Ziya Türkyılmaz
Bismillah
Kuzey Irak Küt Bölgesi veya Irak Kürdistanı’nda yapılan bağımsızlık referandumu bağlamında Türkiye ve İran arasındaki işbirliğinin zaruretini bir kere daha gözler önüne serdi.
Mesud Barzani başkanlığındaki IKBY tarafından 25 Eylül tarihinde yapılan referandumun Irak anayasasına aykırılığı, referandum sınırlarının Kürdistan eyaletine ilaveten ihtilaflı bölge Kerkük’e, Salahaddin ve Ninova eyaletlerin IŞİD saldırısı sonrasında Peşmerge tarafından işgal edilen bazı bölgelerinde de düzenlenmesi vb birçok hukuki konu üzerinde ayrıca durulması gereken hususlardır.
Ancak Kürt meselesi yeni bir konu değildir. Her ne kadar birçok tarihçi ve yorumcu bu sorunun ortaya çıkmasını Osmanlı İmparatorluğunun dağılması ve Birinci Dünya Savaşı sonrasına atfetseler de bu doğru değildir. Kürt sorunu İslam Dünyasına milliyetçilik/ulusalcılık akımının girdiği, Pantürkizm, Panarabizm ve hatta Paniranizm (hatta dememizin sebebi, öncekilerin aksine İran milliyetçiliği belli bir ırkın değil çeşitli kavimlerin bileşiminin yaşadığı bir coğafyayı üstün tutmanın adıdır) akımlarının ortaya çıktığı tarihe dayanmaktadır.
Kökleri insanın yeryüzüne geldiği tarihe dayanan kavmiyetçiliğin Müslümanların yaşadığı ülkelerde yeniden hortlatılması, öne çıkarılması Avrupa’da 18.Yüzyılda, özellikle de Fransız Devriminden sonra güçlenen ulusalcılıktan etkilenme sonucudur. Osmanlı’nın yıkılmasının da önemli faktörlerinden biri zamanın empeyal güçlerinin dayatması ve desteğiyle hortlatılan ulusalcılık/kavmiyetçilik akımıdır.
Türk’ün, Arab’ın, Fars’ın üstünlüğünün resmi ideoloji olarak dayatıldığı bir zamanda Kürtlerin sessiz kalması veya Batılı işgalci güçlerce tahrik edilmemesi beklenemezdi herhalde. Bu durum Kürtlerin de haklı olduğundan ziyade Türklerin, Arapların ve İranlıların Batıcı zihniyet tarafından sürüklendiği acı durumu göstermektedir. Kendisi hata yapanın komşusunu aynı hatadan alıkoyması düşünülemez elbet.
İslam İnkılabının 1979 yılında zafere ulaşarak İran’da tevhidi ilkelere dayalı bir düzen kurmaya çalışması bu batıl kavmiyetçi/ulusalcı ve bölgeci/ülkeci düşünce akımının üstünlüğü düşüncesine büyük bir darbe indirdi. İhya edilen bu ümmet düşüncesinin kısa sürede başta İran’ın komşuları olmaz üzere İslam dünyasında olumlu etkiler bırakacağı beklenmekteydi, kısmen etkisini gösterdi de denilebilir.
Ancak küresel sulta sistemi kısa bir afallamadan sonra bu düşüncenin anti tezini harekete geçirmekte gecikmedi. Merhum Dr. Şeriati’nin deyişiyle “Dine Karşı Din” tezi yeniden geliştirildi. Bu yeni ümmetçilik düşüncesine eş zamanlı olarak iki koldan saldırıldı ve bu saldırılar hala da devam etmektedir: Mezhepçilik ve Ilımlı İslam.
Mezhepçilik görevi Vahhabi Suudilere, Ilımlı İslamcılık ise Fethullah Gülen gibi İslam dünyasının çeşitli bölgelerindeki sözde İslamcılara tevdi edildi. Her iki görevlendirme de aynı merkezden yapıldığı için gerçekte mezhepçilikle ılımlı İslamcılığı birbirinden kesin hatlarla ayırmak kolay değildir.
Kırk yıla yakın bir süredir başını ABD’nin çektiği müstekbir/sultacı güçlerce Müslümanların yaşadığı tüm ülke ve bölgelerde İslam İnkılabına/ümmetçilik düşüncesine karşı sürdürülen bu faaliyetleri tek tek saymak yerine ülkemizde ve bölgemizdeki sonuçlarına bakmak yeterlidir. 15 Temmuz 2016 başarısız FETÖ askeri darbesi ılımlı İslam komplosunun bir sonucu olduğu gibi, Suriye ve Irak’ta son 6 7 yılda IŞİD, Nusra Cephesi ve öteki terör örgütlerince sürdürülen katliamlar da mezhepçilik komplosunun sonucudur. Ülkemizde iş başındaki hükümet geç de olsa komplonun derinliğine fark etmiş olsa da maalesef her iki akımın güçlenmesine bilerek veya yanılmış/yanıltılmış olarak geçmişte katkılarda bulunmuştur. Şimdi bu yanılgılarının acılarını telafi etmesi beklenir hükümetten.
