Hasan Kanaatlı: Mekke İttifakı Nedir?

-Siyasî Analiz - 18 Ağustos 2026 22:00

Hasan Kanaatlı

h.kanaatli@hotmail.com

YAZAR ARŞİVİ

“Mekke ittifakı”, İslam ülkelerini bir imparatorluğa götürecek yol ya da bir bölge ittifakı değildir elbette, yalnızca zulmün ve zalimin karşısında mazlumların ittifak etmeye zorlanması sonucu oluşan bir ittifaktır!

Şunu kabul etmek gerekir ki ABD, her ne kadar kendine Cumhuriyet dedirtse de gerçekte zorbacı bir imparatorluktur! 50 eyalet ve 340 milyonluk nüfusa sahiptir. Fakat bu imparatorluk soğuk savaş sonrası kanun ve kural tanımaz bir güce dönüşüverdi!

İmparatorluklar gerilerken, genellikle büyük kopuşlar yaşarlar. Nitekim Roma, Pers ve Osmanlı imparatorlukları da o durumlardan nasiplerini aldılar!

Soru şu ki, acaba son dönemlerde gerilemek üzere olan ABD imparatorluğu, kendi eyaletlerini koruyabilecek mi? Çünkü her imparatorlukta olduğu gibi onda da mutlaka bir takım “merkez kaç kuvvetleri” çıkacaktır!

Kısaca söylemek gerekirse, imparatorluklar çökerlerken, merkez kaç kuvvetleri çoğalır ve orada birçok ayrılıkçılar ortaya çıkar! Nitekim İngiltere 1’inci dünya savaşından (1919-1921) galip çıktığı halde ekonomisi çok zor duruma girmişti. O esnada İrlanda iç savaşı başladı ve muazzam bir şekilde İngiltere’yi tüketti. İrlanda savaşı 1994 yılına kadar neredeyse tüm terör sorunlarını çıkardı! Türkiye’de de aynen bu şekilde Osmanlıdan miras kalan ayrılıkçı hareketler sürekli baş göstermektedir!

Bu ayrılıkçı hareketleri çıkaranlar o günde bugün de kendi çıkarları için hizmet etmekteler. Bunlar (tabiri caiz ise) eli sopalı mafyanın bize verdiği bir göz dağıdır! Şu andaki bu mafya (ABD ve çizgisindekiler) o türden insanları elde ediyor, satın alıyor ve bizlerin üzerimize salıyorlar! Dolayısıyla bu masallar ne bitmiş ve ne de biteceğe benziyor!

Bilindiği üzere Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde, “Osmanlıcılık”, “Türkçülük” ve “İslamcılık” diye 3 tarzlı bir siyaset kavramı vardı! Bunlar birbirlerinden ayrı kimliklerdi. Ecdadımız “T.C kuruluş felsefesi etnik kökene göre değil, ortak kader ve vatandaşlık bilincine göredir” dediler! Yani ister Rum ol ister Yahudi, Ermeni, Arnavut, Boşnak, Azeri, Kürt, Türk, Yörük vs., (bunların tümü de o imparatorluğun birer parçalarıydı) sen Türk’sün! Yani senin üst kimliğin Türk’tür! Aynen bugün “Amerikalı”, “Fransız”, “Alman” ve “Belçikalı” olmak gibisin! O ülkelerde de farklı ırklara mensup insanlar vardır. Çin’ de bile 56 kökten insanlar vardır! 300’den fazla dille de konuşuluyor. Türkiye’de 20’nin üzerinde ve komşumuz İran’da 16 civarında farklı köklerden insanlar vardır. Kısacası bu işin sonu yoktur! Neticede her toplumda bir üst kimlik ve Ulus devleti “ki adı üstündedir ve bizim Ulus devletimiz de ‘Türk Ulusu’ dur” olmalıdır!

Buraya kadar söylediklerimizi şöyle hulasa etmek mümkündür:

– “Türk milleti” kurucu bir milletken ve bu üst kimliğe sahipken, alt kimlikleri yok etmedi. Şu anda dahi isteyen o alt kimliği ile gurur duyabilir ve yine ister baba tarafından ister anne tarafından İstediği kimliğini de kullanabilir! Yani Türkiye’de Tanrı dağlarından at sırtında gelip de olduğu gibi kimliğini koruyan birileri yok gibidir. Örneğin Proto Türkleri (Türklerin erken ataları) artık yoktur. 1071’deki Malazgirt savaşında bile Uzlar ve Peçenekler gibi bazı Türk kökenli insanlardan Selçuklu Türklerin tarafına geçenler ve aynı şekilde Bizanslıların kendilerinden dahi Türklerin safına katılanlar olmuştur!

