Hasan Kanaatlı
h.kanaatli@hotmail.com
Fıtratlar arasındaki farklılıklar muhakkaktır! Örneğin kimi fıtratlar gayet saf ve berrak iken (yani Allah’ın celal, cemal ve kemal sıfatlarını net bir şekilde yansıtırken, kim fıtratlar karanlık olmakta ve saflığını kaybetmektedir!
Şurada şöyle bir soru akla gelebilir:
– “Acaba neden Allah (cc) bazı kullarını fıtrat saflığı üzere yaratırken, diğerlerini böyle yaratmamıştır?”
Bu soruya şöyle bir cevap verilebilir:
– “Allah, insanlara “hür irade” diye bir güç vermiştir ve insanların sınavları, geleceğini tayin etmesi, saadet ve şekaveti bu iradesine bağlıdır!
Şayet bir kulun iradesi, Allah’a itaatten başka bir gaye taşımazsa, Allah Teala da bunun böyle bir irade üzere olduğunu bildiği için, onların fıtratını saflaştırmış bulunur! Nitekim Kur’an şöyle buyurur:
– “Biz ona iyilik yollarını kolaylaştırırız!” (Leyl: 7)
Yine aynı surenin biraz aşağısında da şöyle buyuruyor:
– “Biz ona zorluğun (cehennemin) yolunu kolaylaştırırız!” (Leyl: 10)
Yani her iki iyilik ve kötülüğün ön hazırlığını ve ulaşım vesilesini yaratan Allah’tır! Şayet kul zorluğu (cehenneme gitmeyi) arzu ederse, oraya ulaşması için onun yolunu o kulunun üzerine açar! Kulu kolaylığı (cennete gitmeyi) arzu ettiğinde de onun yolunu o kulunun üzerine açar! Nitekim şöyle buyurur:
– “Hepsine, onlara da bunlara da Rabbinin bağışıyla yardım ulaştırırız! Rabbinin bağışı asla kısıtlı değildir!” (İsra: 20)
Demek ki, “takva” ve “ibadetten/kulluktan” başka bir niyeti olmayanların “fıtratı” saf olur ve Allah Teala da o kulun bu hedefteki yolunu kolaylaştırır, daha doğrusu onun ön hazırlığını gerçekleştirir. Şayet niyetleri bu olmazsa, iyilikle ilgili yaptığı ön hazırlıkların kula hiçbir faydası dokunmaz! Nitekim Kur’an bu konuyu şöyle dillendiriyor:
– “Onlara duyursaydı bile, onlar yine de benimsemeyerek geri dönüp giderlerdi!” (Enfal:23) Çünkü iradelerini hak ve hakikati anlamak için kullanmıyorlar!
Bir Soru:
“Acaba din fıtri bir şey midir?”
Cevap:
“Evet! “Din, fıtri bir şeydir!”
“Fıtrat” kavramı Kur’an’da farklı dillerle beyan edilmiştir! Kimi ayette “yaratış” olarak geçmiştir. Örneğin:
– “Yüzünü hakka yönelmiş olarak dine çevir. Allah’ın insanları üzerine yaratmış olduğu “yaratışına!” (Rum: 30)
Kimi ayette de “Allah’ın boyası/rengi” olarak beyan edilmiştir! Örneğin:
– “Allah’ın boyaması, Allah’ın boyamasından (fıtrata uygun olan İslam’dan) daha güzel olan kim var!” (Bakara: 138)
Başka bir ayette de “fıtrat”, Âdemoğullarının sırtlarındaki zürriyetleri olarak tabir edilmiştir! Örneğin şöyle denilmiştir:
– “Hani Rabbin Ademoğullarının bellerinden soylarını çıkardı ve onları kendilerine karşı şahit tuttu…” (A’raf: 172)
Bu son ayet (A’raf/172), ilk ayetin (Rum/30) acaba mefhumu (anlamını izahı) mıdır, yoksa onun mistakı (göstergesi) midir? Yani fıtratın anlamını mı izah ediyor mistakını mı? Ve yine, acaba “fıtrat” ın mahiyeti nedir? Bu konular, elbette ki alimler arasında tartışılmıştır!