Yeniden Kürt sorununa dönersek; 20. Yüzyılın ilk çeyreğine kadar uzanan Kürt sorunu başında olduğu gibi şimdi ABD-İngiltere-İsrail üçlüsü tarafından kaşınmaktadır. Hangi saik ve sebeplerle olursa olsun bölgenin Kürt nüfus barındıran dört ülkesi Türkiye, İran, Irak ve Suriye tarafından şimdiye kadar çözülemeyen Kürt sorunu bölgedeki son iç savaşlardan sonra daha bir karmaşık hal almıştır.
Irak ve Suriye işgali ve iç savaşlarını bölge üzerinde kalıcı sulta kurmak için planlayan ABD’nin mezhepçilik ve ılımlı İslam projelerinin kısmen yenilgiye uğratılmasından sonra gelinen noktada elinde kalan tek silahı Kürt kartıdır. ABD’nin Suriye ve Irak’taki son taktikleri de göstermektedir ki, başından beri Kürt kartına oynamaktaydı ve mezhepçileri bu hedefine ulaşmak için kullanmaktaydı.
ABD’nin Kürt kartına sıkı sıkıya sarıldığı ve bu planında da yenilmek istemeyeceği ortadayken Türkiye ve İran’ın aralarındaki ihtilaflı konuları ve IKBY ile ilgili çıkarlarını bir yana bırakarak işbirliği yapmaktan başka çareleri kalmamıştır. Bu işbirliği hem Kürt halkının meşru haklarına kavuşmasına yardımcı olmak hem de Rusya da dahil bölge dışı güçlerin, özellikle de ABD’nin Batı Asya üzerindeki sulta ve nüfuz planlarını etkisiz hale getirmek için gereklidir.
IŞİD, Nusra, El-Kaide gibi bölgenin dokusuna aykırı tekfirci terör örgütlerinin aksine Müslüman Kürt halkı bu bölgenin asli unsurlarından biridir ve dış güçlerin müdahalesine fırsat verilmeden meşru haklarına kavuşmasına bizzat bölgenin ilgili ülkelerince yardımcı olunmalıdır.
Hükümetin geçmişte başta ABD olmak üzere Batılı müttefiklerinin vaadlerine kanarak İran, Irak ve Suriye ile mesafeyi açması ve Barzani liderliğindeki IKBY ile yasal olmayan ekonomik-ticari ilişkiler geliştirmesinin olumsuz sonuçlarından ders alması ve ABD’nin yeni vaatlerine kanmaması umut edilir.
İran’a durmadan diş bileyen ve bölge üzerindeki sultasına baş engel olarak gören ABD’nin mevcut durumda Türkiye’nin işbirliği olmaksızın Kürt planını Irak ve Suriye’de hayata geçirmesi mümkün olmadığına göre ve en azından ağır bedele malolacağı dikkate alındığında, Türkiye’ye yeni vaatlerde bulunacağı sanılmaktadır. Çünkü bir asırdır Kürt projesini hayata geçirmek isteyen Batılı müstekbir güçlerin İran ve Türkiye’yi birlikte karşılarına alarak ya hep ya hiç riskine girmek yerine bir süre daha beklemek isteyecekleri kesindir. Bunu müttefik(!) olarak gördükleri Türkiye’ye Libya ve Suriye’de olduğu gibi yeni nüfuz alanları vaadinde bulunmak , kabul etmediği takdirde komşusu İran’la işbirliğinden dolayı ekonomik ve güvenlik alanlarında baskı uygulamak tehdidiyle ortaya koymak isteyebilir.
Türkiye ve İran’ın IKBY’nin son referandumu ardından gösterdikleri kararlılığı sürdürmeleri her iki ülkenin ve bölge ülkelerinin yararına olacağı gibi bölge dışı güçlerin plan ve projelerini de etkisiz hale getirecektir. İmam Hamanei’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan’a 2012 Nisanında yaptığı işbirliği teklifi o zaman dikkate alınsaydı ve bugün gösterilmek istenen kararlılık Suriye iç savaşının başında ortaya koyulsaydı bunca masum insanın kanı akıtılmayacak, bölge ülkelerinin toprak bütünlüğü tehdit edilmeyecek ve hepsinden önemlisi ABD ve Rusya gibi bölge dışı ülkeler bu topraklara müdahale edip kendilerine bu çapta nüfuz alanları açamayacaklardı.
Umulur ki, geçmişten ders alınır ve geç de olsa Türkiye-İran bölgesel işbirliği dış güçlerin etkisinde kalmadan bir an önce başlatılır. Bu durumda Suriye ve Irak’ta iç barış bir an önce sağlanır ve Kürt sorunu da aile içerisinde çözüme kavuşturulur.
Rasthaber