Hasan Kanaatlı: Ayetlerin ışığında geleceğin bilinmesi veya bilinmemesi konusu

-İslâmî Yazılar - 16 Temmuz 2026 20:06

Hasan Kanaatlı

h.kanaatli@hotmail.com

YAZAR ARŞİVİ

Bu konu, bedihi/açık olan konulardan değildir. Bununla ilgili iki tür görüş belirtilmiştir. Biri; Allah’ın geleceği bilemeyeceğine dair, diğeri de Allah’ın geleceği bileceğine dair görüştür!

Allah’ın geleceği bilmeyeceğine dair istidlal ettikleri (delillendirdikleri) görüş şöyledir:

– “Allah’ın bildiği şeyler, hep var olan şeylerdir, “madum/olmayan” şeyleri Allah bilmez. Buna birçok ayetlerde vurgu yapılmıştır! Nitekim Kuran bir ayetinde müşriklere hitaben şöyle der:

– “De ki: “Siz Allah’a, göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi (şeriki mi) haber veriyorsunuz?” (Yunus :18)

Yani şayet “şerik” diye bir varlık olsaydı, Allah mutlaka onu bilirdi! Öyle bir şey yok olduğuna göre, yokluğu Allah bilmez ki!

Diğer bir ifadeyle: “Şayet bir şey var olursa ve o var olan şeyi de Allah bilmezse, o taktirde O’na “cehalet” nispet verilir! Ve bu da Allah için noksanlık olur. Şayet bir şey yoksa, böyle bir durumda “yok olanı niçin bilmiyorsun?” diye Allah sorguya çekilmez!”

Örneğin “Allah mutlak kudret sahibidir!” Fakat Allah’ın bu kudreti muhal olan (gerçekleşmesi mümkün olmayan) şeylerle ilgili değildir ve o türden şeyler, Allah’ın kudreti dahiline girmemektedir! Dolayısıyla bu türden şeylere Allah’ın kudretinin ulaşmaması, Allah için bir naks/noksanlık sayılmaz!

Kudret konusunda “Allah her şeye güç yetirendir” (Bakara :20) diyoruz. Bu sözü söylerken aslında “Allah, her var edilmesi mümkün olan şeye güç yetirendir” demiş oluyoruz! Gerçekte şu “mümkün” kelimesi ayetten çıkarılmıştır! Ya da örtülü olarak ayetin içerisinde mevcuttur!

“Muhal” olan şey, aslında var olmayan şeydir. Örneğin “içtima-i zıddeyn/ iki zıd şeyin biraraya gelmesi” hususuna Allah’ın gücü yetmez. Yine kendine bir şerik/ortak yaratmaya Allah’ın gücü yetmez, kendini katletmeye/intihara Allah’ın gücü yetmez! Oysaki insanların, Allah’ın yapamayacağı bazı şeyleri yapmaya kudretleri vardır! Örneğin insan yiyip içebilir, fakat Allah bunu yapamaz. İnsan evlenebilir, Allah evlenemez! İnsan uyur, ama Allah uyumaz! Tüm bunlara rağmen, bunların hiç birisi Allah için bir eksiklik teşkil etmez! Çünkü bunlar zatı itibarıyla Allah için muhal olan şeylerdirler. Allah’ın da muhal olan şeylere gücü yetmez.

Yine Allah’ın “madum/yok” olan şeyleri bilmeye de gücü yetmez. İşte buraya kadar söylediklerimiz, konunun (Allah’ın geleceği bilmeyeceğine dair olan husususun) girişi türündendir!

Allah’ın, insanın geleceğini bilme meselesi, vehme dayalı bir meseledir. Buradan Allah’ın -haşa- cahil olduğu sonucuna varılmaz. “Cahil”; “var olan bir şeyi bilmeyene verilen isimdir!”

Allah’ın geleceği bileceğine dair istidlal ettikleri görüş ise şöyledir:

– “Allah’ın geleceği bileceğine dair Kuran ayetleri ile hadislerde bir kısım delillerimiz mevcuttur!”

Bu sözden anlaşılan şu ki, İslam alimleri insanların zihinlerine, hem de çok derinlemesine Allah’ın geleceği bileceğine dair bir düşünceyi işlemişlerdir. Fakat bu düşüncelerinin çok da güçlü bir dayanağı yoktur.

