Hak Din Nasıl Tanınır? (I)

-İslâmî Yazılar - 16 Mayıs 2025 00:01

Hasan Kanaatlı

h.kanaatli@hotmail.com

YAZAR ARŞİVİ

Aslında daha önceleri böyle bir soru yoktu. Bu, içerisinde bulunduğumuz çağın sorularından biridir. Peki bu niçin gündeme geldi derseniz şunu söylerim:

-“Son dönemlerde, keşiflerin çoğaldığı ve insan topluluklarının birbirleriyle iletişim kurduğu bir dönemde insanlar; üzerinde yaşadığı bu arz küresinde başka inanış, ekol ve düşüncelerin de var olduğunu keşfetti. Kendine ait din ve mezhebin dışında, başka inanışların da bulunduğunu anladı. Örneğin insanlar, önceleri küçük bir köy veya kasabada yaşıyorlardı, oralardaki insanlar da genelde aynı din ve mezhepten oluyor ve haliyle de kimse kendi din ve mezhebinden bir kuşku duymuyordu. Belli ki böyle bir ortamda yaşayan birisi, kendi din ve mezhebinin kesin hak olduğuna iman edecektir. Çünkü o kesim, doğduğu günden itibaren, o gibi inancın içinde yer almışlardır!

Sözünü ettiğimiz insanlar, her çeşit din ve mezhebin bulunduğu büyük bir metropol şehre yerleşince ve bir açılım ile karşılaşınca, ister istemez onlarda bir takım yeni düşünceler oluştu ve sahip oldukları din ve mezheplerinde, birtakım eksikliklerin bulunduğunu hissetmeye başladılar!

Mesela ilmi keşifler, insan oğlunun sahip olduğu dininde birtakım hataların görülmesine sebep oldu. Yine o keşifler, dini kaynaklarda yer alan birtakım bilgilerin hatalarını ortaya koydu. Gelenek kurallarına sıkıca bağlı o insan, bulunduğu yerdeki öteki din ve mezheplerin de tüm dünya insanlarını, kendinin sahip olduğu din ve mezheplerin davet ettiği şeylerin aynısına davet ettiğini gördü! Yani onlar da insanları Allah’a, ahlaka, insan haklarına, cennet ve hukukun üstünlüğü gibi şeylere davet ediyorlardı! Buradan hareketle, bu modern asırda kurtuluş yollarının fazlalaştığını anladı!

Eski dönemlerde yol tekti! Şayet Sünni bir insan Sünni bir ailede dünyaya gelmiş olsaydı, onun için o mezhep, o evdeki doğan insanı cennete götürecek tek yol olurdu! Şayet Şii bir evde ya da Şii bir şehirde dünyaya gelmiş olsaydı, onun için de tek hak yol Şiilik olurdu. Onun dışındakileri ise batıl görürdü! Dolayısıyla, onun açısından o batıl yollar mensuplarını cehenneme götürüyordu!

Dünyada var olan tüm din ve mezhepler öyleydi. Fakat şu modern dönemdeki kültürlü halk, gerçekten bu sorular ile karşılaşmaktalar. Yani insanoğlu bu kadar zor dönemleri geçirdikten sonra ancak daha şimdilerde; “hak din nedir ve onu nasıl tanıyabiliriz?” sorusunu sormaya başlayabildi! Çünkü o durumlardan sonra kendi din ve inancında birtakım kusur ve eksiklikleri görmeyi fark etti!

İnsanların kendi din ve mezheplerinde gördüğü kusur ve eksikliklerden biri, sahip oldukları din ya da mezhebin, onları “terörizme” teşvik etmesidir!

Yani “terörizm”, dindarlığın çocuğu olmaya dönüştü! Örneğin Usame b. Ladin dindar bir insandı. Taliban da dindar kimselerin oluşturduğu bir kitleydi. Diğer bir ifadeyle sözü edilen o mücahitler, benden ve sizden daha dindarlardı. Kuran hafızlığında ve namaz kılıp oruç tutmada bizlerden çok öndelerdi. Peki sonuç ne oldu? Acaba imam Ali de dindar birinin eliyle ve onun kılıcıyla öldürülmedi mi?

İçerisinde bulunduğumuz şu çağda ve bu özgürlükler asrında, hak dini bulmaları için tüm insanlara şu soruyu sorma hakkı verilir: “Hak din nedir ve nasıl tanınabilir?”