Ben şahsen, “Din” ile ulemanın görüşünün birbirleriyle karıştırılmaması gerektiği kanaatindeyim! Şayet din adına söylenen bazı görüşler fıtrata ters düşüyorsa bu, o sözün ulemaya bir görüş olmasından dolayıdır, dinin görüşü olduğundan değildir!
Örneğin Kur’an diyor ki “sükûnet”, “karşılıklı sevgi” ve “rahmet”, erkek ile kadın arasında oluşur ve bu da fıtridir! Yani Kur’an’ın tüm ayetlerinden bunların fıtri konular olduklarını anlıyoruz! Yani bunlar “tekvini” dirler! Diğer bir ifadeyle, erkek ile kadın arasındaki bu işler, varlıklarına yerleştirildiğinden dolayıdır!
Yine Kur’an, Lut kavminin fıtrattan koptukları ve cinsiyet sapıklığına düştükleri için helak olduklarından söz ediyor! Tekvini yoldan sapmanın sonucu, ebetteki helak olmaktır! Onlar; cinsiyetin mefhumundan değil de mıstakından, yani kadını bırakıp erkeklerle cinsel ilişkide bulunmalarından dolayı helak oldular!
– “Siz kadınları bırakıp da şehvet ile erkeklere yaklaşıyorsunuz!” (A’raf: 81) ayeti buna işarettir!
Bir Soru:
Acaba Şer’i Hükümlerin Kaynağı Fıtrat mıdır?
Cevap:
Diyebiliriz ki evlilikle ilgili dini hükümlerin temeli fıtrata dayanmaktadır (tekvinidir!) Örneğin boşanma, ev reisliği, nafaka temini, mahremlerle evliliğin haram oluşu, ilk evlilik teklifinin erkekten kadına yapılması, soyun erkeğe nispeti, çocukların erkeğe verilmesi, akli yönden erkeğin kadından daha derin düşünceye sahip oluşu gibi şeylerin tümü, tekvini hükümlerdirler. Şeriat da bu hükümleri, tekvini ve fıtri yasalardan almıştır!
Yani kadının İslam’daki hukuku, tümüyle tekvinidir, teşrii değildir! Kısacası tüm dinler, kadınla ilgili hükümleri, fıtrattan almıştır!
İnsanların “toplumsal/sosyal varlık” olması da tekvini bir şeydir, teşrii değildir! Dini olmayan topluluklarda da bu durum aynen öyledir! Yani “insanlar toplu olarak yaşarlar/İnsanlar tabii olarak medenidirler” sözü de buna işarettir!
Kısacası, Tabatabai’nin de dediği gibi, şeriatın kaynağı, insanın fıtratı ve tabiatıdır! Bunun tarihi kanıtları da vardır! Yani insanlık tarihinde insanın aile dışı ve tek başına yaşadığı hiçbir dönemde görülmemiştir! Her dönemde sosyal yaşamamış olsalar dahi, ailesiz ve tek başına yaşamamışlardır! Ve yine insanoğlu cinsel yaşama da sahip olmamışlardır! Yani erkekler bir gün bu kadınla, kadınlar da falan erkekle, yarın da başka bir erkek ya da kadınla yaşamamışlardır! Yani “kadın-erkek arasındaki teşrii ahkamın kaynağı, toplumsal ve itibari şeyler midir, yoksa tekvini ve tabiimimdir,” şeriatın bununla ilgili kaynağının neresi olduğuna bakmak lazımdır!
Başka bir görüşe göre ise, kadın ile erkek arasındaki aile oluşumunun temeli, “kültürel ve tarihseldir!” Bundan ötürü de değişkendir! Yani “evlilik şartları” ve aile oluşumları dönemden döneme farklılık arz etmektedir! Örneğin, bir zamanlar (İslam’ın ortaya çıktığı ilk asırlarda) kadının en hayırlısı, onun erkekleri ve erkeklerinde onu görmemesiydi! Şimdiyse toplumun yarısı kadın yarısı ise erkektir! Acaba kadının sesini duymayan erkek ya da erkeğin sesini duymayan kadın var mıdır? Çünkü sokak ve pazarlar erkek-kadın kaynıyor!