İnsanlar Allah’ın geleceği bilemeyeceği düşüncesine O’nun -haşa- “cehaleti” gözüyle baktıkları ve Allah için bunu bir “noksanlık” olarak gördükleri için, genelde “Allah’ın geleceği bileceği düşüncesini” kabul etmişlerdir! Oysaki yukarıda da belirttiğimiz gibi “Allah’ın “madum” a (yokluğa) dair bilgisinin olmaması, onun için bir noksanlık sayılmaz!”

Ayrıca Kuran’daki tüm ayetler, geleceği Allah’ın bilemeyeceğine delalet etmektedir! Bununla ilgili birkaç ayeti de örnek olarak aktaracağım.

Birinci ayet:

“Hanginizin daha iyi davranacağınızı sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O’dur.” (Mülk:2)

Yani Allah bizi dünyada yaratmış ve bize de bunu (niçin yarattığını) haber vermiştir. Yaratmadaki hedefinin bizi sınamak olduğunu bildirmiştir! Allah bizi niçin yarattığını bildirmeyene kadar bizler, “hayırlı ve şerir insanın kim olduğunu bilmiyorduk!” Bizi dünyada var etmedeki amacı, temiz olanlarımız ile habis olanlarımızı birbirlerinden ayırmak içindir. Bu da şu anlama geliyor; “Allah bizleri bundan önce temyiz edemiyordu! Varlığımıza vücut vermedeki gayesi, bizleri biri birlerimizden temyiz etmekti! Nitekim Kuran’da bu hususu şöyle geçer!

– “Şeytan’ın onların üzerinde bir egemenliği yoktu. Sadece ahirete inananı, onun hakkında tereddütte olandan ayırt ederek belirlemek istedik.” (Mülk: 2)

Görüldüğü üzere, Allah ahirete inanan ile tereddüt edeni birbirinden temyiz etmek için Şeytan’ı bir araç olarak kullandığından bahsediyor!

İkinci ayet:

– “Sonra iki topluluktan hangisinin onların (ashab-ı Kehf’in) bekleme süresini daha iyi hesapladığını bilmek için onları dirilttik!” (Kehf: 12)

Burada Kuran yine “Li Na’leme/Bilelim diye” sözünü kullanıyor! Yani önceden o iki topluluğun hangisinin onların bekleme süresini daha iyi hesapladıklarını bilmiyorduk!

Üçüncü ayet:

– “Şüphesiz, içinizden cihat edenleri ve sabredenleri belirleyinceye kadar sizi imtihan edeceğiz.” (Muhammed:31)

Yine bu ayette de açıkça “bilmemiz/belirlememiz için” diyor! Yani sizlerin kim olduğunuzu öğrenmek için diyor!

Dördüncü ayet:

– “Allah içinizden cihat edenleri ve sabredenleri ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?!” (Al-i İmran: 142)

Ayete baktığımızda Allah “bilme/ilim” konusunu kendine nispet veriyor!

Beşinci ayet:

– “Yoksa Allah, sizden cihat eden…. Kimseleri bilmeden/belirlemeden kendi halinize bırakılacağınızı mı sandınız?” (Tevbe:16)

Yine ayette kendisinin bilmesinden bahsediyor, “Resulünün bilmesi” ya da “sizin bilmeniz” için demiyor!

Altıncı ayet:

– “De ki; Siz Allah’a, göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?!” (Yunus: 18)

Ayet açıkça diyor ki Allah, böyle bir şerikin ne göklerde ve ne de yer yüzünde olduğunu biliyor. Çünkü dedik ki şirk, “madumidir/yokluktur!”

Konuyla ilgili bu kadar ayeti nakletmemin yeterli olduğu kanaatindeyim. Bu ayetlerden de gördük ki Kuran, Allah’ın yok olan bir şeyi bilmediğini teyit ediyor!

Allah, insanın müstakbeline dair de aynı durumdadır. Yani insanın müstakbelde neler yapacağını da bilmiyor. Bunu bilmediği içindir ki insanları yaratmıştır ve yarattıktan sonra da onlar içerisinde kimin salih ve kimin şerir olduğunu temyiz etmiş ve etmektedir! Ayetler açık bir şekilde bunları beyan ediyordur!

