Nefret Üslûbu ve Fikir Adamlığının Haysiyeti!..

-Genel - 3 Haziran 2018 00:01 A A

Cahit Kılıç

cahitkilic@tanyerihaber.com

 

Bugün, iki eski yazımdan iki ayrı bölümü, küçük revizelerle dikkatlerinize arz ediyorum…

Nefret Üslûbu!..

Milletçe seçim sath-ı mailine girmiş bulunuyoruz. Yani millet olarak  Cumhurbaşkanını ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Üyelerini seçmek için, çifte seçimin eğik düzlemindeyiz…

***

Biz, bu ülkede “entelektüel derinliği” olan siyasetçiler de gördük ama son yıllarda “satıhta” kalan, adeta sığ sularda kulaç atan lâf cambazlarıyla yüz yüzeyiz…

Söylemlerinde nükte yok, mizah yok, üst seviyede özlü sözle kısa anlatım yok…

Mecaz yok, teşbih yok, kinaye yok, intak yok, hüsn-i talil yok…

Barış dilinin yerine kin ve nefret dili ikame edilmiş…

Bol bol tahkir var, taciz var, tariz var, tecahül-i arif var…

Şişirilmiş ego, tevazu nedir bilmeyen enaniyet var…

***

Hattı zatında, insan üzerine türetilen teorilerin yüzde doksanı, pratiğe döküldüğünde lâf-ı güzaf olmaktan öteye geçmiyor…

Ebna-ı beşerin “Üslub-u beyan; ayniyle insan” diyerek yaptığı tespit de bu kategoriye girer!

Meselâ…

Değil mi ki, on altı yıl önce, her kelimesiyle, her harfiyle “hümanizm” kokan beyanlar, on altı yıl sonra, sahibinin dilinde ete ve kemiğe bürünerek “kine ve nefrete” dönüşmüştür…

Yapmacık üslup ile yapmacık beyan, zaman içerisinde maskesini yırtarak gerçek yüzünü ortaya çıkarmıştır…

***

Hâl böyle olunca; tecrübenin bir mum mesabesindeki cılız ışığına sığınacaksınız… Zira uyduruk teorilerin geçici projektörlerinin saçtığı aydınlıktan daha muteberdir; çünkü kalıcıdır…

***

Hicrî 604 (Miladi 1207) yılında Horasan diyarının Belh şehrinde dünyaya gözünü açan Mevlânâ Celâleddin, beş yaşındayken babası Sultan’ül ulema Muhammed Bahaeddin Veled ile birlikte doğduğu şehri terk eder.

Kaderinin kervanı, onu önce Nişabur’a atarken; aynı zamanda devrin ve İran’ın en ünlü şâirlerinden ve mutasavvıflarından biri olan, Feridüddin-i Attar’ı tanıma fırsatını bahşeder. Attar, kendisine ünlü Esrar-nâme’sini hediye eder.

Daha sonra sırasıyla Bağdat’a, Mekke’ye ve Medine’ye giderler ve bir müddet sonra da kuzeye doğru yola revan olduklarında Şam’a ulaşırlar.

Şam’da “Şeyh-ül Ekber” diye anılan Muhyiddin-i Arabî, kendisi için “Subhanallah, bir umman (okyanus), bir denizin arkasından gidiyor” diyerek hayretini ifade eder…

O umman ki, dokuz asırdır milyonlarca gönüllerde taht kurarken; barışçıl dillerin de ezberi olmuştur…

***

Şimdi tasavvur buyurunuz ey azizân:

Dokuz asırda kaç yüz tane “kendini ilâh sanan” tiran gelip geçmiştir yeryüzünden.

Kim ya da kimler hatırlıyor?!

Kim ya da kimler hatırlanıyor?!

Büyük çoğunluğunun adı tarihe bile geçmemişken; küçük bir kısmının şan ve şöhreti ise tarihin küflü sayfalarında çürümüş, bedenleri gibi adları da yok olup gitmiştir…

Kur’anî inancın ışığında; cehenneme vasıl olduklarından da şüphe yoktur…

***

Fikir Adamlığının Haysiyeti!..

Bende-i hakir, yıllardır, hemen her platformda şunları yazdım ve söyledim:

“Fikir adamlığının bir haysiyeti, fikrin de bir namusu olmalıdır…”

“Siyasetçiler, mütefekkirlerin fikirleri üzerinde tepinebilirler ama…

Fikir adamları, kendi üzerlerinde tepinmelere müsaade etmemeliler…

Açıkça söylersek ‘fikir haysiyetlerini’ satmamalılar…

Zira fikrin bir namusu vardır!”

***

Şimdilerde ortalığa saçılanlara bir nazar kılınız lütfen!

Fikir adamlıkları müphem birtakım yazar-çizer taifesi…

Fikrin kırıntısından dahi mahrum kalemlerini menfaatleri için satışa çıkaranlar…

Cehl-i mürekkepler…

Cehl-i nısıflar…

Cehl-i rubalar…

Cehl-i basitler…

O yüzdendir ki, fikir dağarcıkları boştur ve telafi için kimi mütefekkirlerin fikirleri üstünde tepinerek siyasetçilere bile parmak ısırtıyorlar…

Akıllarınca münekkittirler…

Gerçekçi baktığınızda: Emir ve komuta zinciri içinde ve emirle, bağlı oldukları makamın tetikçiliğini yapmaktadırlar…

***

Bir düşünürün şu tespiti, tam da bunlara uymuyor mu?

“En hayret verici görüşlerden biri, bir insanın, bağımlı insanlardan bağımsız fikirler beklenmesini hayal etmesidir…”

***

Namık Kemal merhuma atfen söylenir:

“Barika-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar…”

Doğrudur…

Amma velâkin, müsademeye giren taraflardan birini zindanlara doldurur veya imkânlarının önüne kale hisarları çekerseniz…

Diğer taraf, ancak Don Kişot gibi yel değirmenleriyle müsademeye girerler…

Tefekkürleri de ancak Sanço Panço mesabesinde kalır…

***

Hazret-i Mevlânâ, başından beri neyi savunduğumuzu, fikir denince neyi kastettiğimizi şöyle özetliyor:

“Fikir ona derler ki bir yol açsın, yol ona derler ki bir gerçeğe ulaşsın…”

***

Peyami Safa, daha çarpıcı bir tespitle aklımıza “fikrin namusunu ve değerini” çiviliyor:

“Artık anlamış olmalıyız ki dava, hürriyette değil fikirdedir. Fikri hürriyet doğurmaz, hürriyeti fikir doğurur…”

***

Oysa Namık Kemal merhum, şu beyitle hürriyeti başımıza taç yapıyor:

“Ne efsunkâr imişsin ah ey didâr-ı hürriyet
Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esaretten…”

***

Fikir dediysek; “nadanların dehân-ı kebirinden dökülen hezeyan” olsun demedik.

Hakikat süzgecinden süzülen dürr-ü yektalar ve bizzat hakikatin ta kendisi olsun.

Onu da Mehmet Akif merhum şu beyitle özetliyor:

“Budur cihânda benim en beğendiğim meslek;
Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek…”

***

Efendim, mevzu derindir. Biz, Ziya Paşa merhumdan şahsî tasvirimizi de derc eyleyerek çıkalım bu işin içinden…

“İdrak-i meâlî bu küçük akla gerekmez,
Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez…”


Yazarın yazı arşivine ulaşmak için buraya tıklayınız…

-Genel - 00:01 A A
BENZER HABERLER

YORUM BIRAK

YORUMLAR

Hiç yorum yapılmamış.