İnsanların hak dini nasıl tanıyabilecekleri hususu, çok büyük bir meseledir! İşte şimdi burada söz konusu edeceğimiz şu meseleyi hepimizin araştırması gerekir! Yani yaşlılarımız ve genel halkımız, hak din ve mezhebin, kendi din ve mezhepleri olduğunu söylerler. Şayet Sünni iseler, hakkın yalnızca Sünnilik olduğunu, şayet Vahhabi iseler, Vahhabiliğin hak olduğunu, şayet Şii iseler, Şiiliğin, Ehl-i Beyt’in ve Sahip Zaman’ın hak olduğunu, diğerlerinin ise batıl olduğunu söylerler! Kısacası geçmişten bize miras kalan taklidi düşünce ve itikatlar bunlardır ve bunları hepimiz de biliyor ve öyle inanıyoruz! Çünkü asırlardır ki bu böyledir ve hala dahi birçokları için böyle olmaya devam etmektedir!

Fakat bu dönemdeki insanların, kendi yolunu seçme imkanları vardır ve gerçek şekliyle bunun anlamı “özgürlük” tür!

Burada “özgürlük” ten kastım, Batılıların sözünü ettikleri “cinsel özgürlük” değildir elbette. Kastım “inanç özgürlüğü” dür! Yani “inancımızı seçebilme” durumu da bizim önümüze açılan bir “inanç seçme” özgürlüğüdür!

Oysaki kadim insanların önünde inanç seçme özgürlüğü diye bir şey yoktu. Örneğin Şiiliği ya da Sünniliği seçme diye bir özgürlükleri söz konusu değildi! Bu mezhepler bizlere icbar edilmiştir! Şayet bir din, mezhep ya da ideoloji insana icbar edilir ise, onun hiçbir değeri olmaz!

Daha doğrusu özgürlüğün bu asırdaki kazanımlarından biri de din, mezhep ve ideolojiyi seçme özgürlüğüdür!

Şimdi bu soruyu yeniden soruyoruz: “Acaba hak dini tanıma imkanına nasıl sahip oluruz?”

Bir giriş mahiyetinde ilk önce şunun izahını yapmamız gerekir:

-“Hak nedir ve bundan neyi kastediyoruz?”

Bunun cevabını şöyle bulmaya çalışabiliriz:

-“Hak” iki kısımdır! Bir kısmı; ilim, felsefe ve mantığın kabul ettiği “hak” tır. Bu tür hak, “vücud-u haricisi” (dışarıda karşılığı) bulunan ve onunla mutabık olan haktır! Mesela fizik, kimya, tıp, astronomi vs. gibi ilim dallarının “hak” dediği şeyler budur. Onlara göre hak; “ma tabeke’l vaki’/gerçekle özdeş olan” dır! Örneğin “ay” bir hakikattir ve dünyanın etrafında dönüp duruyordur! Şayet insanoğlu bunu keşfettiyse ve onun böyle bir görevinin bulunduğunu bildiyse bu, onun ay ile ilgili inancının hak olduğunu gösterir! Çünkü insanın ay ile ilgili bu bilgisi, gerçekle özdeştir!

Diğeri ise; dinin kabul ettiği “hak” tır! Fakat bu ekoldeki “hak”, bilimin kabul ettiği “hak” gibi değildir! Çünkü bilimin örneğin “ay” gibi hariçte bir gerçeği varken, dini hakikatlerin bilimin hakikatleri gibi dışarıda bir gerçeği yoktur! Çünkü dinin kendisi subjektiftir ve objektif varlıklar gibi dışarıda bir gerçeği söz konusu değildir! Fakat onun hakikati gerçek ile özdeştir. Yani insanın haricindeki ay gibi dışarıda vücudu mevcut değildir! İşte tüm din adamlarının içine düştükleri büyük hata da tam burasıdır!

