Özgür Düşünce: Türkiye’de ifade özgürlüğü sorunları neden büyüyor?
Bir gazetecinin haberi, bir akademisyenin değerlendirmesi, bir öğrencinin sosyal medya paylaşımı ya da yurttaşın yerel yönetime yönelttiği soru aynı kamusal zincirin halkalarıdır. Türkiye’de ifade özgürlüğü sorunları, yalnızca belli meslek gruplarının çalışma koşulunu değil; toplumun olup biteni öğrenme, tartışma ve iktidarı denetleme kapasitesini belirliyor. Sözün alanı daraldıkça, sessizlik kendiliğinden oluşan bir tercih olmaktan çıkar; hukuki, ekonomik ve siyasal baskının sonucu haline gelir.
Bu meseleye yalnızca gözaltı, dava ya da erişim engeli sayıları üzerinden bakmak yetersizdir. Asıl soru şudur: İnsanlar, başlarına ne gelebileceğini hesaplamadan kamusal meseleler hakkında konuşabiliyor mu? Bir demokrasinin gerçek ölçüsü, iktidara yakın sözlerin serbestliği değil; rahatsız eden, eleştiren, yanlışları görünür kılan sözlerin korunup korunmadığıdır.
Türkiye’de ifade özgürlüğü sorunları neyi gösteriyor?
Anayasa’nın düşünce ve kanaat özgürlüğünü düzenleyen hükümleri ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ifade özgürlüğüne ilişkin ilkeleri açıktır. Ancak hukuk devleti, metinlerdeki güvencelerin varlığından ibaret değildir. Bu güvencelerin savcı, hâkim, idare ve kolluk tarafından öngörülebilir biçimde uygulanması gerekir. Yurttaş hangi sözün eleştiri, hangisinin hakaret, hangisinin suç sayılacağını önceden makul biçimde kestiremiyorsa, özgürlük alanı kâğıt üzerinde kalır.
Türkiye’deki temel gerilim de burada yoğunlaşıyor. Terörle mücadele, kamu düzeni, milli güvenlik, kamu görevlisine hakaret ya da dezenformasyonla mücadele gibi başlıklar, ilke olarak her devlette hukuki tartışma konusudur. Fakat bu başlıkların sınırları belirsiz kaldığında ve eleştirel konuşmayı da içine alacak genişlikte yorumlandığında, istisna kuralın yerini almaya başlar. Kamu yararı için yapılan haber, sert siyasi eleştiri ya da yanlış olduğu sonradan anlaşılan bir yorum aynı baskı ikliminin içinde değerlendirilir.
Burada ince ama hayati bir ayrım vardır. İfade özgürlüğü, şiddete çağrıyı, açık hedef göstermeyi veya somut hak ihlalini koruyan sınırsız bir alan değildir. Buna karşılık özgürlük, yalnızca nazik ve çoğunluğun benimsediği cümleler için de var olamaz. Demokratik hukuk, inciten, sarsan, iktidarı huzursuz eden düşünceler karşısında da ölçülülüğü korumak zorundadır.
Basın üzerindeki baskı, yurttaşın bilgi hakkıdır
Basın özgürlüğü tartışması çoğu zaman gazetecilerin meslek sorunu gibi sunulur. Oysa gazeteciye yönelen her baskı, doğrudan okurun bilgi alma hakkına yönelir. Bir muhabirin dava riski nedeniyle belge yayımlamaktan çekinmesi, bir editörün reklam kaybı ya da idari yaptırım korkusuyla haberi yumuşatması, kamunun denetim mekanizmasını zayıflatır.
Sorun yalnızca açık sansür değildir. Otosansür daha sessiz, daha yaygın ve daha zor ölçülen bir sonuç üretir. Haber merkezlerinde hangi başlığın kullanılacağı, hangi konuğun ekrana çıkarılacağı, hangi dosyanın bekletileceği çoğu zaman görünmeyen risk hesaplarıyla belirlenir. Bu hesap, tek bir kurumun doğrudan talimatından doğmayabilir. Uzun süren soruşturmalar, belirsiz yargı süreçleri, ilan ve reklam dağılımındaki kırılganlık, lisans ve erişim yetkileri birlikte bir caydırıcılık alanı oluşturur.
Diasporada yaşayan Türkiye kökenli okurlar için bu tablonun ayrıca bir önemi var. Türkiye’deki haber akışını uzaktan izleyen yurttaşlar, farklı kaynaklara erişebilse bile, hangi bilginin eksik bırakıldığını fark etmekte zorlanabilir. Erişim bolluğu, otomatik olarak bilgi çeşitliliği anlamına gelmez. Aynı dilin, aynı haber ajanslarının ve benzer siyasi çerçevelerin tekrarlandığı bir ortamda çoğulculuk görüntüde kalabilir.
Dijital alan özgürleştirirken kırılganlaştırıyor
Sosyal medya, geleneksel medyada yer bulamayan seslere alan açtı. Yerel bir çevre sorununu duyuran yurttaş, işyerindeki haksızlığı anlatan çalışan veya deprem bölgesindeki aksaklığı kayda alan gönüllü, dijital araçlarla geniş kitlelere ulaşabiliyor. Bu imkan küçümsenemez.