Kısaca söylemek gerekirse şu üst kimlik, aynan çimento gibidir. Bu çimentoyu değiştirmemek lazım! Sorun işete budur ve Türkiye’deki hassasiyet de bundan kaynaklanıyor!

Birinci kurucu unsur “üst kimlik” olduğu gibi ikinci kurucu unsur da “yol yürüyüşü” dür!

Emperyalizm her zaman bir ülkedeki azınlıkların ayrışmaya gidip bağımsız bir devlet kurmalarını ister ve onu bu yol (bağımsız devlet kurma yolu) üzerinden dillendirirler! (Hatta BM. Yasaları dahi bununla muvafıktır!) Onlar bazı yerlerde de birleşmeyi isterler! Yani emperyalist ülkeler ve onların güdümündeki Birleşmiş Milletler Teşkilatı, bazı ülkelerde bölünmeyi ve bazı ülkelerde de birleşmeyi isterler! İşte “self-determinasyon” (bir milletin kendi siyasi geleceğini tayin etme) konusu, hakkın üstünde tutulunca, iş böyle olur!

Örneğin söz konusu o devletler Kıbrıs’ı bir bütün halinde görmek isterler! Ve Türklerin, bu kadar katliama maruz kalmasına rağmen, onu görmezlikten gelir ve onlara Rumlarla birleşin çağrısında bulunurlar. Çünkü işlerine öyle geliyor! Buna rağmen birçok İslam ülkesinin bölünmesini isterler ve “yol” meselesini öne atarlar! Örneğin İran, Irak, Suriye ve hatta küçücük devletler olan Filistin, Lübnan ve yine Türkiye gibi ülkeleri de bölmek isterler. Bu şeytani düşüncelerini gerçekleştirmek için, azınlığı oluşturanlardan da o ülkenin kurucu unsurlarının içerisine koymaya gayret ederler. Şayet devlet tarafından bu kabul edilir ise, bu sefer de başkalarını ortaya çıkaracaklardır! Onlar da kurucu ortak olduklarını iddia edeceklerdir. Bundan dolayı diyorum ki bölünmenin sonu yoktur!

Ülkemizde gençler için yazılan “Nutuk” ta şöyle bir söz vardır: “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asıl kanda mevcuttur!” Bu sözde geçen asıl kandan maksat, biyolojik anlamdaki bir kan değildir elbette, ondan kasıt “toplum bilincidir!” Yani bir toplumu bir arada tutan güç, aslında “toplumsal bilinçtir!” Nitekim Türkiye’yi ve İran İslam Cumhuriyetini de o kadar güçlü düşmanların karşı ayakta tutan bu bilinçtir!

Milli marşı okurken Ermeni, Rum, Azeri, Kürt, Türk, vs. gibi her kesin, milli bayrağın altında teşkilatlanıp aynı sözleri söylediklerini görüyoruz. Dünyanın her yerinde bu böyledir. Özellikle de devlet ve halk bu hassasiyetleri çok iyi görüp bilmelidir!

Türkiye Cumhuriyeti Dış işleri Bakanının söylediğine göre, “Mekke İttifakı Anlaşması” yeni oluşturulan bir anlaşma değildir. Yani iki yıla yakındır ki, bölgede bir kriz vardır. Fakat açıkça söylemeliyim ki, bence bu ittifak içerisinde Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan gibi ülkelerle birlikte diğer İslam ülkeleri de mutlak surette yer almalılar. Çünkü ABD, AB ve İsrail hegemonyasına karşı, bölgesel bir eksen’e ihtiyaç vardır! Fakat bu eksen, gerçek anlamda emperyalizme karşı olmalıdır! Yani küresel güneye ya da direniş gücüne hizmet eden değil, tüm dünya mazlumlarına hizmet vermelidir!

Fakat üzülerek belirtmem gerekir ki, bu eksen, şu anda daha çok Suudi Arabistan’ın güvenliğine hizmet eder gibi duruyor! Oysaki Suudi Arabistan’ın geçmişini incelemek gerekiyor!