2000 yıl ve daha fazla zamandan bu yana Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam alimlerinin görüşleri, Aristo’nun görüşlerine dayalıdır. Aristo: “Hak; gerçek ile özdeş olan şeydir!” demiştir. Böylece buradan yola çıkarak bütün din adamları, dinin de fizik ve kimya gibi olduğunu ve hariçte varlığının bulunduğu tasavvurunda bulunma gibi bir yanlışlığın içine düştüler! Yani dinin de dışarıda bir varlığının olduğunu zannettiler. Onlara göre, şayet birinin inançları o dışarıdakiyle uyum sağlıyorsa ona: “Sen hak üzeresin, çünkü hariçte hak/gerçek tektir ve sen de o hak/gerçek olana uymuşsun” dediler!

Örneğin bir mikrofonu nazara alalım! Hiçbir zaman bir elma ya da bir defter mikrofon olamaz! Mikrofon ’un dışarıda bir vücudu vardır. Şayet bir şeye “mikrofon” denilirse ve o şey de mikrofon ile uyum içerisinde ise, o doğrudur ve haktır (gerçektir!) Diğerleri ise batıldır!

Şii alimleri “imametin” varlığının bulunduğunu ve onunla mutabık olduğunu tasavvur ettiler! Dolayısıyla dediler ki şayet bir insan “imamet” e itikat ederse o doğrudur ve diğerleri batıldır! Sünniler ve tüm Müslümanlar da öyle, Allah’ın, nübüvvetin ya da meadın da dışarıdaki bir vakiiyata mutabık bulunduğuna inandılar! Oysaki din ya da mezhep hakikatleri, aynen dil gibi nefsani ve “itibari” bir hakikattir. Yani dil, her nefis sahibinde var olan bir şeydir ve tek değildir! Bu durum, örneğin dünyada 1000 tane dil varsa, birinin kalkıp da bu dillerden yalnızca 1 tanesi hak diğerleri ise batıldır demesine benzer! Şayet birisi zihnindeki o tek hak dediği dilin bir vakiiyatı olduğunu ve onun da bu vakiiyata mutabık bulunduğunu iddia ederse, o doğru olmaz, çünkü dil nefsanidir ve her nefis sahibinde bu vakiiyat vardır! Şu andaki ilmi konular, örneğin psikoloji, biyoloji, felsefe vs., dinin objektif ve bilimsel olmadığını ispat etmiştir! Yani din, objektif olmayan ve hariçte varlığı bulunmayan subjektif bir şeydir! Diğer bir ifadeyle din; eğitim, çevre, kültür, sözlük, huy ve hasletin etkisiyle oluşan bir vakiadır. Şayet insanın huy ve hasleti, örneğin Humeyni gibi inkılapçı bir karakter arz ediyorsa, o insan devrim yapar, yok şayet yapısı yumuşak ya da soğuk ise, o şahıs devrim yapmaz! Öyle bir karakterdeki biri; dinin sulhçu, mülayim, yapıcı ve barışçıl olduğunu söyler ve din üzerinden devrim gerçekleştirmez!

Bakınız Sünni alimlerin büyük çoğunluğu devletten destek alır ve devlet tarafından teyit edilir! Bu da bize “dindar” kesimin büyük bir kısmının “kararlılığını” ispat etmiştir! Yani bu kesim demiştir ki, “hak benim gittiğim yoldur, diğerleri batıldır!” Çünkü böyle bir durumda bulunanlar, “dinî hakikatlerin de ilmî hakikatler gibi olduğunu, yani hariçte varlıklarının bulunduğunu zannetmişlerdir ve subjektif şeylerin hariçteki varlığı ile objektif şeylerin hariçteki varlığını, Aristo’nun sözünü çözemedikleri için karıştırmışlardır. Oysaki evet, subjektif şeylerin de hak ve batıl olanları vardır, ama o hak olanları zati değil, enfüsidir! Bunlar onların da hariçte bulunduğunu ve dolayısıyla da hakkın tek ve diğerlerinin de batıl olduğunu tasavvur etmişlerdir! Oysaki modern bilim bizlere “dini hakikatlerin çoğulculukta (plüralizm) bulunduğunu ispat etmiştir! Buna Arapçada; “taaddüdiyye/çoğulculuk/plüralizm” denir! Bu çoğulculuk, aynen siyasetteki çoğulculuk gibidir!