Ancak dijital alan aynı zamanda erişim engelleri, içerik kaldırma kararları, soruşturmalar ve hedef gösterme kampanyalarıyla kırılganlaşıyor. Üstelik çevrimiçi linç kültürü yalnızca devlet kaynaklı baskıdan ibaret değildir. Örgütlü nefret, cinsiyetçi saldırılar, etnik ve mezhepsel hedef göstermeler, özellikle kadınları ve azınlık gruplarını kamusal tartışmadan çekilmeye zorlayabilir. İfade özgürlüğünü savunmak, bu saldırıları olağanlaştırmak değildir; herkesin korkmadan konuşabildiği bir kamusal alanı savunmaktır.
Hukuki belirsizlik neden ağır bir baskı aracına dönüşüyor?
Bir ceza davasının yıllarca sürmesi, beraatle sonuçlansa dahi cezalandırıcı bir etki yaratabilir. Duruşmalara gitmek, avukat masrafı, pasaport ve seyahat kaygısı, mesleki itibar kaybı, aile üzerindeki baskı ve dijital hedef göstermenin yükü, kararın sonucundan bağımsız değildir. Bu nedenle adil yargılanma hakkı ile ifade özgürlüğü birbirinden ayrılmaz.
Hukukun temel görevi, yurttaşa sınırı bildirmektir. Muğlak kavramlar geniş yorumlandığında ise sınır, yurttaşın önünde değil, soruşturmayı açanın takdirinde oluşur. Böyle bir tabloda insanlar yalnızca yasak olanı değil, izin verildiğinden emin olmadıkları her şeyi söylemekten kaçınır. Demokratik tartışmanın kaybı tam da bu noktada başlar.
Yargısal denetimin etkili, kararların gerekçeli ve benzer olaylarda tutarlı olması bu yüzden yaşamsaldır. Bir paylaşımın bağlamı, hedefi, yayılma etkisi ve şiddetle gerçek ilişkisi incelenmeden verilecek kararlar, hukuki güvenliği aşındırır. Eleştiri ile kişisel saldırı, haber verme ile kasıtlı yalan, protesto ile şiddet çağrısı arasındaki çizgiyi somut olayın bütünlüğü içinde çizmek gerekir. Kolaycı genellemeler, özgürlüğün değil keyfiliğin alanını büyütür.
Cumhuriyetin kamusal alanı neden çoğulcu olmak zorunda?
Cumhuriyet fikri, yurttaşın yalnızca seçim günü görünen bir seçmen olmamasını gerektirir. Yurttaş soru sorar, itiraz eder, bilgi talep eder ve yönetenleri eleştirir. Bu hakların kullanımı kimi zaman sert tartışmalar doğurur. Fakat tartışmasız bir toplum huzurlu değil, çoğu zaman bastırılmış bir toplumdur.
Türkiye’nin tarihsel deneyimi, basın üzerindeki baskının her dönemde siyasetin kalitesini düşürdüğünü gösteriyor. Farklı düşüncelerin düşmanlık olarak kodlandığı ortamda, hatalar zamanında görünmez; kurumlar içe kapanır; toplum ise söylenti ve kutuplaşma arasında savrulur. Buna karşılık özgür basın ve bağımsız düşünce, iktidar değişse de korunması gereken kurumsal sigortalardır.
Bu nedenle çözüm yalnızca birkaç davanın düşmesi ya da bazı engellerin kaldırılması değildir. İhtiyaç olan, istisnai yetkilerin dar yorumlanması, gazeteciliğin suç şüphesiyle özdeşleştirilmemesi, kamu kurumlarının hesap verebilirliği ve yargının siyasi tartışmaların aracı haline gelmemesidir. Üniversitelerin, sendikaların, meslek örgütlerinin ve sivil toplumun özgürce konuşabildiği bir ortam olmadan bu dönüşüm kalıcılaşmaz.
İfade özgürlüğü, bir grubun diğerine lütfettiği imtiyaz değildir. Yarın kimin eleştirisinin rahatsız edici bulunacağını kimse önceden bilemez. Bu yüzden bugün başkasının söz hakkını savunmak, yarın kendi yurttaşlık hakkını savunmanın en somut yoludur. Kamusal hayatın nefes alması için gereken şey daha az tartışma değil; daha fazla bilgi, daha güçlü hukuk ve korkudan arınmış daha dürüst bir sözdür.
-
Eylülde tavan kira zam oranı belli oldu
-
Türkiye’de Medya Sansürü Nasıl İşliyor, Neden?
-
Lavrov: Batı’dan yaptırımları kaldırmasını dilenmeyeceğiz
-
Gemi kazası soruşturmasında yeni gelişme: Alsu gemisindeki 9 kişi gözaltına alındı
-
Putin: Ukrayna krizine çözüm bulma şansına sahibiz
-
İran’dan ABD’ye füze ve İHA yağmuru: Kuveyt semaları karıştı