 Suudi Arabistan’ın Geçmişi:

Suudi Arabistan’ın orijinal hanedanı “Haşimilerdir!” Bunlar, Osmanlı İmparatorluğuna bağlı kalarak uzunca bir zaman Hicaz bölgesini yönettiler. İngilizler ile anlaşarak ilk Osmanlıya karşı isyan eden de yine bunlar oldu. Peki bu isyanın ödülünü İngiltere onlara verdi mi? Tabi ki vermedi. Sonra da Vehhabiler İngiltere ile anlaşıp Kral Hüseyin’e (Haşimiler’e) karşı isyan edip, Mekke’ye girdiler. Sonra da yine İngilizler ile iş birliği yapıp Osmanlıya karşı isyan edip 1932 yılında Mekke’yi işgal ettiler. O gün bu gündür Hicaz topraklarını işgal edip yöneten, bir zamanlar İngiltere ile iş birliği yapıp Osmanlıyı arkadan hançerleyen ve şimdi de ABD ile iş birliği yapan ve ABD’ye trilyon dolarlar veren, hep bunlar olmuştur! Kısacası Vahhabiler, sürekli bir şekilde Osmanlının başını ağrıtan bir kitleydi!

Vahhabiler, bilindiği üzere Müslümanları farklı gören bir topluluktur! Türbelere karşı oldukları gibi, Müslümanların birçok geleneklerine de muhalif olan bir kesimdir. Dolayısıyla Osmanlı, bu nedenlerden dolayı kendini Haşimlere daha yakın Vahhabilere ise uzak hissediyordu! Fakat kaderin cilvesi Vahhabiler, Haşimilerin aksine 14 Mayıs 1948 yılında İsrail’in kurulmasına izin verdikleri için Roosvelt’in yardımcısı Harry S. Truman’ın koruması altına alındılar.

Truman resmen Suudileri tehdit etti ve “şayet İsrail devletinin kurulmasına izin vermezseniz, Haşimileri tekrar iş başına geri getiririz!” dedi. “Aslında İşin özü budur!”

Fakat daha önceleri Hicaz topraklarında hakimiyet kurma işi Haşimilere mi ait olacak Suudilere mi? Bunun kararını veren de İngiltere’dir! İngiltere savunma Bakanı Haşimileri isterken, dış İşleri Bakanı Suudileri istedi ve onun dediği oldu! Bu bakımdan Suudi Arabistan’ın Anglo -Sakson ile işleri hayli farklıdır!

Çünkü dünyanın en büyük petrol rezervleri onlarda bulunur! Örneğin Roosvelt “Yalta konferansı” dönüşünde Suudi Krallığı (yani Abdulaziz İbn Suud) ile görüşüyor.  Kral için USS Quinciy adlı bir ağır Kruvazör’ ün baş tarafında bir çadır kurdurtuyor. Böylece de o çadırda Kral Abdulaziz, 14 Şubat 1945’te Roosvelt ile Mısır’daki Büyük Acı Göl’ünde buluştular!

İlk başta Roosvelt Kral’dan Yahudi devletinin kurulmasını istemedi! Suudiler de zaten ilk başlarda istemiyorlardı.

Roosvelt’ in bu ziyaretinden üç gün sonra da Churchill geliyor. Churchill de Kral Abdulaziz ile Mısır’ın Feyyum Vahası’ nda buluşuyor. Hediye olarak da kimi rivayetlere göre direksiyonu altından olan Rolls-Royce marka bir araba hediye ediyor! Ve burada da kimi iddialara göre, “petrol rezervlerini asla Amerikalılara vermeyin!” diyor! Ve bu şekilde bunun garantisini alıyor. Fakat bu işten Siyonistler çok rahatsız oluyor. Kısa bir süre sonra da Filistin topraklarında Yahudi devletinin kurulmasını gerçekleştiriyorlar. Çünkü Roosevelt yazlığında iken ölüyor ve yerine Harry S. Truman geçiyor ve Truman’ın ilk işi de İsrail devletinin kurulmasının ilanından 11 dakika sonra 14 Mayıs 1948 de de facto olarak (resmen) tanıyor! Böylece de kendi doktrinini ilan ediyor ve sonra da Sovyet birliği ile tam destekli soğuk savaşı başlatıyor!