Hasılı çağın bilimi (sosyoloji vs.), dinin de çoğulculuğunu ispat etmiştir. Çünkü bu bilim, yeryüzünde yüzlerce din ve binlerce mezhebin bulunduğunu görüyor. Bunların tümü de “hak benim” diyor. Oysaki alemdeki 8 milyar insanın tümüne de mikrofonu gösterip, “bu nedir?” diye sorulduğunda, hepsi de “bu mikrofondur” diyeceklerdir! Demek ki, hariçteki gerçek tektir ve yeryüzündeki 8 milyar insanın tümü, hariçteki bu gerçeğin üzerinde ittifak ederler.

Elbette bu durum bilimsel konu için geçerlidir. Yani tüm insanlar bilimsel konularda ittifak içerisindeler, fakat dini konularda böyle değiller. Daha açıkçası subjektif hiçbir konuda insanlar ittifak içerisinde değillerdir! Bu da son dönem alimlerini dinde çoğulculuğu kabule zorlamıştır!

“Taaddudiyye” ile “taaddud” (çoğulculuk- ile çokluk) farklı şeylerdir! İslam’da “taaddüt-çokluk” vardır “taaddudiyye-çoğulculuk” yoktur! Yani İslam ötekini (Ehl-i Kitabı) da kabul ediyor ve cennete girebileceklerini söylüyor. Buna “taaddüt” derler!

“Taaddüdiyye” görüşüne sahip olanlar şöyle derler: “Dinlerin ve mezheplerin tümü de haktır!” Fakat İslam öyle demez! İslam şunu der: “Ben hakkım! Yahudilik ve Hıristiyanlık batıldır! Ama onlarla da müsamaha yapılabilir! Onlardan da cizye/vergi alınabilir! Fakat onların, yani diğer dinlerin tümü cehennemliktir!” İşte fark buradadır.

Tekrar baştaki “hak dini nasıl tanırız” sorusuna döner isek şunu söyleyebiliriz:

-“Buradaki “hak” tan maksat, Aristo’nun kastettiği hak değildir! Yani hakkın, bir şeyin dışarıda bulunan gerçeği ile uyum sağlaması kastedilmemiştir! Bundan dolayı bizim, önce “hakkın” ne olduğunu bilmemiz gerekir!

Elbette ki mutlak “hak” Allah’tır! Biz ise, Allah’ı değil, “hak dinin” ne olduğunu anlamak istiyoruz! Yani din, Allah tarafından teyit edilir mi edilmez mi onu öğrenmek istiyoruz! Diğer bir ifadeyle; acaba falan din ya da mezhep, Allah’ın onayını almış mıdır almamış mıdır? “Hak” tan kastımız bunu öğrenmektir!

Yine bu soru içerisinde başka bir soru daha soruyoruz ve o da şudur:

-“Acaba hangi dini Allah onaylayıp beşere göndermiştir?”

Din adamları bu soruya birbirinden farklı 5 türlü cevap vermişlerdir!

Birinci cevap şudur: Bir dinin Allah tarafından onaylanıp beşere gönderildiğinin en önemli delil ve ölçüsü, o dini getiren peygamberin elinde, Allah tarafından verilen bir “mucize” nin bulunmasıdır! Yani bir dinin “hak” olduğunun ölçüsü “mucize” dir!

Tüm İslam alimleri bu görüşü onayladıkları gibi, İslam peygamberine verilen mucizenin de “Kuran” olduğunu söyleyip şöyle demişlerdir:

– “Musa ve İsa peygamberin de kendilerine has mucizeleri vardı. Fakat Hz. Muhammed (sav)’in mucizesi Kuran’dır. Bu da bize ispat ediyor ki bu şahıs (Hz. Muhammed) nebidir ve Allah tarafından insanlara bir din getirmiştir.”  İslam alimleri açısından buna; “mucize delili” ya da “mucize ölçüsü” denir!

Peki “mucize nedir? “

“Mucize” konusunun birtakım sorunları olduğunu kabullenmek gerek ve yapılan itirazların bir türlü önünü alamayan da bu sorunlardır!

Konuya girmeden önce, “avam halkın din ve kültür anlayışı ile arif insanların din ve kültür anlayışının farklı olup olmadığı konusunu incelememiz gerekir, şöyle ki:

Biz Müslümanlarda 3 türlü dindarlık vardır.

