Hasan Kanaatlı
h.kanaatli@hotmail.com
Kur’anı Kerim açısından “Tevhit/Allah’ın varlık ve birliğine iman”, fıtrîdir. Nitekim Şöyle geçer:
– “Yüzünü hakka yönelmiş olarak dine çevir; Allah’ın insanları üzerine yaratmış olduğu yaratışına. Allah’ın yaratışında bir değişiklik olmaz. İşte sağlam din budur; fakat insanların çoğu bilmezler!” (Rum: 30)
İlahi Elçi de şöyle söylemiştir:
– “Her doğan, fıtrat üzere doğmuş olur, sonra baba-annesine tabi olur!”
Bu konuya işaret eden ayetlerden biri de şudur:
– “Hani Rabbin Ademoğullarının bellerinden soylarını çıkardı ve onları kendilerine karşı şahit tuttu. “Ben sizin Rabbiniz değilmiyim?” dedi. Onlar; “Evet, (biz buna) şahidiz” dediler. Bu, kıyamet günü bundan habersizdik dememeniz içindir!” (A’raf: 172)
İmam Cafer Sadık’tan şöyle sorulmuş:
– “Ey peygamberin evladı! Allah bu ayette “onları kendilerine karşı şahit tuttu” diye buyuruyor! Bu şahitlik, hangi sınıf şahitliktir? “Aynî şahitlik midir? İlmî şahitlik midir?” (Yani onlar gözleriyle mi kendilerinin Adem’in belinden çıkarılıp Rablerinin onların yaratıcısı olduğuna şahitlik ettiler, yoksa Allah ilmen mi kendisinin onların Yaratıcısı olduğunu onlara bildirmiş oldu?)
Yani ilim iki sınıftır; Bir sınıfı, bir şeyi tadarak ve anlayarak o şey hakkında ilim/bilgi sahibi olmak vardır! Bir de bir şeyin varlığını yalnızca bilmek vardır! Birincisine “huzuri ilim”, ikincisine de “husuli ilim” denir. Örneğin dişiniz ağrıyor ve siz doktora gidiyorsunuz. Doktor sizde o dişin ağrısının olduğunu biliyordur, fakat o diş ağrısını tatmıyordur, onu tadan sizsiniz! Doktorun bu bilgisi “husulidir!” Sizin bilginiz ise “huzuridir!” Susuzluk ateşi de öyledir!
Kısacası, şuhudi (huzuri) şeylerde hata söz konusu olamaz, ama “ilmî” şeylerde hata olabiliri! Zira, bildiğimiz bir şeyin sureti her zaman zihnimizde mevcuttur. Zihnimizdeki suret her zaman alim ile malum (bilen ile bilinen) şeyin arasında aracılık eder. Yani bizim yanımızda o şeyden bahsedildiğinde, hemen onun sureti zuhur eder! Kimi zaman zihnimizdeki o suret, vakiye (gerçek) ile mutabık olur, kimi zaman ise olmaz ve insanı hataya sevk edebilir! Fakat müşahede/şuhud öyle değildir. Yani insan, ağrıyı kendinde hissettiğinde, onun varlığı hususunda hataya düşmesi söz konusu değildir! Çünkü o şey o insanda vardır ve onu müşahede etmektedir!
İmam Cafer Sadık o soruya şu cevabı veriyor:
– “Evet, bilme gerçekleşti (yani şuhudi bilgi hasıl oldu!) Fakat sonradan o durumu (insanlar) unuttular ve sonradan (kıyamet günü) onu hatırlayacaklardır!”
Dolayısıyla “Allah-ı marifet” konusu, tüm insanların varlığında yerleştirilmiştir ve bunun için Kur’an: “Allah’ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtrata/yaratışına” diyor! Ve yine: “Allah’ın yaratışında bir değişiklik olmaz” buyuruyor! Yani bu fıtratın tebdili mümkün değildir! Peygamber de buyuruyor: “Her doğan fıtrat (tevhit) üzerine doğmuş olur!” Fakat bu durum (tevhit), bazı durumlarda bazı fıtratlarda unutulur! Bu sefer de peygamberler geliyor ve bu marifeti (tevhit bilgisini) onlara hatırlatıyor! Nitekim imam Ali (as) peygamberler için şunu söylüyor:
– “Peygamberler akıllardaki defineleri ortaya çıkarmak için (harekete geçirmek için) gelmişlerdir!”
Yani imam Ali şunu söylüyor:
– “Tevhit” konusu senin varlığında defnedilmiştir. Fakat bunun ortaya çıkartılıp uyarılmaya ihtiyacı vardır! Bundan olsa gerek Kur’an başından sonuna kadar:
– “Hatırlat, çünkü hatırlatmak insanlara fayda verir!” (Zariyat: 55) diyor.