   Bu ittifak Antlaşmasına Bakıldığında İster İstemez İnsanın Aklına Şunlar Geliyor:

1-) ABD şu anda çok zor durumdadır! 28 Şubattan bu tarafa bir türlü Hürmüz boğazını geçemiyor! Bahreyn’deki üstlerinde kim bilir neler bırakıp gittiler. Geride ne gibi gizli belgeleri kaldı. Hava yolu ile bunların bir kısmını kurtarmış olabilirler, fakat ağır malzemelerini deniz yoluyla dahi alıp götüremediler ve orada duruyor! Ayrıca Babü’l- Mendeb’ den de geçemiyorlar! 2025 Ocak ayından bu tarafa Babü’l- Mendeb’ den geçen ABD’ye ait büyük savaş gemisi hiç olmadı. 14 Mayıs’tan sonra “Ateşkes süreci” 60 gün denildi, peşince çatışma oldu, tekrar antlaşma yapıldı! Sonra Hürmüz açık denildi! Tekrardan çatışma- antlaşma… zamanı derken, böylece birçok palavralar savruldu ve artık millet buna alıştı. 32 kez Hürmüz açık, bugün açık, yarın açılacak, işte görüşmeler devam ediyor diyen Trump, halkın nezdinde yalancı çoban durumuna düştü! Artık kimse ona inanmaz oldu. Kendi halkı dahi ona inanmıyor ve zaten ABD halkının %75’i bu savaşa karşı olduğunu söylüyor!

2-) 14 Mayıs döneminde bu zayıflığı görenler, onun kartondan bir kaplan olduğunu anladılar.

Telefon ile Veliaht Prens Muhammed b. Selman ile görüştüğünde, Muhammed ona, güya “İran’a saldırmayın” demiş ve o da kameralar karşısına çıkıp ondan aldığı o talimatı dillendiriyor! “Şayet Muhammed b. Selman öyle demeseydi İran’ı yok edecektir” diyor! Hemen akabinde de İran onunla dalga geçercesine Ürdün’e saldırdı!

Yani ABD, her iki boğazda da bir varlık gösterememekle birlikte, körfez ülkelerindeki tüm uçaklarını da geri çekti!  Çünkü uçakları İran tarafından vuruluyordu! Şu anda da uçaklarını uzak ülkelere kaçırıp yerleştirmişlerdir!

Dediklerine göre 3 tane yakıt taşıma uçağı da Ben Gurion hava limanından kalkıp gitmiştir! Gerekçesi de pik- sezon (yani turizmin en yoğun olduğu dönem)de İsrail’e çok gelip giden oluyormuş ve hava limanında uçakların iniş-kalkışları için yer bulunmuyormuş, ondan dolayı da o yakıt uçakları orayı terk etmişmiş!

Şimdi de dış çembere geçtiler! Dış çember dedikleri yer, Hint okyanusunda bulunan ve İngiltere’ye ait olan fakat ABD tarafından kullanılan Diego Garcia, ABD ile Bulgaristan’ın ortak kullandıkları “Bezmer hava üssü”, Almanya ve İtalya gibi yerlere gidiyorlarmış!

Bu arada Husilerin Suudi Arabistan üzerindeki baskısı da her geçen gün daha da artıyor! Bunu da şöyle okumak mümkün:

– “İran, ABD ile kalıcı ve İran’ın güvenliğini garanti edecek bir antlaşma peşindedir! O yüzden de elindeki bütün gücü, ABD’yi doğrudan hedef almak için değil, çevresini hedef alarak öyle kullanmaktır!”

Ayrıca Husilerin Suudi Arabistan’ı düşman edindiğini görüyoruz! Bu da San’a hava alanının, rehber Ali Hamenei’ni cenaze töreni dönüşünde Suudilerin orayı bombaladığını gerektirmiştir.

Ben şahsen bunun, Suudilerin yaptığı bir iş olmadığını ve bir sahte bayrak operasyonu olduğunu düşünüyorum. Yani rasyonel bir aklın böyle bir şeyi yapacağına ihtimal vermiyorum. Dolayısıyla Husiler de onların havalimanlarına saldırı yapıyor ve tankerlerinin boğazdan geçmesine izin vermiyor!

Yıllardır her zaman Suudi Arabistan’dan milyonlarca varil petrol alan ABD’nin, petrol alımı sıfır noktasına geldi! Yani ilk olarak Suudi Arabistan’dan ABD’ye hiç petrol akışı olmadı! Bu da çok önemli durumlardan biridir!

