ünlü Biharü’l-Envar kitabının c. 8, s. 196 da İmam’ın şu sözü nakledilmiştir:

-“İnsanların imamı/lideri vefat edince ya da öldürülünce, Allah’ın hükmü gereği, kendilerine bir imam/lider seçene kadar hiçbir şey yapmamalıdırlar!”

Dikkat edilirse imam Ali (as) “Allah ve Resulü’nün tayin ettiği imam” demiyor, (sözünün devamında) “iffetli, bilgili, takvalı, ilahi hükümleri ve sünneti icra etmeyi bilecek birini kendilerine imam/lider olarak seçmeliler!” diyor. (Yani o lider; mazlumun hakkını zalimden alacak, sınırları koruyacak, hac amellerini, cemaat namazlarını, zekât gibi vergi toplama gibi toplumsal boyutları bulunan işleri ikame edecek birisi olmalıdır.) Görüldüğü gibi imam, namaz kılan, oruç tutan vs. gibi bireysel konulara işaret etmiyor, çünkü bunları zaten yapacağını biliyordur!

İmam Ali (as) yönetim ile ilgili en önemli yöntemi, Mısır’a vali olarak atadığı Malik Eşter’e bildirmiştir. Malik’i, henüz çoğu Müslüman olmayan Mısır’a atadığında 4 tane önemli vazifesinden bahsetmiştir. O dört vazifesinin arasında ise; “Yeni İslam ile tanışan Mısırlılardan inkılapçı yetiştir, geceleri teheccüt namazı kılacak insanlar oluştur, ihlaslı Müslümanlar olsunlar vs. gibi sözleri asla yer almıyor. Kısacası o sözler arasında dini ibadet ve maneviyata dair tek bir kelime dahi bulunmuyor! Verdiği o dört direktif şunlardır:

1-Onlardan vergilerini alacaksın. (Bu konu zaten bireysel değil toplumsaldır!)

2-Düşmanlarına karşı savaşacaksın.  (Yani güçlü ordular hazırlayacaksın!)

3-Halk içerisinde emniyet ve barış ortamı yaratacaksın.

4-Şehirlerini imar edeceksin. (Yani imar planını gerçekleştireceksin!”

İmam Ali’nin Malik Eşter’e verdiği talimatlar içerisinde “sen git halk içerisinde İslam’ı yay, ilim havzaları tesis et, Kuran eğitimlerini artır, Kuran kursları aç, imam Hatip ve ilahiyat fakülteleri kur vs.” diye tek bir cümle mevcut değildir. Çünkü bu türden işlerin devlete ihtiyacı yoktur. Bu türden işler, halkı ilgilendiren işlerdir, bunları halk yerine getirir. Devlet; bireylerin yapamadıkları işleri yapmak için vardır. Kuran, sünnet, dini tebliğ vs. nin devlet ile irtibatı yoktur. Çünkü din ihtiyari (isteğe bağlı) bir iştir. “Dinde zorlama yoktur” (Bakara: 256), fakat devlet “zorsuz” olmaz. Şayet devletin hapishanesi, silahı, askeri, polisi vs. si olmaz ise bir şey yapamaz. Devletin işi yürütmedir. Din ise (kimilerine göre masumlar iş başında olmadıkları taktirde) (!) kalbi bir meseledir ve onlar açısından aslında bu ikisi (devlet ile kalp) arasında tenaküz vardır! Din ile devlet bir araya gelemezler. Dindar insanlar “siyasi aday” olup oy alabilir ve siyasete atılabilirler. Fakat orada dini görevleri olmaz. Çünkü din ferdi işlerdendir!

Siyasiler topluma hizmet sunmak için seçilirler. Yani dini tebliğ işi ferdi olmasa ve toplumsal olsa dahi, devlet ile alakalı değildir. Bu da şunu gösteriyor: “Yöneticiyi halkın seçmesi gerekiyor, çünkü dünyadaki işler, yalnızca dini işlerden ibaret değildir!

Acaba İmam Ali (as)’ın kendisi bizzat devlet işlerini nasıl ifa ediyordu, ona da bakmak lazımdır!

