Hakan Akpınar
hakanakpinar227@gmail.com
Klişe bir söz; ama tekrar etsek kıyamet mi kopar?
Hayat, siyah ve beyazdan ibaret değil… Hepimizin bildiği gibi İki ana renk arasındaki ara renk ise gri. Üstelik, ‘gri’nin de 50 tonu var…
Demem o ki “İfrat ile tefrit” veya aşırılıklar arasında gidip gelmemek, yani çok keskin olmamak lazım. İdeolojik saplantılar, tek taraflı görüşler, “En doğru fikir benim fikrim” diye dayatmalar ya da arada, patinajda kalmalar… Bunlar hep olağan hayatın akışına, renklerin ahengine aykırı aslında. Sabit fikre saplanmak kargaşası…
Siyahtan, beyaza; beyazdan siyaha 50 ton, 50 yol var… Ne var ki bizim toplumumuzda-hele ki kanaat önderliğine soyunan kimi kalem efendilerinin gözünde-herşey siyah ya da beyaz… O yüzden eskisi gibi düşünemiyoruz. Değerlendiremiyoruz, çözümleyemiyoruz, analiz veya mukayese yapamıyoruz. Neden-Sonuç ilişkisini (haydi azıcık felsefî olsun, serde yarım felsefe öğretmeniyim ne de olsa) determinist ilişkiyi kavrayamıyoruz.
Neden? Türk toplumu felsefe eğitiminden bîhaber çünkü… O yüzden herşey siyah ya da beyaz… Düşünce, düşünmenin ürünü; ama ifrat ile tefrit arasında düşünce değil, olsa olsa keskin sloganlar yeşerir. Aşırılık dengeyi bozar. Edebiyat, felsefe gelişmez. İnsan niye yaşadığını bilmez. Ulvî amaçları ise bilinmez kahramanlara bırakır. Hayata, zamana, siyasete yön veremez; ama çok iyi güdülenir, yönetilir.
Özgür insan okur, öğrenir, analiz eder, mukayese edip, doğruyu bulur. Özgür olmak için de özgür düşünmek gerek. Hiç kuşku yok ki özgür düşünebilmek için ideolojik saplantılardan ve her türlü dogma ile genel kabullerden kurtulabilmek şart…
İşte bütün bunlar olmadığı için içten içe çürüyen… günden güne çürüdüğünü bile bilmeden gezinen canlı cenazelere/zombilere dönüşüyor toplumumuz…
Zombiler, daha canlı ve güzel kalanlarımızı kemirip, kanını içiyor… Okumayan, üretmeyen, insanî değerlerden muaf kalmış veya bırakılmış bir toplum, toplum teki olan aykırı bireyleri de ezip geçiyor. Kötü olan, bu durumun sosyal bir doğal bir seleksiyon haline dönüşmeye başlaması…
Acaba yaşadığımız yüzyılın ikinci çeyreğinden bir yıl almışken kaç sanatçı, ne kadar bilim adamı veya mucit çıkardı bu toplum? Bırakın şiiri, romanı veya sanatın geri kalan alanlarını… Hangi değerleri üretebildik? Yürekleri kavuran bir şarkı, bir türkü bile yakılamıyor ülkede… Klasiklerimiz bile yok artık. Varolanlar da mazide…
Hakkını yemeyelim; çaresizliğin duvarında kalemleriyle gedikler açan az da olsa karikatüristlerimiz, çizerlerimiz var. İzah edemediklerini mizah ediyorlar. Felsefenin hicvedişi de bu olsa gerek… Zekâdan besleniyorlar çünkü… Doğal yetenekleri, onlar için bir vasıta esasında…
Sesiyle, sözüyle hicvederek âdeta mânidar karikatürler çizen tek tük sahne mizahçılarımız da var tabi… Ancak onlar da bazen derdest edilebiliyor. Neyse… Netameli konular bunlar.
Bu ülkenin çocuklarına ortaokuldan itibaren zorunlu felsefe eğitimi/öğretimi verilmeden, bu toplumun uzun vadede düze çıkabilmesi olanaksızdır. Oysa değerlerin, bilginin ve iyi-kıymetli insan olabilmenin mayası felsefe eğitiminde gizli. Hayat orada gizli. Sır orada gizli. Türkiye’de felsefe eğitimin temelleri, 1940’lı yılların başında Köy Enstitüleri’nde atılmıştı. Fakat onu da kapatıp, bugünleri yarattılar.
Bu şartlar altında ve bizim toplumumuzda felsefe dediğimiz ne ola ki? Entel-dantel işi, akademik boş gevezelik… Zaten kimin umurunda! Ben bile felsefe öğretmeni olmak istemedim zaten. Dünya dönüyor işte…