Osmanlı’nın matbaa ile imtihanı…

-Basın - 24 Mayıs 2025 14:47

Hakan Akpınar

hakanakpinar227@gmail.com

YAZI ARŞİVİ

Osmanlı’da basının doğuşunu doğru ve objektif olarak anlatabilmek için matbaanın imparatorluk topraklarına ilk olarak ne zaman, nasıl ve hangi şartlar altında girdiğine mutlaka değinmek zorundayız. Böylece, Osmanlı-Türk basınının, Avrupa basınından niçin iki buçuk asır sonra ortaya çıktığını daha iyi analiz etmiş olacağız.

Yaygın bir bilgi yanlışının sonucu olarak çoğumuz, Osmanlı topraklarındaki ilk matbaanın Macar asıllı Osmanlı vatandaşı İbrahim Mütefferika tarafından kurulduğunu zannederiz. Oysa durum böyle değildir. Zannedilenin aksine, imparatorluk topraklarındaki ilk matbaa, İbrahim Mütefferika’dan 234 yıl önce İspanyol Yahudileri tarafından İstanbul’da kurulmuştur. İbrahim Mütefferika ise Osmanlı Türkçesi ile kitap ve risale basan ilk yerli matbaamızın kurucusudur.

Osmanlı Sultanı II. Beyazıt, 1492-1497 yılları arasında İspanya ve Portekiz’den sürülen yüzbinlerce Yahudi’ye kucak açarak, onların imparatorluk topraklarına yerleşmelerine izin vermişti. “Engizisyon Hukuku”ndan kaçan Yahudiler, hâkim oldukları matbaacılık tekniğini ve matbaalarını bu sayede Avrupa’dan Osmanlı’ya taşımışlardı.

II. Beyazıt, din ve eğitim kitapları basmak için kendisinden müsaade isteyen Yahudilerin bu talebini geri çevirmeyerek, esasında Osmanlı Devleti sınırları içinde ilk matbaanın kuruluşuna da imkân sağlamış oldu. David ve Samuel ben Nahmias kardeşler tarafından 13 Aralık 1493’te basılan “Arba’ah Turim” (Dört Sıra) adlı hukuk kitabı, İstanbul’daki Yahudi matbaasının ilk ürünü olarak ortaya çıkmıştır.

Maalesef, devrin bağnaz Osmanlı uleması ile din adamları, Müslüman halkın matbaa kurup, kitap basmasına iyi gözle bakmıyordu. Ulema, matbaayı “gâvur icadı” ve “haram” olarak değerlendiriyor; sadece el yazmaları ile yetinilmesini salık veriyordu. Ayrı olarak; hayatlarını, para karşılığı el yazması kitaplar kaleme almakla kazanan “müstensihler”in işsiz kalma kaygısıyla matbaaya karşı çıkmaları, matbaanın gecikmesindeki sebeplerden biri olarak gösterilir.

İmparatorluk topraklarında Osmanlı-Türk matbaasının oldukça geç kurulmasının bir başka sebebi ise halkın okuma-yazma oranının çok düşük olmasıydı. Koyu muhafazakâr eğitim anlayışının yanısıra, din üzerinden kurgulanan metafizik eğitim-öğretim sistemi ile derslerde kullanılan dilin halka yabancı olması, okuma-yazma oranının düşük kalmasındaki önemli etkenlerdi.

15. Yüzyıl’daki “Klasik Osmanlı Dönemi”nde eğitim, dinî esas ve ilkelere dayalıydı. Gayrımüslim unsurlar haricinde Osmanlı toplumu, laik/seküler ve bilimsel eğitimden yoksundu. Kadınların zaten okuma-yazma bilmeye ihtiyacı yoktu! Sivil halkın eğitimi, sübyan mektepleri ile medreselerde gördüğü, İslâmî esaslara dayalı eğitimden ibaretti. Bir de devlete memur mezun etmek maksadıyla kurulan Acemi Oğlanlar Ocağı ile saraya devlet adamı yetiştiren Enderûn Mektebi vardı.

Osmanlı devletinin eğitim sisteminde kullanılan dil Arapça’ydı. Çocuklar, 4 yıl 4 ay, 4 günü doldurduktan sonra imparatorluğun ilköğretim kurumu olan sübyan mekteplerine gönderilirdi. Ancak, bu mekteplerde eğitim almak zorunlu değil, ailenin tercihiydi. Sübyan mektepleri, asırlar sonra II. Mahmud zamanında (1824) “Talim-i Sübyan Fermanı” ile zorunlu hale getirilecekti. Söz konusu ferman, tarihimizde temel eğitimi zorunlu hâle getiren ilk yazılı yasal metin olarak kabul edilir.

Sonraki asırlarda adı “Mahalle Mektebi” olarak anılacak olan bu mekteplerde çocuklar, Kuran-ı Kerim okuma, namaz kılma, Arapça, Osmanlı Türkçesi, basit matematik ve İslâm tarihi gibi konularda ders görürlerdi. Sübyan mektepleri çoğunlukla cami, mescit, vakıf veya hayır kurumlarıyla yan yana olurdu.

Osmanlı Hanedanı, Selçuklu ve daha önceki Türk-İslâm devletlerinde olduğu gibi eğitim sistemini, esasında din eğitimi üzerine bina etmişti. Medreselerde tahsil hayatı, tabiî olarak İslâm merkezli idi. İslâm ülkelerinde medreseler, orta ve yüksekokullara karşılık gelen eğitim kurumlarıydı. Medreseler, Osmanlı’da da aynı işlevi görüyordu. Bütün ders notları, risaleler ve ders müfredatı, Arapça’yı öğrenmeye odaklı olduğu için buradaki eğitim de hâliyle Arapça idi.

Sübyan mektepleri ile medreselerdeki eğitimden ulema sınıfı sorumluydu. Ulema ise doğrudan şeyhülislâma bağlıydı. Dolayısıyla bu eğitim sistemi, Osmanlı’nın matbaaya olan ihtiyacını pek elzem kılmıyordu. Büyük bölümü köylerde yaşayan Osmanlı Müslüman Türk halkının zaten mektepten, medreseden haberi dahi yoktu.

Osmanlı yönetimi, eğitim sistemine din eksenli bakıyordu; ama bir yandan gayrımüslimlerin Osmanlı topraklarında yeni matbaalar kurmasına izin veriyordu.

İstanbul’daki matbaanın ardından Yahudiler Selanik, Edirne ve İzmir’de yeni matbaalar açmışlardı. Bu matbaalarda İbranice, Yunanca, İspanyolca ve Latince olarak basılan kitaplar, ağırlıklı olarak dinî konularla ilgiliydi. Tahmin edilebileceği üzere bu matbaalarda, Osmanlı Türkçesi ve Arapça dillerinde kitap (Basılı kağıt dâhil) basmak “zinhar yasak”tı.

İlk Osmanlı-Türk matbaasının kuruluş serencamını anlatmaya devam edeceğiz.

 

BENZER HABERLER