Şunu açıkça söyleyeyim ki İmam Ali’ye nispet edilen Nehcü’l-Belağa isimli kitapta Gadir-i Hum hususunda İmam Ali’nin tek bir kelimesi geçmez. Yani Sünni ile Şia’nın arasındaki ihtilafın aslını teşkil eden Gadir- i Hum konusu, bu eserde yer almaz. Daha açıkçası, diğer birçok hadis kaynaklarında Gadir-i Hum ile ilgili rivayetler aktarılmasına rağmen, İmam Ali’nin birinci dereceden sözlerinin senedi olan Nehcü’l- Belağa’da, bununla ilgili tek bir cümle dahi nakledilmez. Ve hatta:” Ey Müslümanlar! Ben Allah ve Resulü tarafından seçilmiş biriyim!” sözü dahi geçmez. “Beni Allah tayin etmiştir”, “beni peygamber seçmiştir” gibi cümleleri o eserde bulmak mümkün değildir! Bunun tam tersi sözler geçer. Örneğin şöyle der:

-“Resulullah, benimle bir sözleşme yaptı! Dedi ki; Ey Ebu Talib’in oğlu! Ümmetimin Velayeti/yönetimi sanadır! (Yani bu işe layık olan sensin!) Şayet halk huzur içerisinde velayeti sana verirse ve gönül rizayeti ile icma ederlerse, onlardan bunu kabullen ve işe yönel! Ve şayet toplum senin hakkında ihtilaf eder ise, onları o ihtilaf ettikleri şeyde bırak, Allah sana bir çıkış yolu gösterir!” (Müstedrek-i Nehcü’l- Belağa, bab 2, s. 30)

Bazı dostlarının İmam Ali (as)’ın yanına gelip de:” Ya Ali! Siz neden bu işe (hilafete) soğuk davranıyorsunuz ve istekli durmuyorsunuz?” diye sorduklarında, İmam şu cevabı veriyor:

-“Siz benden Resulullah’ı yalanlamamı mı görmek istiyorsunuz? Ben onu tastik eden ilk insanım. Ben onu asla yalanlamam! Bu şartlar içerisinde benim itaatim (biat etmem) öncülüklüdür. Halk kime biat etmişse ben de ona biat etmeliyim! (Yani halk önce Ebu Bekir’e, sonra Ömer’e ve daha sonra da Osman’a biat etmişlerdir, ben de öyle olmalıyım!) Allah’ın bu ahd-i peymanı, başkası için benim boynumdadır. (Yani benim de gidip halkın biat ettiği kimseye biat etmem gerekir!) Bizim bir (yönetim) hakkımız vardır, şayet bize verilirse onu alırız, şayet verilmezse, o yolculuk sabaha kadar sürmüş olsa dahi bir deveye biner gideriz! (Nitekim İmam Ali’nin o hilafete kavuşması 25 yıl sürmüştür!) Şayet Resulullah (s) bizimle ilgili bir ahit ve vasiyet oluşturduysa, onun aynısını yaparız (Yani toplumun birliğini her şeyin üzerinde tutarız).Ve bize bir şey söylediyse, ölünceye dek onun üzerinde dururuz.” (Bu sözler Nehcü’l- Belağa’nın Müstedrek’inde yazılıdır!)

Nehcü’l- Belağa’nın 74 ncü hutbesinde de şöyle geçer:

-“Bu işe (hilafete) her kesten daha layık olduğumu siz de biliyorsunuz. Allah’a yemin olsun ki, Müslümanların işleri yolunda gittiği sürece ben de bu işi (hilafeti) onlara teslim ederim. Bir tek benim şahsıma zulmedildiğini görüp fakat topluma zulmedilmediğini müşahade ettiğim müddetçe ben bu işin (hilafetin) peşicek dolaşmam.”

Demek ki “hilafet” dünyevi işleri kapsadığı için imamet sahibi Ali (as) onu pek de önemsememiştir ve Müslümanlar kendi çöküşlerini Beni Said’e gölgeliğinde hilafet yüzünden imzalamış olsalar da velayet öylece ayakta kalmayı başarmıştır!


