Prof. Dr. Barış Doster
dosterb@hotmail.com
İsrail’in 18 Ağustos’ta Suriye’deki Ebu Zuhur Hava Üssü’ne saldırmasından sonra Suriye ve İsrail arasındaki ilişkiler kopmuş. Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani, saldırının ardından, İsrail’le iletişimin kesildiğini açıklamış. “İsrail’le güvenlik anlaşmasına ilişkin görüşmelerin yakın zamanda yeniden başlamasını bekliyoruz. Şu an İsrail’e güvenmiyoruz. Önceliğimiz, topraklarımıza yönelik saldırıların durdurulması” demiş.
Şeybani’nin çaresizliği sözlerine yansıyor.
Şam’daki iktidar, Esad sonrasında, ABD ve İsrail desteğiyle oturdu koltuğa. O nedenle, ABD ve İsrail; Şam’daki asıl belirleyici devletler. Bu nedenle Şam’daki rejim, İsrail işgali altındaki Golan Tepeleri’ndeki haklarını aramıyor. Bu işgali adeta sineye çekti, gündemden düşürdü. Şam’da iktidar olur olmaz, ABD’ye sadakatini sundu. “İsrail için güvenlik sorunu oluşturmayacağız. Oluşturmaya kalkana da engel olacağız” dedi. Soykırım suçlusu, savaş suçlusu bir katil olan Netanyahu’nun yönettiği İsrail’e ödün vererek, onunla sağlıklı ilişki kurabileceğini sandı. Yanıldı.
Çünkü İsrail, mevcut halde Suriye’nin önemli bir bölümünü denetliyor. Suriye’de üsler kuruyor. Canı isteyince bombalıyor. Tanklarını yürütüyor.
Keza İsrail destekli PYD – YPG terör örgütü, gücünün çok ötesinde bir alanı, hem de enerji kaynakları açısından zengin bir alanı kontrol ediyor, ABD ve İsrail desteği sayesinde. Gücünün çok ötesinde siyasi, askeri, idari ödünler koparıyor Şam yönetiminden, ABD ve İsrail desteği sayesinde.
Görüyoruz, Suriye’deki İran ve Rusya etkisinin ortadan kalkması, onun yerini ABD ve İsrail etkisinin alması, ülkemizde bazılarını çok mutlu etti. Mutlu olan kesimlerin görmedikleri, görmek istemedikleri, görseler bile kabul edemedikleri gerçek şu: ABD; Ortadoğu’da İsrail’in öne çıktığı, etkisini artırdığı, sözünü dinlettiği ve Türkiye’nin de buna hiç karşı çıkmayıp, tersine uyum sağladığı bir düzen istiyor. Türkiye’yi buna razı etmek için de, elindeki çok ve çeşitli kozları, araçları kullanıyor ABD.
Anımsıyoruz, ABD; İbrahim Anlaşmaları ile Arap ülkelerini bu konuda beli bir kıvama getirmişti. Süreç, Suudi Arabistan ve İsrail’in aralarındaki fiili yakınlığı, açıktan ve resmi hale getirmesiyle sonuçlanacaktı. Bu süreç bitmedi. Buzdolabına kaldırıldı şimdilik. Arka planda ABD; Suudi Arabistan, Katar, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün ile yoğun bir diplomasi trafiği yürütüyor. Ortadoğu, İslam alemi ve Arap dünyası, Gazze’deki mevcut duruma alıştırıldıktan sonra, mazlum, mahzun, mağdur Filistin halkı yurdundan sürüldükten sonra, konu buzdolabından çıkarılacaktır.
Biliyoruz, İsrail’deki siyonist zihniyet; emperyalist ABD’yle, önce İran’ı vurup, sonra İran destekli direniş eksenine, Şii hilaline, vekil güçlere saldırmadı. Tersini yaptı. Önce Suriye’ye, Filistin’de Hamas’a, Lübnan’da Hizbullah’a saldırdı. Bunların etkisini kırdıktan sonra, İran’a saldırdı. Suriye’de rejim, tahmin edilenden daha fazla direndi; 13 yıl, 8 ay. 2011 yılı Mart ayında başlayan iç savaş sonucunda, Esad devrildi, Moskova’ya sığındı.
Suriye’deki 61 yıllık Baas ve bu kapsamda 53 yıllık Esad iktidarı 2024 yılı Aralık ayında bitince, Şam’daki yeni rejim, ABD’ye, İsrail’e, kendisini destekleyen Suudi Arabistan başta olmak üzere Arap ülkelerine sadakatini hemen sundu. İran’ın önüne set çekeceğini, İsrail’e en küçük itirazda bulunmayacağını, ABD’nin her dediğini yapacağını ilan etti.
Türkiye’de bu durumu memnuniyetle karşılayan geniş bir kesim, din – mezhep kardeşliği adına, bu durumun Türkiye lehine olduğunu söylemeye başladı hemen. Bu yaklaşımın ne kadar yanlış olduğu, kısa sürede görüldü.
Nasıl mı görüldü?
İsrail’in dörde bölünmüş Suriye (Dürzi, Kürt, Alevi, Arap) için hemen çalışmalara başlamasıyla görüldü. ABD – İsrail ikilisinin, Lübnan ve Irak örneğinde olduğu gibi, er ya da geç, Suriye’yi de din, mezhep, etnik köken ekseninde (Suriye’de dağılım kabaca şöyledir: Sünni Arap yüzde 70, Nusayri yüzde 10, Kürt yüzde 10, Hristiyan yüzde 5, Dürziler ve Türkmenler yüzde 5) bölmek istediğinin bir kez daha ortaya çıkmasıyla görüldü.
PYD – YPG terör örgütünün, Suriye’de tam olarak istediğini alamasa bile, ABD – İsrail desteğiyle, siyasi, askeri, idari taleplerinin bir bölümünün karşılanmasıyla, istediği alanın daha küçüğüne razı edilerek, varlığını sürdürmesine izin verilmesiyle görüldü.
İran’ın, ABD – İsrail saldırganlığı karşısında, çok yorulmasına, yıpranmasına karşın, teslim olmamasıyla, direnmesiyle görüldü. ABD – İsrail ikilisinin, İran’da siyasi ve askeri hedeflerine ulaşamamasıyla görüldü. İran’ın, Libya, Irak, Suriye ile kıyaslanmayacak kadar güçlü, köklü bir devlet geleneğine, millet bilincine, silahlı güce sahip olduğunun, bir kez daha anlaşılmasıyla görüldü.