Avam insanların dindarlığı mucize ile uyum içerisindedir ve onunla birebir pekişiyor! Örneğin denilse ki bu adam bu ağacı koyuna dönüştürebiliyor ve görünürde o adam da ağacı koyuna dönüştürdüğünde, avam halk hemen ona inanacak ve onun bir güç sahibi olduğunu kabul edip, Allah tarafından teyit edildiğine iman edecektir! Fakat “yeni akılcılık” ekolünde, bir ağaç koyuna dönüştürülse bile, akil bir insan, “akılcılık” prensiplerine göre, o adamın Allah tarafından gönderilmiş biri olduğuna iman etmez, fakat adamın kendinden bir güç sahibi olduğunu kabul eder! Yani onun ilginç bir gücü bulunduğuna inanır! Gazeteciler, TV. ler, çeşitli medya kuruluşları, psikologlar vs. gelip o adamı incelemeye tabi tutar ve ondaki o ilginç gücü anlamaya çalışır! Fakat onun nebi olduğunu kabul etmezler!

Şayet biri gelip de “ben Allah tarafından gönderilmiş bir elçiyim” derse, derhal onu istihbarat birimine bildirirler. O birim de onu gözetim altına alır, beyninin emarını çektirir, beyninde hasarın olup olmadığına bakar ve gücünü ölçer!

Dolayısıyla; “mucize” nin bir olayın doğrulayıcısı ve doğruluğunun ölçüsü olduğu düşüncesi, avam tabaka için geçerlidir, kültürlü, tahsilli, akademisyen ve akılcılar için geçerli değildir!

Maalesef şayet akıl çalışır ve harekete geçer ise, kimi insanlar için büyük bir sorun yaratır! Bundan olsa gerek önceki büyükler ve din adamları genellikle akıldan korkar ve şöyle derlerdi: “Akla önem vermeyin, şayet akıl uyanırsa her şey harap oluverir!”

Bu sözü İbn Teymiye gibi kimi mezhep ve ekol sahipleri de söylerler. Elimizde naklin, akıldan üstün olduğuna dair rivayet ve eserler de mevcuttur.

Evet, elimizde aklı onaylayan birtakım rivayetler de vardır, fakat sınırlı ve şartlıdırlar! Genelde şöyle denir:

-“Akıl seni Nebi’ye ve imamlara kadar ulaştırır! Onlara ulaştırdıktan sonra artık akıl yerinde duraklıyor! O durakladıktan sonra, artık nas hâkim olur! Üstünlük nassın eline geçer!”

Bundan olsa gerek Müslümanların elinde bolca Peygamberin, Ehl-i Beyti’nin ve ashabının keramet, fazilet ve mucizelerine dair eserler bulunmaktadır! Çünkü ilk dönemlerde insanların tümü avam idi! Kültürlü sınıf yok denecek kadar azdı. Olanlara da “zındık”, “mülhit/dinden çıkmış” vs. diyorlardı. Örneğin İbn Mükaffa ve Ebu Carud kültürlü insanlardı. Fahrettin er-Razi ise bir filozoftu! Bundan dolayı da avamın dinine iman etmiyordu! Yani insanların aklı yükselişe geçti mi, hatta mucize vs.ye inanmıyor ve mucize’nin Allah’tan olduğunu da kabul etmiyor!

Şu dönemde dahi içimizde hiç mektep, medrese görmeyen, ama gaipten haber veren insanlar mevcuttur! Örneğin hipnotize ve telepati ile insan beyninin içini okuyanlar vardır. Telepati; parapsikoloji ’de incelenen paranormal bir yetenektir. Bireyler arasında duyular dışı algılama yoluyla düşünce, fikir, duyu veya imajların aktarılmasını sağladığı ileri sürülen tesir irtibatıdır! Örneğin beyinlerin karşılıklı olarak sohbet etmesi gibidir!

Mucize de bu sınıftandır! Yani mucize, günümüzde bir şeyin Allah’tan olduğuna delil sayılmaz. İnsanın da kendinde bir gücü vardır. Bu gücüyle “faraza” ağacı koyuna ya da koyunu ağaca dönüştürebilir! Dolayısıyla onun böyle yapması, Allah tarafından bir elçi olarak gönderildiğini kanıtlamaz!

Bizim “Akılcılık” tan kastımız; “davanın delil ile uyum içerisinde olmasıdır!” Yani bir delil şayet dava ile uyum içerisinde ise, buna “akılcılık” ve akla uygunluk denir! Dolayısıyla bizler mucizenin, iddia edilen konu ile uyum içerisinde olup olmadığına bakmalıyız!