Değil İslam topluluklarında, Batılı topluluklarda da tekvini olarak erkeklerin kadınlar üzerinde hakimiyetleri vardır! Demek ki dünyanın her tarafında insanların tabiatı aynıdır!
Sonuçta şunu diyebiliriz:
– “Aile kurumu hususunda iki görüş vardır: Birine göre bu kurumun oluşumu tekvinidir! Diğer bir görüşe göre ise, sosyal, tarihi ve kültüreldir! Şayet sosyal ve kültürel olur ise, onun için kanun koymaya da gerek yoktur! Çünkü toplum sürekli gelişkinlik gösterir ve bu yasalar da sürekli değişiklik arz eder. Fakat: “Erkekler kadınlar üzerinde yönetici ve koruyucudurlar” (Nisa: 34) ayeti mucibince, aile kurumu “tekvinidir”, ama teferruatları kültüreldir!
KUR’AN İNSANIN TABİATI İLE FITRATINI BİRBİRİNDEN AYRIŞTIRYOR! (VII)
Kur’an-ı Kerim, özellikle de insanın tabiatı ile fıtratını birbirinden ayrıştırıyor! Çünkü insanın tabiatı ile fıtratı farklı şeylerdir!
“Fıtrat” ilahidir, tabiat ise arzîdir (yer yüzü kaynaklıdır!) Bundan olsa gerek Kur’an insan hakkında: “Yere çakılıp kaldınız” (Tövbe: 38) tabirini kullanmıştır! Yani Kur’an, insanın iki şeyden müteşekkil olduğunu vurguluyor: Biri “ilahi fıtrat”, diğeri de “arzî tiynet!”
Hadislere baktığımızda Allah Teala’nın, toprağın nasıl birtakım özelliklere sahip olduğundan bahsettiğini görüyoruz! Nitekim bazı rivayetlerde şöyle geçer:
– “Allah imamları, illîyin toprağından (kutsal kabul edilen topraktan), dostlarını da onların artığından, düşmanlarını ise siccin toprağından (karanlık enerji taşıdığına inanılan topraktan) yarattı!”
Bunlar, toprağın batınî özelliklerindendir! Bizler ise toprağın zahiri özelliklerini görüyoruz! Kimi topraklarda öyle özellikler görüyoruz ki, bunlar başka topraklarda bulunmuyor! Kısacası hadislerde toprağın özelliklerinden çokça bahsedilmiştir!
Kur’an, bu hakikate, birçok ayetlerde de işaret etmiştir! Örneğin bu ayetler onlardandırlar:
– “Gerçekten biz insanı, kuru bir çamurdan, biçimlendirilmiş kara bir balçıktan yarattık!” (Hicr: 26)
– “Gerçekten biz insanı, çamurdan olan bir süzmeden yarattık!” (Müminun: 12)
– “İnsanı yaratmaya çamurdan başlayan!” (Secde: 7)
Bu ayetlere bakıldıktan sonra şu soruyla karşılaşıyoruz:
– “İnsan, bir boyutuyla topraktan yaratılmıştır, diğer bir boyutuyla da “ruh” tan. Çünkü Kur’an, “ona ruhumdan üflediğimde” (Hicr:29) diyor! Soru şu ki, “acaba zaman açısından bunların zuhurunun hangisi öndedir?” Diğer bir ifadeyle, “acaba bunların hangisi en vazıh şekilde zuhur ediyor?” Ve yine “acaba, bunlardan hangisi daha fazla bâtınidir (gizlidir)?”