Peki nebi “neyi hatırlatsın?”
Kur’an, nebinin “misal alemindeki bildiklerini hatırlatmasını istiyor!” Bununla ilgili imam Cafer Sadık şöyle diyor:
– “Şayet misal aleminde tüm insanların fıtratına tevhit inancı yerleştirilmemiş olsaydı, hiç kimse Yaratıcısını ve rızık vericisini bilmezdi!”
Kur’an’a göre insan, fıtri olarak yalnızca Tevhidi değil, onunla birlikte iyi ve kötü şeyleri de biliyordur!
– “Sonra da ona (insana) kötülüklerini ve iyiliklerini ilham etti!” (Şems: 8)
Tüm insanlardan “doğruluk mu güzeldir yanlışlık mı?” diye sorsanız, tümü de doğruluğun güzelliğini söyler! “Hıyanet mi üstündür emanet darlık mı?” diye sorsanız, yine de “emanet darlık!” derler. Sorulsa ki “adalet mi iyidir zulüm mü?” Tabi ki “adalet” derler!
Kur’an’ı Kerim insanın fıtratına “tevhit ’in” yerleştirdiğini, bir de şu ayet ile haber veriyor:
– “Allah’ın boyası, Allah’tan daha güzel boyası olan kim?” (Bakara: 138) Ayetteki “Allah’ın boyası” tabiri, “tevhit” ten bir tabirdir!
Soru:
Peki neden bazı insanlar Allah’ın varlığına (Tevhide) iman etmezler?
Cevap:
Allah Teala tüm insanların tabiatına “tevhit” inancını yerleştirmiştir! Fakat kimi insanlar bundan bazen gaflet içerisinde kalırlar! O türden insanlar üzerinde çalışmaya ihtiyaç vardır!
Bunun içindir ki imam Ali (as) şöyle buyurmuştur:
– “Dinin evveli, Allah’ı tanımaktır!”
Yani senin batınına yerleştirilen Tevhit ile ilgili o bilgiyi zuhur ettirmen için, senin çalışman lazım! Bunun için Kur’an:
– “Bil ki, Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.” (Muhammed: 19) diye buyururken şunu demek istiyor:
– “Batınında (fıtratında) olan o şeyi (Allah’tan başka ilah olmadığını) bil!”
Buradaki marifet/bilgi, “ilmi mürekkep” iledir! Yani insan bazen bir şeyi biliyordur, fakat bildiğini bilmiyordur! O taktirde öyle bir insanın görevi, o şeyi bildiğine dair o bilgisini işletmesi gerekir! Nitekim cehalet de öyledir!
“Basit” ve “mürekkep” olmak üzere iki tür cehalet vardır! “Basit cehalet”; yani cahil olmaktır! “Mürekkep cehalet” ise, o şahıs cahildir ama, cahil olduğunu bilmemektedir! İşte burada “marifet” devreye giriyor! Yani sen “Allah’ın varlığını (Tevhidi) biliyorsun ve onu bildiğini de bilmelisin!”
Bundan şu sonuç çıkıyor:
– “Marifet”, nisyan ve gaflete mesbûktur! (Yani hakiki bilgi ve idrak, insanın unutkanlık ve gaflet (farkında olmama) gibi zaaflarına yenik düşmeye meyillidir!) Bundan dolayı imam Cafer Sadık: “Bildiklerini unuttular!” diye buyurmuştur!
Dindeki “marifetten” maksat, “misal alemindeki insanın bildiğinin ona hatırlatılmasıdır!” Kur’an’ın da “Bil” demesi, bunu yeniden “bil” anlamında değildir! Gerçekte bu sözüyle Allah, insanın fıtratına yerleştirilmiş olan o tevhit bilgisini onun bilmesini emretmiştir!
Yani “ilim” ile “marifetin” farkı şudur: “İlim “nisyan” ve “gaflete” mesbûk değildir! Ama “marifet” onlara mesbûktur! Bizler de varlığımızdaki o “Tevhit” marifetini hatırlamakla mükellefiz!
Soru:
Neden bizlerin Allah’ı “arif” ismiyle isimlendirmemiz doğru değildir fakat “alim” ismiyle isimlendirmemiz doğrudur?
Cevap:
Çünkü “marifet”, nisyan ve gaflet ile mesbûktur, fakat Allah böyle değildir! Peygamberler de “alim” dirler ama “arif” değillerdir! (Marifetin nisyan ve gaflete mesbûk olması anlamında onlara “arif” denilmez, ama başka anlamda denilebilir!)