Dolayısıyla “Mekke İttifakı Anlaşması” nın bu kadar aceleye getirilmesi, bir anda ortaya çıkışı, TBMM’ de, kamuoyunda ve yine askeri alt birimlerde tartışılmaması hayli düşündürücüdür!

Yani birkaç tane iktidara yakın stratejist insanlar makalelerinde bunlara değiniyordu! Elbette ki her aklı başındaki düşünürler de “İsrail’in bu önlenemez zulmüne” karşı nasıl dur denir konusuna karşı işaret ediyorlardı. Hatta Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan ile keşke İran ve Mısır da bu ittifakın içerisinde yer alsaydı diye düşünüyorlardı! İşte o zaman gerçekte Türkiye’nin birleştirici gücü ortaya çıkmış olurdu!

Her ne kadar İran ile ABD ve İsrail savaşı, bölgesel bir savaş gibi gözükse de fakat onun etkisi küresel ölçektedir. Yani tüm kıtalarda onun dünya insanlarına ekonomik zararının dokunduğu görülen bir gerçektir!

Ve yine, her ne kadar Türkiye bölgesel bir güç olsa ve ittifak kapısını diğer İslam ülkelerinin katılımı için açık tutmuş bulunsa da yine bunu pratikte kanıtlaması kolay bir iş değildir!

Şayet bu ittifak 3 ülke ile sınırlı kalacaksa, bu durum, kamuoyunu en fazla rahatsız etmiş olur. Çünkü bu ittifakta NATO’daki 5 inci maddeye benzer bir madde yer almıştır! Yani orada yer alan maddeye göre; “bu 3 ülkeden herhangi birine saldırı, tümüne saldırı” anlamına gelir! Ve otomatik olarak her 3 ülke de aynı anda kendilerinden birine saldıran o ülkeye saldırmış oluyorlar! Bu da ciddi bir sorundur!

Diyeceksiniz ki Türkiye 19 Ekim 1939’da İngiltere ve Fransa ile ittifak anlaşması imzalamıştı. Fakat Hitler Polonya’yı işgalden sonra, Fransa, İngiltere ve Yunanistan da işgal edildi, ama Türkiye kılını dahi kıpırdatmadı. Dolayısıyla bu türden ittifak antlaşmaları genellikle kâğıt üzerinde kalan antlaşmalardır!

Evet, orası öyledir! Fakat bu türden antlaşmalar kağıt üzerinde kalsa dahi, diplomatik cephede insanı zorda bırakabilir. (Yani masada seni zorlayabilir!)

Bu İttifak Aslında Kime Mesajdır?

   Bilindiği üzere Trump, bu “Mekke İttifakı Anlaşması” ndan hayli memnuniyet duydu! Yani bu ittifakın bir güvenlik mimarisi olduğundan söz etti vs.!

Gerçek şu ki, biz burada bir hegemonyadan, yani bu bölgede kendi iktidarını, bu kadar zengin petrol rezervleri üzerine kuran ve 85 yıldır kendi sistemini bununla ayakta tutan bir güçten bahsediyoruz! Daha açıkçası Suudiler petrolünü satıyor, dolar alıyor, onu da götürüp tahvile tebdil ediyor, tahvil ile de ABD savaşlarını finans ediyorlar.

ABD, istisnasız bütün savaşlarını, Suudi Arabistan merkezli parasal güçle finans ettirdi. Hemen hemen Kuveyt birinci ve ikinci hareketini ve diğer savaşlarını da bu petrol ile finans etti! Fakat şimdilerde o yol kapandı. Dolayısıyla, her şeyden önce ABD için Suudi Arabistan’ın güvenliği söz konusudur!

ABD’nin bu kadar zorlandığı bir dönemde, ki bakıyorsunuz Deniz gücüyle bile o bölgeye giremiyor, yani belirli bir mesafeden uçak gemileri dahi o bölgenin içerisine sokulamıyor, böyle bir durumda ABD, Türkiye gibi hem deniz hem kara ve hem de hava gücü ile bölgedeki en iyi ülkelerden biri olan bir devletin, kâğıt üzerinde de olsa dahi Suudi Arabistan’ın güvenliğini üstlenecek olmasından son derece elbette ki memnun olacaktır!

