Neşe Doster
nesedoster@yahoo.com
Dünden bugüne kadın tarihimize ve dumanı hep tüten kırıklarla dolu kadın karnemize baktığımızda söze neresinden ve nasıl başlanır bilemiyorum. Bildiğim o ki; Dünya birinciliğini elimizde tuttuğumuz kadın cinayetlerine değinsem, hayaller kurarak ve büyük umutlarla alıp duvara astığımız diplomalarımız eksik kalır. Büyük hevesle başladığımız uzun ve hazin iş yolculuğumuzun altını çizsem, siyasetteki görünmezliğimize haksızlık etmiş olurum.
Değişen mevsimlere inat değişmeyen dostluklara girsem, özellikle günümüzde beklenmedik gelişmelerin bazen ne biçim kırılma noktalarına dönüşebildiğini ve dostlukları hemencecik bitirebildiğini atlamış olurum. Kuşaklar arası çatışmaların, sorgulamaların, anlaşmazlıkların, hatta bazen patlamayla sonuçlanan farklılıkların altını çizsem, görmezden gelip susmanın nelere yol açtığını anlatmamış olurum.
O nedenle elde var hüzün dememek, zorda kalmamak için, düzenli, disiplinli, zamana ve saate uyumlu, programlı çalışmak zorundayız. Geçmiş kültürümüzden, siyasi tarihimizden kopmamak, özellikle de haklarımızı borçlu olduğumuz Büyük Atatürk’ün bazılarınca yok sayılmasına, horlanmasına, dışlanmasına izin vermemek zorundayız. Olursa da itiraz ve isyan etmek, sesimizi yükseltmek zorundayız diyerek bu girişi noktalayalım.
Unutmayalım ki; Gündem değişirse günlerde değişir, bazı kararlara geçit vermezsek kader de değişir.
Ancak erkek egemen baskıya mecbur, mahkûm, muhtaç ve meftun olunca zor da…
O halde yol haritamız ne olmalı ve neler yapmalı? Dilimizin döndüğünce, kalemimizin yettiğince değinelim. Sık sık kadın konusunu gündeme taşımak etkili mi? Fikrimce etkili. Sizde evet diyorsanız, bizim mahallenin gerçeklerinden derlemeğe çalıştığım bir seçkiyle arşive ve tarihe sığınmanın tam zamanı…
Ülkemizde 209 üniversite var. 16’sının rektörü kadın. Tüm üniversitelerdeki kadın dekan sayısı 322. Yani dekanların yüzde 18’i kadın. Akademisyenlerde oranımız yüzde 47’ye çıkmış. Kadın Prof. sayısı 13 bini geçmiş. YÖK’ün 19 üyesinden sadece üçü kadın. 81 il milli eğitim müdüründen 4’ü kadın, Anadolu’ya gittikçe kadın müdür yok gibi. Bu açıkça şu demektir; Akademinin her alanında güçlü bir şekilde varlık göstersek de karar alma süreçlerinde yeterince temsil hakkımız yok…
Anlaşılabilir ve kabul edilebilir olmayan ne çok açıklama var.
Dünyada tarım sektöründe çalışan her 4 kişiden biri kadın. Yani tarımın da görünmeyen kahramanlarıyız. Bizde tarım sektöründe 2 milyon yakın kadın bulunuyor. Her geçen gün bu oran artıyor, özetle üretimin yarısını kadınlar üretiyor. Kadınları üretime katan ABD dünya lideri oldu. Çin ekonomide mucizeler yaratıyor. Kadınların önündeki bariyerleri kaldıran Güney Kore bolluk bereket içinde yaşıyor. Kadınları şirketlerin başına getiren Norveç dünyanın en refah içinde yaşayan ülkelerinin başında geliyor. Bunların tersini yapan, sokağı, araba kullanmayı, seyahat etmeyi yasaklayan Afganistan aç, sefil, perişan yaşıyor…
Örneğin: Bir süre önce gencecik iki kadının kafası kesilerek, bıçaklanarak vahşice öldürülmesinden sonra bir Prof. şu açıklamayı yapabiliyor; “İslam hassasiyeti ile yetiştirilmiş olsalardı kendilerine namahrem olan bu katille hiç tanışmayacaklardı.” Demek ki Afganistan’daki Taliban rejimine özeniyor Sn. Prof! Yani kadınları eve kapatırsanız, hiç sorun kalmaz, cinayet işlenmez. O halde kayıt düşelim. Ülkenin yarısını eve kapatırsanız ne mi olur? Onu biz bilemeyiz! Ancak baş rolü üstlenenler bilir. Ya da keskin, kesin, köklü adımlar atmak yerine, acil çıkış yollarını bulmak yerine, yığınla sorun yaratanlar acaba bu soruya ne yanıt verebilir?
Demem o ki; Biz kadınlar yeni dayatılan yaptırımları öğrenmeyi ve onlara alışmayı düşünmüyoruz. Organize olarak, Büyük Atatürk’ün izinden ayrılmayarak, tarifsiz ve tanımsız hüzünler karşısında suskunluğunu koruyan sorumluları unutmayarak, sıkılı yumruklarımıza neden olanları beynimize kazıyarak notlarımızı alıyoruz.
Çünkü düşünmeden yaptığımız seçimler sonucunda ömür boyu onay beklemek, yeterliliğini kanıtlamaya çalışmak o kadar yoruyor ki insanı. Bazen demir parmaklıklar gerekmiyor, ev zaten zindana dönüyor. O halde ömür boyu affetme, anlayış, hoşgörünün hep bizden beklenmesine artık dur diyelim.
Aydınlığı, çağdaşlığı hedef alan, kurumlara, kültürlere, yasalara, yaşama hak tanımayanlar arttıkça; yaşadığımız coğrafyada kıyımların, katliamların, vurup kırmaların, yaralayıp öldürmelerin sıradanlaştığını unutmayalım.
Kentlerin orta yerlerinde bile öldürmelere tanık olunduğunu, sorunlar karşısında sağırlaşanların giderek arttığını, buna karşılık kadın örgütlerinin inatçı, duyarlı adımlarını, konuşan ve yazan cesur yüreklerin varlığını önemseyelim.
Hele de! Namus cinayeti deyip geçiyorlar ya? Bu tür cinsiyetçi kalıpların arkasında ölen bir kadının, annesiz kalan çocukların, evlatsız kalan ailelerin, hayalleri toprağa gömülenlerin olduğunu hep hatırda tutalım.
Konuyu çok uzattım ama atalarımız; “Dertli söyleyen olur!” derler. Kadın konusuna yıllarını vermiş, kitaplar yazmış biri olarak ve de başlığın soru olmadığını bilerek duruşuna güvendiğim, aklına, mantığına, düşüncelerine değer verdiğim okurlarıma sormak istedim. Bıçak sırtı günlerden geçerken toplumsal depresyon her gün biraz daha tetiklenirken umut fidanları eken kişi ve kurumlara ihtiyacımız yok mu?
Son söz olarak! 12 milyon yoksul aile ekonomik sıkıntıyla boğuşurken! 32’si koruma altında olan 394 kadın 2024’te erkekler tarafından katledilmişken! Bu kadınların yüzde 71’i aile içinde yakınları tarafından öldürülmüşken! Geniş tanımlı işsizlik 13 milyona dayanmışken! 2025 yılının aile yılı ilan edilmesi ilginç değil mi?