Rivayetler diyor ki hem toprağın özellikleri hem de ruhun özellikleri, insanda sıkıştırılıp yerleştirilmiştir! Yani ilahi ruh, insanın fıtratında saklıdır. Onun özelliklerinin ortaya çıkması için eğitime, işlenmeye ve kalbini tezkiye etmeye ihtiyaç vardır! Şayet bunları yapar ise, o ilahi özellikler (ona üflenen ilahi ruh) ortaya çıkmış olur! Aksi taktirde Allah, onun üzerinde toprak özelliğini tezahür ettirmiş olur! Bunun içindir ki Kur’an-ı Kerim:
– “Gerçekten onu (nefsini) kötülüklerden arındıran kimse kurtuluşa ermiştir!” (Şems: 9) diye buyuruyor! Yani insanın kurtuluşa ulaşması için, insan fıtratının, batından dışarıya çıkarılması gerekir! Şayet fıtrat, toprağın içerisinde gömülü kalırsa, insanlık kaybolur ve sahibini de hedefe ulaştıramaz!
Bundan dolayıdır ki Kur’an, fıtrat konusunun insanda bulunduğuna sıkı bir şekilde vurgu yapıyor “Ve fakat insanların çoğu bunu bilmiyorlar!” (Rum:30) diyor!
Şöyle bir soru daha vardır:
– “Acaba insanda ilk zuhur eden sıfatlar hangileridir, övülen sıfatlar mı yerilen sıfatlar mı önce zuhur etmiştir?”
Cevabı şudur:
– “İnsanda ilk zuhur eden sıfatlar, “yerilmiş sıfatlardır!” Bunun içindir ki Kur’an, “Sonra ona kötülük ve iyiliği ilham edene” (Şems:8) diyerek, ilk önce “fücur” dan (kötülüklerden) bahsediyor! Çünkü insanda, yaratılışı itibarıyla toprak boyutu, yani fücur sıfatları zuhur ediyor!
Şayet insan, kendisindeki ilahi ruhun tecelli etmesi için kalbini toprak özelliklerinden arındırmayı başarabilirse, sonrasında takva boyutu izhar olur! Kimileri bunu başarıyor, kimileri de bunu başaramadan dünyadan göçüp gidiyor!
İmam Ali (as) da Nehcü’l-Belağa’nın ilk hutbesinde buna değinmiştir! Yani “fıtratın gömülü olduğuna ve onun o gömüldüğü yerden (insanın toprak boyutundan) çıkartılıp izhar edilmesi gerektiğine” vurgu yapmıştır!
Diğer bir ifadeyle, imam Ali (as), insanın da aynen bir çiftçi gibi olduğunu ve çiftçinin toprağı sürmesindeki maksadının, ona ektiği şeylerin fazlasıyla karşılığını alması bulunduğunu” söylemektedir!
Kur’an: “Gerçekten onu (nefsini) kötülüklerden arındıran kimse kurtuluşa ermiştir. Onu (küfür ve günahla) kirleten ise, şüphesiz ziyan etmiştir” (Şems: 9-10) diye buyurmuştur!
Bu ayette Kur’an, “neden tezkiyeyi (temizliği) “tedsiye” nin (kirliliğin) önüne geçirmiştir?” Diye sorulabilir!
Cevabı şudur:
– “Allah Teala insanı felaha (kurtuluşa) ulaştırmayı diliyor! Bundan dolayı ve bu hedefin gerçekleşmesi için önce tezkiyeyi, sonra da tedsiyeyi söylemiştir!”
Peki “insanın yaratılıştaki hedefi nedir ve o hedefe nasıl ulaşabilir?” diye bir soru sorulabilir!
Böyle bir sorunun cevabını da Kur’an vermiştir! Yani Kur’an “Sonra ona kötülükleri ilham etti” demekle, insanda ilk tezahür eden şeyin, onun toprak boyutunun taşımış olduğu “fücur” ve yerilmiş sıfatlar olduğuna gönderme yapmıştır! Fakat “gerçekten onu (nefsini) kötülüklerden arındırdı” sözüyle de “tezkiyeyi” öne alıp, “tedsiyeyi” onun sonrasına bırakmış ve “insanın yaratılışındaki hedefin, onu temizleyerek kurtuluşa ve kemale ulaşması olduğunu bildirmiştir!”
İşte bu soruların cevabını Kur’an’dan öğrenmiş oluyoruz!