Prof. Dr. Barış Doster
dosterb@hotmail.com
YAZAR ARŞİVİ
Türkiye; ekonomide yüksek bütçe açığı, yüksek dış ticaret açığı, yüksek cari açık gibi yapısal sorunlara sahiptir. Yüksek enflasyon, yüksek döviz kuru, yüksek dış borç, yüksek işsizlik, yüksek faiz gibi sorunlarımız da vardır. Üstelik bu sorunlar yapısaldır. Dönemsel değildir.
Türk ekonomisi, bir türlü istenen ölçekte kayıt altına alınamamıştır şimdiye dek. Vergi adaleti yoktur. Gelir dağılımı bozuktur. Servet – sefalet uçurumu, zengin – fakir uçurumu öylesine derindir ki, Türkiye gelir dağılımı bozukluğuna ilişkin araştırmalarda, gelir dağılımı bozuk ülkeler sıralamasında, her zaman ilk sıralardadır maalesef.
Ekonomi denince, üretim, yatırım, ihracat, istihdam değil de, rant, repo, faiz, borsa, döviz konuşmanın neticesidir bunlar. Tarımı ihmal etmenin, tarıma dayalı sanayiyi gözden çıkarmanın neticesidir. Tarım arazilerinin azalmasına, tarımda çalışan nüfusun hem azalıp hem de yaşlanmasına çözüm bulamamanın neticesidir. Dünya Bankası ve IMF (Uluslararası Para Fonu) reçetelerine teslim olmanın neticesidir. Turgut Özal’ın mimarı olduğu, sonra da 12 Eylül darbecilerinin desteğiyle uyguladığı 24 Ocak (1980) kararlarını harfiyen uygulayan, Özal hayranı liberal demokrat, sosyal demokrat, milliyetçi, muhafazakâr kadroların, farklı partilerin iktidarında, aynı programı takip etmesinin neticesidir. Liberal siyasal iktisadın, neo liberal tercihlerin neticesidir. Bu tercihler kökten değişmedikçe, kurtuluş yoktur. Bu konu üzerinde uzun uzadıya düşünmek gerekir.
LİBERALLER KİTLELERİ NASIL İKNA ETTİLER?
Kabul etmeliyiz ki, neo liberalizmin büyük başarısı, bu denli insanlık düşmanı, adalet yoksunu, eşitlik karşıtı bir düşünceyi, sanki tek gerçek ideolojiymiş, sanki insan doğasının normaliymiş, sanki seçeneksizmiş, sanki hayatın olağan akışına tek uygun, en uygun, biricik dünya görüşüymüş gibi geniş kitlelere benimsetebilmesidir. Üstelik benimsettiği, ikna ettiği bu geniş kitleler arasında yoksullar, işçiler, ezilenler, kimsesizler de vardır. Ülkemizde ve dünyada binlerce mali bunalıma, ekonomik krize, yüzbinlerce iflasa, bunlardan dolayı onbinlerce insanın intihar etmesine, milyonlarca insanın açlık, yoksulluk çekmesine sebep oldukları halde, neo liberaller, sanki bu yaşananlarda hiçbir sorumlulukları, kabahatleri yokmuş gibi, sanki neo liberalizm bir doğa kanunuymuş gibi, sanki ekonomi politiğin mutlak ve kaçınılmaz sonucuymuş gibi, her seferinde milyonlarca insanı, bir kez daha neo liberal düşüncelere ikna edebilmişlerdir. Her seferinde bu gerici, bu vahşi, bu insanlık dışı düşünceye milyonlarca insanı inandırabilmişlerdir.
İngiltere’de, “demir leydi” olarak anılan Muhafazakâr Parti lideri ve başbakan Margaret Thatcher, 1979’da iktidara neo liberal söylemlerle gelmiştir. ABD’de Cumhuriyetçi Başkan Ronald Reagan, 1981’de seçimi bu söylemlerle kazanmıştır. Bu iki siyasetçinin sıkı bir hayranı olan Turgut Özal, 24 Ocak kararlarının mimarıdır. 1983’te iktidarı bu söylemlerle kazanmıştır. Üç siyasetçi de uyguladıkları programın, mutlak, tek, tartışmasız, seçeneksiz olduğuna inanmışlardır. Thatcher, programını sıklıkla şu sözlerle savunmuştur: Başka seçenek yok. İngilizcesi, “There is no alternative”. İngilizcede bu kelimelerin baş harfleriyle kısaca, TINA diye anılmıştır.
Bu zihniyete göre, rekabet kaçınılmazdır. Eşitsizlik doğaldır. Piyasada güçlü olan, piyasayla uyumlu olan ayakta kalır. Yetenekler eşit dağıtılmamıştır. O nedenle fire vermek normaldir. İşin doğasında, fıtratında vardır. O nedenle liberalizm ile Sosyal Darwinizm arasında büyük benzerlikler bulunur.