 

İlgili Terimler :

YORUMLAR

İsminiz

 

E-Posta Adresiniz

Yorumunuz

Han Ayvaz adıgüzel
06 Temmuz 2024 - 22:43

Kıymetli hocam okudum, uzunca bir yazı idi. Bu yazının kırılma noktalarından birisi şura meselesidir. Şura insanlığın eriştiği ve kutsal metinlerinde tavsiye ettiği bir erdem aşamasıdır. Bakınız şuraya kimsenin bir şey dediği yok yalnız şura kendiliğinden oluşmaz. Yine şurayı lider tavsiye eder veya öncü olur onu oluşturur. Görüldüğü gibi ille önder. Şianın dediği budur ve bu önderi de Tanrı atamıştır. Şimdi yok siyasi olgunluk veya yetkinlik gibi prof. Wat’ın zoraki görüşleri gibi görüşlere gerek yok. Şunu diyelim: öndersiz şura olur mu olmaz mı* konu bu. Nehcul Belaga’da Gadir hum ne diye geçsin. Şerif radiy, Ali’nin kendine göre beğendiyi hutbelerini seçmiş. Sonra Ali Kadir hum günü bir konuşma yapmamış ki, Radiy onu kitabına alsın. Adı üzerinde belagatlı cümleler. Hatta bazıları da Ali’nin olmayabilir. Bu hilafet konusuna Ali’nin ne kadar üzüldüğünü biliyorsun. Boğazımda kılçık vardı diyor. Düşündüm kaldım, kırılmış kolumla hamle mi edeyim diyor, Ehl-i beyt’imi savaşın kızgınlığına mı süreyim diyor. Ölçtüm biçtim ve resul’e verdiğim sözü hatırladım ve evet dedim diyor. Daha başka şeyler de var şimdi buradan ne çıkaracağız. O gaspçılara evet mi diyeceğiz? Ali önderlik üzerine konuşmuştur. Başıboşluğu istemez, isterse herkes melek olsun. İlle de bir önder lazım diyor. Bizde öyle diyoruz. İstiyoruz ki bu önder meşru olsun. Bu meşru olanı halk kabul etmiyorsa, o meşru olan ne yapsın. İmaların yaptığı da bu idi. Zaten imam Mehdi’nin gaybeti de bunun içindir. Saygı ve sevgilerimle.

Hasan Kanaatlı
07 Temmuz 2024 - 09:17

Ayvaz han bey: Dinde asıl olan toplumsal yönetimi ” şura” üzerinden yürütmektir. Bu, Allah’ın emridir, hiç kimse burada nazar belirtemez. ( Nazar da zaten, hedefi olan görüş ibrazında bulunmaktır!)
Şii ekolü de zaten öyle der. Yani şayet Elçinin sözüne itaat edilse ve 12 liderin öncülüğünde yönetim 250-300 yıl kadar yürüyüp olgunluk derecesine ulaşılsa ve yine sahabe içerisinde değişim gittikçe dönüşüme ulaşsaydı, tabiki kıyamete kadar küresel ölçekte amir olan bir otorite, hep birilerinin rehberliğinde yol gösterici olmayacaktı, o üç asırlık bir zaman diliminde değişimden dönüşüme geçiş yapacak toplum içerisindeki seçkin insanların şura ve istişareleriyle yönetim işini yürütecekti! Dolayısıyla sonuç, günümüz tabiriyle demokrasiye geçiş olacaktı.
İkincisi: Hilafet dünyevi işlerin çekilip çevrilmesi olduğu için, imamlar tarafından çok da önemsenmezdi. Bundan olsa gerek imam Ali as bir sözünde şu hilafetin benim nezdimdeki değeri, ölü bir keçinin burnundan akan su kadar değeri yoktur der. İmam Hasan as on da kaldırıp bunu Muaviye ye vermeside, onun ne kadar değersiz oluşunun göstergesidir!
İmamlar için önem srzeden mesele, “imamet/velayet” tir ve bu da Allah tarafından verilir. Yani hilafetin iki ucu vardır. Bir ucu halife, diğer ucu halkın kabulüdür, halk kabul etmez ise, hilafet gerçekleşmez. Ama velayet öyle değildir. Halk kabul etmese de veli velidir. Kısacası budur. Allah’a emanet olunuz