Bu durum (ittifak) İsrail için de iyidir! Zira İsrail ile Suudi Arabistan’ın ilişkileri eskiden beri çok iyidir! Çünkü onlardan biri (İsrail) finans, diğeri (Suudiler) de enerji sistemini kontrol ediyor! Yani aralarında dolaylı bir ilişki vardır! Şu an politika icabı Suudiler İsrail’i savunmuyor ve kabul etmiyor olabilirler! Abraham antlaşmasına en çok girmesini ve onun içerisinde yer almasını istemeyen de Suudi Arabistan’dır! Fakat kâğıt üzerinde öyle görünse de gerçekte öyle değildirler!

Şimdi Birleşik Krallıkları (Dubayı) Suud’dan ayırmak mümkün mü? Tabi ki değil!

Peki o ülkeyi (Dubai’yi) kuran kimlerdir? Elbette ki Yahudilerdir! Yahudi sermayesi ile iş adamları tümüyle oradalar! Ve bunlar bilinen gerçeklerdir!

Suudi Arabistan’ın, bir de tarih boyunca sosyal genetik kodlarına baktığımızda, çok zayıf bir ülke olduğunu görüyoruz! Çünkü bu ülkenin kendi ordusu yoktur!

Bilindiği üzere Suudi ordusunun yarısına yakını Pakistanlılardan müteşekkildir! Ayrıca milyonlarca Pakistanlı, Suudi Arabistan’a çalışmaya geliyor ve çalışıp gidiyorlar! Yani Pakistan’ın bir tek askerleri değil, diğer vatandaşları da orada vardırlar. Dolayısıyla Suudi Arabistan o açıdan hassas bir ülkedir.

Tabi ki Afganların savaşı sırasında da oradaki mücahitlerin finansörü, yine Suudlar olmuştur ve onların silahlarını temin etmişlerdir! Hatta 12 Eylül’de ve Rabıta ilişkisinde, 1982 ile 1984 yılları arasında yurt dışındaki Türk imamların bile maaşlarını veren Suudi Arabistan’dır. Bu ülke, Türkiye’de laiklik karşıtı pek çok dinamitte rolü olan bir ülkedir!

Tarihsel olarak Türkiye ile Suudi Arabistan’ın arası pek de iyi değildir! Fakat bu sosyolojik ve tarihsel gerçeğe rağmen Türkiye onunla artık bir ittifak ilişkisine girmiştir!

Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkiler gerçekten de tarih boyunca inişli çıkışlı olmuş, özellikle tarihsel miras ve bölgesel siyaset belirleyici olmuştur. En kritik başlangıç noktalarından biri Osmanlı dönemine gidiyor.

  1. yüzyılda Necd bölgesinde Muhammed bin Abdülvehhab’la Suud ailesinin ittifakı, Osmanlı’nın Hicaz üzerindeki hâkimiyetine bir tür meydan okuma olmuş.

1803-1804 yıllarında Mekke ve Medine’nin ele geçirilmesi, Osmanlı açısından ciddi bir travmaydı. Sonrasında Osmanlı, Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’yı devreye soktu ve 1818’de Birinci Suudi Devleti’ne son verildi. Cumhuriyet dönemine gelindiğinde ise, Türkiye’nin laik bir devlet modeli benimsemesi, buna karşılık Suudi Arabistan’ın monarşik ve din temelli yapısı, siyasi ve ideolojik farklılıkları derinleştirdi.

Soğuk Savaş yıllarında iki ülke Batı yanlısı blokta yer alsa da bölgesel öncelikler farklıydı. 2011’den sonra Arap Baharı süreci, yeni anlaşmazlık alanları doğurdu.

Türkiye’nin Mısır’da Müslüman Kardeşler çizgisini desteklemesi, Suudi Arabistan’ın 2013 darbesini desteklemesiyle çakıştı. Suriye meselesinde de benzer şekilde ortak noktalar olsa da yöntemler ve öncelikler farklıydı.

2018 yılında Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’ nın İstanbul’daki Suudi Konsolosluğu’nda öldürülmesi, ilişkileri ciddi biçimde germişti. Ancak 2022’den itibaren iki ülke ilişkileri yeniden normalleşme adımları atmaya başladı. Karşılıklı üst düzey ziyaretler yapıldı, ticaret ve yatırım alanlarında iş birliği arttı. Yani rekabet unsurları bulunsa da geçmişteki kadar gergin bir tablo bugün için söz konusu değil.