“Nesih” ile ilgili ayetler de bundan dolayıdır. Yani Allah önce bir hükmü nazil etmiştir. Ama o hükmün geleceğine dair bir bilgisi yoktur. O hükmün geleceğine dair bilgiyi elde ettikten sonra, o hükmü nehyediyor ve onun yerine başka bir hüküm koyuyor.

Örneğin Enfal Suresi 65’inci ayette ilk önce şöyle bir hüküm nazil ediyor:

– “Sizden sabırlı yirmi kişi olursa, iki yüz kişiyi yener ve sizden iki yüz kişi olursa, küfre sapanlardan bin kişiyi yener.”

Bu ayetteki hükümden sonra ikinci bir ayet daha gelmiş ve bu ayetteki hükmü neshetmiş/iptal etmiştir. O ikinci ayette de şöyle geçmiş:

– “Şimdi Allah sizin yükünüzü hafifletti ve sizde zaaf olduğunu bildi. Şu hâlde sizden sabreden yüz kişi olursa, iki yüz kişiyi yener ve sizden bin kişi olursa, Allah’ın izni ile iki bin kişiyi yener.” (Enfal :66)

Bu ikinci nazil olan ayet şöyle diyor:

– “Şimdi sizden on kişi, onlardan (müşriklerden) yirmi kişiye karşı koysun! Çünkü önceden müminlerin zayıf olduklarını tecrübe etmemişti. Tecrübe edip zayıf olduklarını bildikten sonra, yeni bir hüküm nazil etti ve önceki hükmü hafifletti.

“El’an/şimdi” dediğine göre, demek ki önceden bunu bilmiyordu ve bilmediği için de ilk önce öyle bir hükmü nazil etti! Zaten öyle olmasaydı, hikmetin hilafına olurdu!

Yüce Allah diğer bir ayette de Hz. Musa’ya hitaben şöyle diyor:

– “Firavun’a gidin; o gerçekten azdı. Ona yumuşak söz söyleyin; belki öğüt alır veya korkar.  (Taha: 43-44)

Söz konusu bu ayette Allah u Teala “laelle/şayet” kelimesini kullanıyor. Çünkü Firavunun iman edip etmeyeceğini bilmiyordu. Yani Ey Musa ve Harun! Siz ona hakikati söyleyin belki dinler ve hidayeti bulur! Şayet Allah onun hidayet olup olmayacağını bilseydi “laelle/şayet” kelimesini kullanmazdı! Çünkü kesin kes bilseydi, “şayet” kelimesini kullanmasına gerek kalmazdı!

İşte gördüğünüz gibi kimi İslam alimleri Allah’ın ilmi üzerine bir vehim uydurmuş ve bunu da insanların zihinlerine kökleştirmişlerdir. Bundan da neler ve ne gibi fitneler çıkardıklarını artık siz varıp düşünün!

Yedinci ayet:

– “Hani Allah şöyle dedi: Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara “Allah yerine beni ve annemi iki ilah edinin” dedin? O, “Seni her eksiklikten uzak bilirim, hakkım olmayan bir şeyi demek bana yaraşmaz…” (Maide: 116)

– “Onlara ancak bana emrettiğin şeyi söyledim; Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a ibadet edin…” (Maide: 117)

Bu ayet de Allah’ın geleceği ve insanların istikbalini bilemeyeceği hususunu teyit edenlerden birisidir!

Ayet üzerinde şu tahlili de yapmak mümkün, şöyle ki;

– “Allah Teala ayette ifade edilen bu soruyu İsa Mesih’ten sormama özgürlüğüne acaba sahip midir değil midir? Şayet Allah’ın hür olduğu öne atılırsa, yani denilse ki Allah bu soruyu İsa’dan sorabilir de sormayabilir de şayet sormaz ise, o zaman bu ayet yalana çıkmış olur! Çünkü ayet diyor ki sonradan kıyamet günü Allah İsa Mesih’ten şunu soracaktır! Şayet sormaz ise Kuran yalancı olmuş olur! Şayet sorar ise, o taktirde de Allah’ın özgür olmadığını ve mecbur olduğunu kabullenmemiz gerekir! Yani Allah’ın bu sözü söylememe özgürlüğünün bulunmadığı ortaya çıkmış olur! (İşte bu, daha büyük bir musibet olur!) Bundan dolayı diyoruz ki, bu ayetten de anlaşıldığı üzere “Allah, geleceği bilmemektedir!” Çünkü bilse, cebir olur!