Bunlara göre, rekabet edemeyenler, rekabet ederken ayağı takılıp düşenler, hayata geriden başlayanlar, dezavantajlı olanlar için üzülmek, vicdan azabı çekmek anlamsız ve gereksizdir. Çünkü bu durumlar, bu sonuçlar kaçınılmazdır. Önüne geçilemez. Çünkü insanlar eşit değildir. Eşit olmamak kötü bir durum da değildir. Tabiat da böyledir. Daha becerikli olanların, daha şanslı doğanların, daha zengin dünyaya gelenlerin, fırsatları daha iyi değerlendirenlerin, burnu daha iyi koku alanların, daha iyi okullarda okuyanların, yoksullara karşı, hayata geriden başlayanlara karşı, iyi eğitim alamayanlara karşı, dezavantajlı olarak dünyaya gelenlere karşı vicdani, ahlaki, insani bir sorumlulukları, yükümlülükleri, borçları yoktur. Çünkü onların böyle olması Allah’ın emridir veya kendi yeteneksizliklerinin, tembelliklerinin, aptallıklarının sonucudur. Herkes kendinden sorumludur. Onların bu durumda olmalarından dolayı toplumu ve zenginleri kimse sorumlu tutamaz.
ÖZELLEŞTİRMELERİN GERÇEK AMACI NEDİR?
Liberallere, neo liberallere göre; özelleştirmeler, devletin ekonomiden tamamen çekilmesi, sosyal devletin tasfiye edilmesi, işçi sendikalarının güçsüzleştirilmesi önceliklidir. Onların gözünde, özel sektör, kategorik olarak verimli ve kârlıdır. Kamu sektörü ise kategorik olarak verimsizdir ve zarardadır.
Oysa dünyada da görüldüğü üzere, yaşanan ekonomik krizlerden sonra, devlet, halkın kesesinden alarak, batan, batmakta olan dev şirketler için kurtarma paketlerini devreye sokar. Vergi affı gündeme gelir. Borçlar silinir veya ertelenir. Her zaman vurguladığımız üzere, kapitalizmde kârlar özelleştirilir, zararlar, borçlar kamulaştırılır.
Gerçekte özelleştirmelerin, iktisadi açıdan, mali açıdan verimlilikle, kârlılıkla hiç ilgisi yoktur. Çünkü iktisat biliminde, mülkiyet yapısıyla, verimlilik; mülkiyet yapısıyla kârlılık arasında ilişki bulunmaz. Bir devlet şirketi, iyi yönetilmesi halinde, verimli, kârlı olabileceği gibi, özel şirket iyi yönetilmezse zarar eder. Hatta iflas eder, batar.
Dünyadaki ve ülkemizdeki özelleştirmeler sonrasında yaşananlar, özelleştirilen kamu kuruluşlarının, daha verimli çalışma konusunda olsun, daha kaliteli hizmeti veya ürünü, daha ucuza sunma konusunda olsun, neo liberallerin tezlerini çürütmüştür. Kamu kaynakları özel şirketlere aktarılırken, çok önemli fabrikalar, bazen arsa bedelinin altında, deposundaki malların fiyatının altında satılırken, özelleştirme öncesinde, devletin kasasına, yani milletin kesesine giren para, özelleştirme sonrasında belirli şirketlerin cebine girmiştir. Özelleştirme yağmaya, talana dönüşmüştür.
Bu gelişmelere koşut olarak emekçilerin milli hasıladan aldıkları pay istikrarlı olarak azalmıştır. Emeğiyle geçinenler yoksullaşmıştır. Gelir dağılımı eşitsizliği, adaletsizliği daha da derinleşmiştir. ABD’den örnek verecek olursak, 1980’li yıllarda ABD’de halkın en zengin yüzde 10’u, hane halkı gelirini yüzde 16 oranında, halkın en zengin yüzde 5’i hane halkı gelirini yüzde 23 oranında, en tepedeki yüzde 1 ise gelirini yüzde 50 oranında artırmıştır. Bunlar dışında kalan halkın yüzde 80’i yoksullaşmıştır. Hele de en yoksul yüzde 10, gelirinin yüzde 15’ini kaybetmiştir. 1977 yılında, ABD’de en zengin yüzde 1’lik kesimin ortalama geliri, en yoksul yüzde 10’luk kesimden 65 kat fazla iken, bu uçurum 1987 yılında 115 kata çıkmıştır.
ZENGİN – FAKİR UÇURUMU SÜREKLİ DERİNLEŞMEKTEDİR
Liberaller, neo liberaller, zenginlerin ödediği verginin azaltılmasını, ücretlerin baskılanmasını, sosyal devlet harcamalarının kısılmasını savunurken, tezlerini şu şekilde temellendirirler: Zenginler, daha yüksek gelir elde ederlerse, daha fazla kazanırlar. Daha fazla kâr ederlerse, daha çok yatırım yaparlar. Bu durum, kaynakların daha verimli kullanılmasını beraberinde getirir. Böylelikle istihdam artar. Daha çok istihdam, toplumun refahını artırır.
Oysa gerçek böyle değildir. Tersidir. Zenginler daha da zenginleştikçe, yoksullar daha da yoksullaşırlar. Gelir dağılımı uçurumu derinleşir. Paradan para kazanma eğilimi daha da artar. Borsa oyunları daha çok öne çıkar. Mali krizler sıklaşır. Bu da yoksulların daha ağır bedel ödemesine sebep olur.
Liberallere, neo liberallere göre; serbest piyasa, serbest ticaret, serbest rekabet, malların, hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaşımı, yatırım ve girişim serbestisi, demokrasinin de temelidir.
Oysa gerçek anlamda katılımcı bir demokrasi, toplumun tüm kesimlerinin siyasete sınıf bilinciyle ve örgütlü olarak müdahale ettikleri bir demokrasidir. Bu da neo liberallerin en çok çekindikleri düzendir.