Tabi ki burada İran nasıl davranacaktır onu da göreceğiz. İran bu ittifaktan etkilenir mi? bilemiyoruz. Fakat şunu biliyoruz ki, Türkiye’nin İran ile ilişkileri de çok iyidir!

Türkiye o ülkelerin (İran ve Suudi Arabistan’ın) her ikisiyle de rekabet içerisinde olan bir ülkedir! Çünkü Türkiye bir Akdeniz, Karadeniz, Balkan ve Kafkasya ülkesidir! Yani Türkiye çok büyük bir bölgesel güçtür. Tabi ki bu iktidar 24 yıldır Türkiye’nin Müslüman kimliğini de onun kuruculuğu üzerinde bir güç olarak göstermektedir!

Ak Parti iktidar olmadan önce Türkiye’nin kimliği bir tarafsız kimlik olarak korunurdu! Çünkü Türkiye Laik bir devlettir! Dini bir sıfat ile belirlenmezdi! Fakat şu an, artık Türkiye açıktan açığa İslam alemine, özellikle de Sünni dünya için liderliğe oynayan bir ülkedir! Son 24 yılda bu olay ile bu durum, Şii dünyayı da etkileyecektir!

Dolayısıyla ABD ve İngiltere Şii hilali oluştu, onlar büyük bir eksen kuruyor ve sizi bölecekler gibi çok fazla bir propaganda yapmaktalar!

Ben şahsen Türkiye’nin onların bu oyununa geleceğini zannetmiyorum. Zira 17’nci asırdan bu tarafa Farslar ile Türkler arasında önemli bir problem söz konusu değildir! İran medeniyetinin Türkler üzerinde çok ciddi etkileri vardır. Çoğu Türk’ün ismi dahi onlardan alınmadır. Nitekim Osmanlının edebiyatı da onlardan alınmıştır!

Aslında bence Türkiye diğer ülkeler ile ve özellikle de bu 3’lü ittifak arasında “savunma” alanında iş birliği yapabilirdi! Çünkü “ittifak” ile “iş birliği” arasında hayli fark vardır. “İttifak” ta sorumluluk varken, “iş birliğinde” sorumluluk yoktur! Çünkü Türkiye bölgesel bir güçtür. Yani kendi jeopolitik öncelikleri olan bir ülkedir. Şu ittifak sorumluluğu geldiğinde, aynı anda tüm gücüyle oraya müdahale etmesi gerekir!

Kanaatimce bu 3’lü ittifak da İsrail ya da Yunanistan’ı durdurabilecek bir güç değildir! Çünkü Pakistan’ın nükleer gücü de Türkiye için kullanılabilecek bir güç değildir! Yani Türkiye Pakistan’a “ver şu silahlarını kullanayım” derse, onun da verebileceğini zannetmiyorum! Pakistan’ın da bizim için nükleer silahlarını birkaç yere atması da mümkün değildir! O zaman diyebiliriz ki bu ittifak, kâğıt üzerinde caydırma sağlamak için yapılan bir ittifaktır!

Şunu da arz edeyim ki Türkiye, 103 yıldır savaşmamış bir ülkedir. Evet Kıbrıs, Kore, Libya ve Kafkaslarda bazı küçücük müdahalelerde bulunmuştur, fakat NATO’ya girdikten sonra onun çizdiği sınırın dışına pek de çıkmamıştır! Bu nedenle İsrail ile de savaşması pek de mümkün gözükmüyor!

Yani Türkiye, ayağını yere basacak işler yapabilecek akla sahiptir! Evet bu 3’lü ittifak Trump’a büyük bir nefes aldırttı ama, İşi kökünden çözecek bir ittifaka benzemiyor! Dua edelim de Türkiye biran evvel kendi kendine yeterli bir duruma gelsin, aksi halde bu türden Spekülasyonlardan kendini kurtaramayacaktır!

Görüldüğü gibi Türkiye de Muhalefet edecek bir parti bile yoktur!  Yani muhalefetin görevi anti tez üretip iktidarın hatalarını eleştirmektir, dolayısıyla öyle bir parti de yoktur. Oysaki eski dönemlerde hatta her savaşta anti tez üretilir ve aylarca iktidarın aldığı o kararın doğru olup olmadığı tartışılırdı. Ama şimdi yoktur. İşte 103 yıllık Cumhuriyetin geldiği nokta budur! Bundan dolayı işimiz çok zordur!

 

BENZER HABERLER