(Burada şöyle bir tekerleme ile cevap veren kimi Eş’ariler de olmuştur: “Efendim, ilim mi maluma tabidir, malum mu ilime tabidir, tabi ki ilim maluma tabidir! O halde, Allah bir şey ortaya çıktıktan sonra onu bilir vs., bunların tümü de kaçamağına verilen tekerleme cevaplardırlar!)

Aynı soruyu İsa Mesih için de sormak mümkündür! Ona da şöyle sorulabilir: “Ey İsa Mesih! Senin Allah’ın o sorusuna cevap vermeme imkânın olabilir mi?”

Şayet: “Evet, istesem vermeyebilirim derse ve “ben özgürüm” ifadesini kullanırsa, o taktirde bu ayet yalan olmuş olur! Ve şayet; “evet, bu ayeti tasdik etmek için buna cevap vermeliyim” derse, bu taktirde, İsa Mesih de özgür hesap edilmemiş olur ve işin içerisine icbarlık (cebircilik) girmiş bulunur!”

“Allah’ın önceden bilmesi ile bizim yapmamız arasındaki durum nasıl anlaşılabilir?” diye bir konu daha vardır, bununla ilgili şöyle diyenler olmuştur. Derler ki;

– “Gelecekteki olayları bilmenin iki şekli olabilir: Birincisi, senaryoyu yazar ve birinin eline verirsiniz. Örneğin şöyle bir senaryo yazabilirsiniz; “Ahmet Roma imparatorudur, Osmanlı sultanı Mehmet ile yüz yüze geldi. Roma İmparatoru Osmanlı İmparatoruna şöyle bir teklifte bulundu. Osmanlı İmparatoru da onun teklifini reddedip şöyle bir cevap verdi vs.”

Burada Osmanlı imparatoru Roma İmparatoru’nun ve Roma İmparatoru da Osmanlı İmparatoru’nun ne söyleyeceğini senaryoda yazılı olduğu için biliyorlardır. Burada imparatorların birbirlerine ne söyledikleri veya ne yaptıkları kendi iradeleriyle değil, senaryo gereğidir!

Şayet “önceden bilme konusunu” bu “senaryo” şeklinde anlar iseniz, tabi ki insan mesuliyetini anlayamazsınız!

Fakat “önceden bilmenin” başka bir şekli daha vardır. Örneğin hava durumunu bilmemiz bunun bir örneğidir! Bizler bulutların belli bir şekilde geldiklerini görüyoruz, onunla başka unsurları da hesaplayıp bilgisayar programların yüklüyoruz, böylece de çoğu zaman ne vakit yağmurun yağacağını yüksek olasılıkla tahmin edebiliyoruz.

Burada şöyle bir soru akla gelebilir:

– “Acaba biz bildiğimiz için mi yağmur yağıyordur, yoksa yağmur yağacağı için mi biz biliyoruz?”

Tabi ki biz bildiğimiz için yağmur yağmıyor, yağmur yağacağı için biz biliyoruz. Veya başka bir örnek daha verelim:

– “Diyelim ki biz bir yerde duruyoruz, köşe başından bir insan geliyor, fakat onu görmeden önce onun gölgesini görüyoruz ve bu gölgenin tanıdığımız Ali’ye ait olduğunu biliyor ve Ali geliyor diyoruz. Yani Ali gelmeden ve onu görmeden Ali’yi, alameti olan gölgesinden tanıyoruz. Şimdi acaba biz zorladığımız için mi Ali geldi? Tabi ki hayır, biz Ali’nin alameti olan gölgesini gördükten sonra onun geleceğini anlamış olduk!”

Allah’ın geleceği bilmesi de öyle. Yani bizler Allah’ın geleceği bilmesi ile ilgili konuyu, birinci örnek üzerinden değil de bu örnek üzerinden anlamalıyız!

