Hakan Akpınar
hakanakpinar227@gmail.com
Onur, erdemi takip edermiş…
Ne var ki bu değerlere vakıf olamayan kimileri için bunlar, sadece birer erkek ismi olmaktan ibarettir.
Tıpkı ahde vefanın, yine birileri için sadece İstanbul’daki bir semt ismini veya bozacıyı çağrıştırması gibi…
Oysa (üst) insan, esasında zekâsıyla değil, değerler varlığı olmak vasfıyla diğer canlılardan ayrılır. Bir tür olarak insanı “değerli” kılan, sahip olduğu ve şahsiyetinde taşıdığı değerlerdir.
Değerleri olan insan erdemlidir ve bu yönüyle “insanlaşma” sürecinin bir parçası olur… Uygarlığın tekerleğini onlar çevirir.
Felsefe, sanat ve edebiyat, değerleri olan kişilerin “insanlaşma süreci” içindeki emeği ile ortaya çıkmıştır. Özellikle de sanat/edebiyat, insan türünün “insanlaşma süreci”ndeki yolculuğunda ortaya çıkardığı uğraşlardır.
Biz, insana ait olan değerleri, sadece şahsî davranışlarımızla değil, sanat eserleri üzerinden birbirimize aktarır ve yaşatırız. Elbette, değerlerin taşıyıcısı da kaynağı da insandır; ama bu değerleri toplumlaştırarak örnek davranışlar haline getirmek, biraz da sanat eserleri sayesinde olur.
Şiir, roman, öykü, tiyatro, sinema eserleri, hep değerleri ve insanın değerler mücadelesini iyi ile kötünün savaş sahnesinde anlatır bize… Yazılı kültür ve günümüzdeki dijital/görsel kültür sayesinde değerler, birer örnek insanî davranış ilkeleri olarak gelecek kuşaklara aktarılır.
Sanat ve edebiyat eserleri ruhu inceltir, felsefe zekâyı parlatır… İnsana yeni yaşantı ve eylem olanakları sunar. Sanatın, edebiyatın, felsefenin itibar görmediği toplumlar “değer”sizleşir, kabalaşır. Kendi içlerinde huzur ve barış tesis edemezler.
Doğal olarak bu toplumun bir parçası olan bireyler, bireyin taşıyıcısı olarak “kişi”yi, yani kendilerini yitirirler, kendilerine yabancılaşırlar. Kişinin kaybolduğu yerde artık yabancılaşma, yani insanın kendi kendini inkârı başlar.
İlginçtir; ama insan, aslında bir bilinç varlığı olarak bunun farkında bile olmaz. Kendini inkâr eden insan maalesef hayattaki yerini ve rolünü bulamaz. Sadece kendi önüne konulan veya kendisine dayatılan yaşam tarzına boyun eğerek özgürlüğünü yitirir.
Burada özgürlükten kast ettiğimiz, kişinin kendi iç özgürlüğüdür. Felsefenin “Etik Özgürlük” olarak tanımladığı bu özgürlük, insanın kendi vicdanı ve hür iredesiyle kişiliğini bulma ve ortaya koyabilme serbestliğidir.
Etik özgürlüğünü gerçekleştiremeyen “kişi”, “birey” olarak parçası olduğu toplumun özgürlüğünü de sağlayamaz. Dünyanın geleneğidir bu… “Kişi”sel özgürlüğünü kazanarak insan olmanın onuruna erişemeyenler, toplumsal özgürlüklerini de gücün karşısında koruyamazlar.
Halbuki özgürlük, insanı insan yapan en temel değerlerden biridir. Özgür insan erdemli insandır. Erdemlerin üzerinde yeşerdiği değerlerden muafiyeti olanlar ise yalnızca “Bir tür olarak” insan kalmıştır.
Merhamet, şefkât, sevgi, saygı gibi daha nice değerlerden yoksun olan kişiler, biyolojik türün bir parçası olarak yaşamaya ve dünyayı yaşanmaz hâle getirmeye devam ederler…
İnsanlık tarihi boyunca erdemli kişiler, bir değer olarak hak-hukuk mücadelesini, değerler yoksunu olan zalimlere karşı vermişlerdir. Eşitlik, evrensel ve insanî bir değerdir.
Değerleri olmayan insanlaşamaz… Sadece bir tür olarak yaşar ve ölür.