Örneğin, faraza Müslümanların iddiaları, “Kuran’ın Allah’tan olduğu” üzeredir! Oysaki Kuran, olağan üstü başka bir güç tarafından da olabilir! Örneğin Nebi’nin Cin (görünmez birileri) ile de irtibatı olabilir! Yani Cinlerde de olağan üstü güç vardır! Ya da Cinlerin yerine başka bir gaybî güçler ile de olabilir!

İkincisi; farz edelim ki bu mucize, Kuran’ın Allah’tan olduğuna işaret ediyor! Fakat filozofların da dedikleri gibi “bir şeyin varlığı, ona uymayı gerekli kılmaz/el- Vücud, la yested-i el vücub!” Yani o şahıs (nebi) Allah tarafından gönderilmiş olsa dahi bu, ona itaati gerekli kılmaz!

Farz ediniz ki Kuran Allah’tandır. Peki ona benim itaat etmemin gerekli olduğunu kim söylemiştir? Çünkü itaat “ameli akılda” gereklidir. Ona uymanın münasip olup olmadığına bakılıp öyle karar verilir. Kuran Allah’tandır sözü ise “nazari akıldır!” Bu ikisi (nazari akıl ile ameli akıl) arasında bir ilişki yoktur!

Üçüncüsü: Şu dönemde mucizeler hususunda kuşku duymamız doğru bir iştir! Kim demiştir ki “ölüyü diriltme vardır!” veya kim “asanın yılana dönüştüğünü iddia etmiştir?” Nasıl oluyor da bundan 2000 yıl öncesinde Allah’ın elinde mucizeler vardı da şimdi yoktur? Kuran da bizim nebimizin elinde mucize bulunmadığına dair vurguda bulunuyor! Buna rağmen bizler bu kitabın (Kuran’ın) mucize olduğunu söylüyoruz! Ve yine Kuran’ın gökten geldiğini ve bir melek tarafından getirildiğini iddia ediyoruz! Oysaki müşrikler peygamberden “mucize” istediklerinde peygamber onlara; “Ben sadece beşer bir elçiyim” (İsra:93) ayeti ile onların “mucize” taleplerini reddediyor! Ayrıca mucize, yalnızca gösterildiği o bölgedeki onu gören insanları bağlar, onun dışındakilerle bir ilişkisi olamaz!

Bizler şimdi, bu çağda “hak din” in ne olduğunu öğrenmek istiyoruz!

“Kuran mucizedir” denilse, burada Kuran’ın “belağî mucize” veya “ilmî mucize” vs. olduğu hususunda birçok itirazlar vardır! Bunların tümü de alimler arasında tartışılmıştır! Burada bu konulara girmeye gerek yoktur. Ayrıca “Kuran’ın mucizeliği” sözünün de zayıf olduğu ispat edilmiştir!

Demek ki, “hak din” in birinci ölçüsü olan “mucize” konusuna yalnızca “avam halk” iman eder, kültürlü insanlar mucizeyi kabul etmezler.

 İkinci Cevap Şudur: Bir dinin Allah tarafından onaylanıp beşere gönderilmesinin önemli delil ve ölçülerinden biri de o dini getiren Nebinin “ahlakı” dır!

Yani şayet Nebinin ahlakı yüce bir derecede olur ise ve yine eli açık, soylu, cömert, sevecen ve yüce insani değerlere sahip birisi ise, o taktirde onun Allah tarafından gönderilen bir elçi olduğu kabul edilir ve getirdiği dinin de hak din olduğu bu ölçülerle kabul görür! Yani Nebide bulunan güzel ve üstün ahlak, onun getirdiği dinin Allah’tan gönderildiğini teyit eder!

Bu görüşe dair de birtakım itirazlar yapılmıştır! Çünkü dünyada hayli salih ve ahlaklı insanlar vardır! Şayet bunlardan birisi “ben Allah tarafından gönderilmiş bir elçiyim” derse, bizler onu direkt olarak tastık etmeyiz!