Allah, özgür iradeli kullarının, hangi ortamda ne yapacaklarını bildiği için önceden biliyordur! Tabi ki burada “önceden” veya “sonradan” dediğimizde, Allah elbette ki zamanın içinde beklemiyor! Burada “Allah- zaman ilişkisi” ile ilgili bilgilerimizi de düzeltmemiz gerekiyor! Dolayısıyla; Allah’ın bilmesi, Allah’ın cebretmesiyle eşit değildir!

Burada birçok kimsenin gözden kaçırdığı bir husus vardır. Bazıları (örneğin Mutezile’ nin bir kısmı ya da Hişam b. Hakem gibileri), Allah geleceği bilmez diyerek bu sorunu çözmeye çalışmışlar ve: “Gelecek zaten bir şey değildir! Gelecek bir şey olmadığı için Allah’ın onu bilmemesi O’nun için bir eksiklik olmaz!” şeklinde bu konuyu sunmaya çalışmışlardır! Yani demişler ki Allah ancak olan şeyleri bilir, gelecek ise var olan şeyler değildir! Fakat Mutezile’ nin büyük çoğunluğu ve Ehl-i Sünnet’ in bir kısmı, “malum ilme tabi değildir, ilim maluma tabidir” gibi bir tekerlemeyle de bunu çözmeye çalışmışlardır. Yani Allah bir şeyi bildiği için o bilgisi, o şeyin olmasını zorunlu kılmaz, Allah zaten o şeyi, onun olduğu için biliyordur. “Onun olacak olması”, Allah’ın onu bilmesinin sebebidir demişlerdir. Yani birisi birini öldürdüğü zaman, “benim bunda bir suçum- günahım yoktur, ben bunu Allah’ın bildiği için öldürdüm” demesinin hiçbir anlamı yoktur, zaten sen onu öldürdün diye Allah onu biliyordur! Allah, bildiği için seni cebretmiyor, Yani Allah’ın ilminde bunun olduğu için bunu sana yaptırmadı, sen bunu yaptığın için Allah bunu biliyordur” diyorlar. Sen bunu yapmamış olsaydın, zaten ortada bilinecek bir nesne olmazdı.

Bunu bu şekilde açıklamakla, Allah’ın önceden bildiğinden dolayı insan için bir mesuliyetin bulunmadığını izah etmek için öyle demeye çalışıyorlar.

Tatbiki burada şunu da kabul etmek lazım ki, “Allah- zaman ilişkisi” anlaşılması zor bir konu olduğu için, bu konuyu anlamakta birtakım zorluklar ortaya çıkıyor. Fakat bir kesimin dediği gibi şayet Allah’ın geleceği bilmediğini kabul etsek bile, yine de buradaki bu sorun çözülmez. Örneğin Allah vardır ve kulları da birtakım şeyler yapacaktır. Allah istese yine onları zorlardı veya kötülük yapacakları zaman yine onları durduruverirdi!

Örneğin Allah’ın geleceği bilmediğini savunan bir model kurduğunuzu düşününüz. Bu taktirde, Allah geleceği bilmeden de o anda kullarının ne yaptığını bilebilir. Onları onu yapmamaya veya yapmaya cebredebilir. Yani insana “Allah’ın geleceği bilmez” demekle, ona “özgür irade” için bir yer açmıyorsunuz! Allah geleceği bilmez demekle yine özgür iradenin olmadığı bir model olabilirdi. Allah her saniye kullarının ne yapacağını cebrettiği bir model yaparsınız, burada Allah o saniyede onu cebredebilir.

Geleceği Allah bilmeden, yine insanın özgür iradesi olmaz. Fakat diğer taraftan, asıl olan şey şayet insanın özgür iradesine yer açmaksa, yukarıda söylediğim gibi insanın yapacağı için Allah’ın bildiği bir model söyleyip, Allah’ın bilmesinin özgür iradeye mâni olmadığı bir modeli savunabilirsiniz. Bence bizim için önemli olan, insanın mesuliyetini temellendirmekten dolayı özgür iradeyi temellendirmek gerekli olduğu için, burada insanın yaptıklarından dolayı Allah’ın bildiğini söylemek, yeterli olacaktır!

 

BENZER HABERLER