Hakan Akpınar
hakanakpinar227@gmail.com
İmparatorluk topraklarına kabul edilen Sefarad Yahudileri’nin kurduğu matbaaların ardından, Osmanlı tebaasına mensup Ermeniler de ilk matbaalarını 16. Yüzyıl’da İstanbul’da açmışlardı. Apkar Tıbir, Venedik’teki matbaasını 1567 yılında İstanbul’a taşıyarak, İtalya’dan getirttiği basım aletleri ile birlikte Sırp Nigoğayos Kilisesi’nin avlusunda kurmuştu. Daha sonra Ermeniler, Anadolu’da da yeni matbaalar açtılar.
İmparatorluk coğrafyasındaki ilk Rum matbaası ise Nicodimus Metaxas adında bir papaz tarafından açılacaktı. 1627 yılında kurulan bu matbaanın ilk bastığı eser, “Yahudiler Aleyhinde Küçük Risale” isimli kitaptır. Ancak, Cizvit papazlarının Yeniçerileri kışkırtması nedeniyle meydana gelen bir saldırıda matbaa ciddi tahribat görmüş; bunun üzerine Papaz Metaxas, can güvenliği kalmadığı korkusuyla Osmanlı topraklarını terk etmek zorunda kalmıştı.
Gayrımüslim unsurların-Başta İstanbul olmak üzere-imparatorluk topraklarında kurdukların matbaaların sayısı zaman içinde artmıştı. Bu matbaalarda çok sayıda kitap, risale (Kitapçık, broşür) basılmış ve dağıtılmıştı. İspanyol Yahudileri tarafından İstanbul’da açılan ilk matbaadan (1493), Osmanlı-Türk matbaasının kurulduğu tarihe (1727) kadar olan 234 yıllık süreçte gayrımüslim tebaa, imparatorluk topraklarında toplamda 37 matbaa açtı. Ne hazindir ki gayrımüslimler, bu matbaalarda binlerce kitap ve risale basıp, dünyadaki gelişmelere ayak uydururken; Osmanlı-Türk halkı, çağa geç kaldığı için kendi aydın kesimini dahi yaratamamıştı.
Osmanlı toplumunun bir parçası olan gayrımüslim halklar, matbaa sayesinde basılan eserleri okuyarak, dünyada olup bitenlerden haberdar olabiliyorlardı. Din kitaplarının hâricinde, bastırdıkları eğitim kitapları aracılığıyla çocuklarına okuma-yazma öğretip, onları geleceğe hazırlayabiliyorlardı. Böylece sonraki zamanlarda kendi okullarını kurarak çocuklarına, gençlerine düzenli bir eğitim hayatı sunmaya da muvaffak olabilmişlerdi. Bunların bir sonucu olarak, gayrımüslim mekteplerinde yetişen gençler, ileride Osmanlı devlet yönetiminde yönetici ve memur olarak görev yapma imkânı bulmuşlardı.
Devletin kurucu, milletin ise aslî unsuru olan Müslüman Türk toplumunun içinde bulunduğu duruma gelince… Ne yazık ki, Osmanlı’nın Türk-Müslüman halkının büyük çoğunluğu, dünyadaki felsefî-düşünsel, edebî ve bilimsel gelişmelerden bîhaber olarak asırlar boyu cehâletin hükmü altında yaşıyordu. Okumak, yazmak, meslek sahibi olmak, lisan bilmek… Bunlar, Osmanlı Sarayının seçkin sınıfına, devşirmelere, mühtedilere (Din değiştirip Müslüman olan kişiler, dönmeler) ve gayrımüslim tebaaya ait imtiyazlardı.
Okuma-yazma bilmeyen Osmanlı Türk’ü câhil bırakılmıştı. Mektep nedir bilmezdi, gelenek bilgisiyle hayat sürerdi. Köyünde çiftçiydi, rençberdi. Savaş zamanlarında hazır kıta olarak bekleyen askerdi. Halifenin, dinin, devletin muhafızıydı. Buna rağmen o, devlet dairesinin kapısına bile gidemezdi. Değil devlet dairesinde görev alabilecek bir eğitim düzeyine sahip olabilmek, bir arz-ı hâl bile yazabilmekten yoksundu.
Osmanlı-Türk matbaasının kuruluşunun asırlar boyunca gecikmesi, sadece bağımsız Türk basınının ortaya çıkışını ötelemekle kalmamış; aynı zamanda Müslüman-Türk halkını eğitimsizliğe ve câhilliğe mahkûm etmişti.
Dünya tarihinde, matbaanın ortaya çıkışı ile insanlık, “Sözlü Kültür” geleneğinden “Yazılı Kültür”ün yaygın inşâsına geçmiştir. Tabi ki yazılı kültürün başlangıcını doğrudan matbaanın icadına bağlamak isabetli olmaz. İnsanlık tarihinde yazılı kültür, yazının bulunmasıyla başlayan bir süreçtir. Matbaanın icadı öncesinde yazının tarihî seyri, taş tabletler ve kayalar üzerine nakşedilen yazılara, papirüs ile kağıdın kullanıldığı dönemlere uzanır. El yazması kitaplar, kağıda düşülen notlar vs…
Yazı, eski çağlarda bir iletişim aracı olarak kullanılsa da teknoloji ve matbaa olmadığı için bilginin yaygınlaşması, toplumsallaşması ve hatta evrenselleşebilmesi mümkün olmuyor; bu süreç uzun bir zamana yayılabiliyordu. İnsanlığın ortak hafızası, daha ziyade sözlü kültür üzerinden taşınan bilgilerle oluşturuluyordu. Teknolojinin, matbaanın henüz ortaya çıkmadığı Orta Çağ ve öncesinde, insanlığın ortak hafızasına hâkim olan, çoğunlukla gelenek bilgisiyle aktarılan sözlü kültürdü. Bu kültürde bilgi hikâyeler, efsaneler, atasözleri, deyimler, mitler, şarkılar vb. sözlü anlatımlar aracılığıyla iletiliyordu. Ezber, tekrar ve kalıp ifadelerle sözlü kültür geleneği, bir bakıma insanlığın ortak hafızasına emanet edilmiş oluyordu.
Matbaa, Yazılı Kültür’de yeni bir çığır açmıştır. Yazılı Kültür, matbaa sayesinde yaygınlaşıp toplumsallaşmış; basılan kitaplar, gazeteler vasıtasıyla sadece ulusal değil, evrensel iletişimi de güçlendirmiştir. Matbaa, yazılı kültürü kurumsallaştırmış, yaygınlaştırmış; edebiyat eserlerinin, bilimin, felsefenin, soyut fikirlerin gelişimine kapı açmıştır. En önemlisi Yazılı Kültür; düşüncenin, yeni fikir akımlarının gelişmesine meydan vermiş; insanlık tarihindeki olayları, bilimsel ve sosyal gelişmeleri, nesnel olarak kayıt altına alma olanağı sağlamıştır.
İnsanlık tarihinde matbaa, Yazılı Kültür’ün yaygın hâkimiyetine yol açan en önemli icatlardan biridir. Avrupa, Rönesans, reform hareketleri ve Sanayi Devrimi ile Orta Çağ’ın karanlık dehlizlerinden çıkıp akla, bilime yönelirken; hiç kuşku yok ki, matbaanın bütün olanaklarını sonuna kadar kullanabilmiştir.
Avrupa’da, matbaada basılan ilk gazete, 1605 yılında yılında tarih sahnesine çıkarken; Osmanlı-Türk basını ise doğmak için çağın bekleme odasında asırları sayacaktı.