Evet, doğrudur nebi yalan konuşmuyor, yani kesinlikle nebi yalan söylemiyor! Fakat Nebi “Cebrail bana nazil oldu ve bu mesajı bana getirdi” dediğinde, biz ve bütün akil insanlar ona diyoruz ki, “evet, kesinlikle sen doğru söylüyorsun, sen kesinlikle yalan söylemezsin! Fakat senin o Cebrail diye gördüğün şeyin vehim/hayal olmadığı ne malum? Ayrıca senin yanılman da söz konusudur!”

Doğruluk; onun gerçekle uyum içerisinde olmasını gerektirmez! Şayet biz tüm insanlardan “Nebinin nasıl bir insan olduğunu” sorsak, her kes onun doğru biri olduğunu söyler! Getirdiği Risâlet de doğrudur! Fakat şöyle bir fark vardır: “Bizler Nebinin doğru olduğuna iman ediyoruz ama, onun gördüğü şeyin Cebrail olduğuna dair elimizde kesin bir delil yoktur! O gördüğü şey, belki de bir rüyadır! Belki de yanılıyordur!”

Bu konu, derin bir konudur ve buna İslam alimleri içerisinde “Vahyin bilinmesinin delilliği/ Hücciyetü’l-Marifiyye lil Vahiy” derler!

Acaba bu rüya gerçekle mutabık mıdır? Yani Nebiye diyoruz ki, “senin elindeki bu delil, gerçek ile uyum içerisinde midir?”

Örneğin ben etrafımda bulunan insanlara diyorum ki, elimdeki şu A4 kâğıdı beyazdır! Etrafımdaki insanlar bana “delilin nedir?” diye sorarlar. Ben de o insanlara şunu sorarım:” Sizin hepiniz elimdeki bu sayfayı beyaz olarak görüyorsunuz değil mi?” Onlar da hep beraber “evet öyle görüyoruz” derler!  Yani buradaki sorumla demek istiyorum ki, burada bulunan akıllar, “gerçeğin keşfinde iştirak etmişlerdir!” İşte bu, benim delilimdir! Yani buradaki akılların bu sayfayı beyaz görmedeki ortak görüşleri benim delilimi oluşturmaktadır!

Fakat bazı konular vardır ki, başkalarının görüşlerine ihtiyaç duymazlar. Örneğin matematikte 2×2=4 eder. Tüm dünya insanları birleşse ve bu doğru değildir dese, yine de ben derim ki hayır! 2×2=4 eder! Fakat Cebrail’in görülmesi, aynen bu A4 sayfasının görülmesi gibi değildir! Dolayısıyla, akil insanlar Nebi’ye diyorlar ki, ey Nebi! Bizde de 2 göz vardır sende de! Bizde de 2 kulak vardır sende de. Seninle bizim aramızdaki 5 duyu organları müşterektir! Ey Resul! Sen diyorsun ki bende altıncı bir duyu daha vardır ve Cebrail’i bu duyu ile gördüm!

Nebi böyle deyince akil insanlar da diyorlar ki, “Ey elçi! Böyle bir durumda bizim senin gördüğün şeyi inkâr hakkımız oluyor! Çünkü sen, sana has olan bir duyu ile Cebrail’i görmüşsün! Fakat o duyu bizde yoktur! Bizde yalnızca 5 duyu vardır. Peki sen bize Cebrail’i bu 5 duyudan biriyle gördüğünü ispat edebilir misin? Nebi de “hayır edemem!” diyor.  Akil insanlar da ona: “Bu taktirde senin Cebrail dediğin şeyi kabul etmeme hakkımız vardır, çünkü sende olan o 6’ncı duyu bizde yoktur” derler!

Şunu da izah edeyim ki, “kizib/yalan” ile “İnkâr/reddetme” birbirinden farklı şeylerdir! “Kizb”in karşıtı “sıdk” dır!  “Tekzip” in karşıtı “tastik” tir! Yani ey Nebi! Sen sadık bir insansın, sende “kizib” yoktur! Fakat bizler, senin o Cebrail dediğin şeyi görmedik. Bu taktirde bize onu inkâr etme hakkı ver! Biz seni “tekzip” etmiyoruz, yalnızca Cebrail’i inkâr ediyoruz! Bunun yerine bize başka bir ölçü vermelisin! Yani senin “nebi” olduğunu birtakım emarelerden tespit ediyoruz ama, bizde o 6’ncı his olmadığı için seni teyit edemiyoruz!

 

(DEVAM EDECEK)  

BENZER HABERLER