Zeynep Altıok Akatlı
@zeynabelle
Daha NATO Zirvesi’ne günler var ama Ankara şimdiden NATO’nun dilini, meramını iliklerine kadar hissediyor. NATO’nun geride bırakacağı siyasal iklim öncü kuvvetleriyle sokakta.
Günlerdir süren yasak kararları, gözaltılar, polis ablukaları ve güvenlik önlemleri başkentin gündelik hayatını cehenneme çevirdi. Öğretmenler, öğrenciler, sendikacılar, gazeteciler ev baskınlarıyla gözaltına alınıyor. Basın açıklamaları, gösteriler ve toplantılar yasaklanıyor. En gündelik rutinler iktidarın yakın ve derin gözleminde. Kentin olağan ritmi her köşede güvenlik baskısına dönüştü.
NATO’nun daha gelmeden söyledikleri ve kullandığı dil bize yabancı değil. Özgürlüğü değil güvenliği önceleyen, itirazı demokratik bir hak olarak değil potansiyel bir tehdit olarak gören, yurttaşı özne olmaktan çıkarıp denetlenmesi gereken bir unsura dönüştüren bir dil bu.
Tam da bu nedenle bugün yaşananlara başkentte gerçekleşecek çok önemli bir zirve organizasyonunun teknik hazırlıkları olarak bakmak mümkün değil. Ankara’da yaşatılan tablo, NATO’nun temsil ettiği siyasal aklın küçük bir özetini sunuyor.
Elbette ülkemizde emperyalizmin ve kapitalist düzenin etkileriyle daha da derinleşen baskı ve hak ihlalleriyle iliklerimize kadar hissettiğimiz bu tablo gökten düşmedi. Askeri bir güvenlik ittifakı olarak ABD öncülüğünde kurulan NATO, kuruluşundan bu yana güvenliği özgürlüklerin önüne koyan bir siyasal anlayışın da taşıyıcısı. Emperyalist güçlerin askerî ve siyasi tahakküm mekanizması olarak dünyanın dört bir yanında büyüyen silahlanma yarışının öncüsü.
Başta Avrupa Birliği’nin lokomotifi olan ülkeler olmak üzere tüm dünyada meşruiyeti ve işlevi tartışma konusu haline gelen NATO’yla Türkiye’nin ilişkisini bu zirveye ev sahipliği yapmanın ötesinde dikkatle takip etmek gerek. Ülkemizin bağımsızlığı ve güvenliğini tehlikeye atan bir şekilde güçlenmek için NATO’ya yaslanmak en başta Türkiye’yi müdahaleye açık hale getiren bir tercih olur.
Türkiye’de darbelerden kontrgerilla tartışmalarına, dünyada savaşlardan vekâlet çatışmalarına uzanan tarihsel deneyim, solun NATO’ya itirazını neden yalnızca dış politika okumasıyla sınırlamadığını gösteriyor. Bu nedenle Ankara’da bugün yaşananlara bakarken geçmişe uzun uzun dönmeye gerek yok; geçmiş zaten bugünün içinde konuşuyor.
ABD’nin NATO 3.0 için tanımladığı “yumuşak güç” stratejisini biz ülkemizde “ılımlı İslam” kurgusundan çok iyi tanıyoruz. Dünyanın yakalandığı ve iyileştirilemez izler bırakan, hissettirmeden tüketen en yeni sürüm virüs popülizm. Bir Broadway müzikali için bile son derece tuhaf kostümlerle Beyaz Saray’ı Trump adına basan boynuzlu holiganlar ve Erdoğan için kefen giyen gençliğin arkasına aldığı Duşakabinoğulları’nın tarihsel kostümlü şovu zamanın, insan malzemesinin ve geleceğin habercisi. Bakalım ikilinin Ankara buluşmasında neler göreceğiz?
Toplumu sadece iki uçta kolaylıkla vahşileşebilen adanmış taraftarlar olarak şekillendirmeyi görev bilen rejimlerin elinde bu yumuşak ve ılımlı ikili Ortadoğu’da güvenlik sağlayacak ve bölge halklarının demokrasi ve özgürlük haklarını koruyacaklar!
Bu manzarayı yalnızca dış politikanın söz sahipleri tarafından dayatılan bir güvenlik anlayışı olarak görmek de eksik olur. Türkiye’yi yıllardır yöneten iktidar, zaman zaman nabza göre şerbet sunarken kullandığı sert söylemlere rağmen NATO’nun bölgesel güvenlik mimarisinin dışında bir hat kurmadı. Ortadoğu’da yaşatılan savaşa karşı insanlık adına bir duruş benimseyemedi. İsrail’e karşı duramadı. Yaptırım sunmak yerine yaptırımlara göre önüne konulan kabın şeklini aldı. Washington’a, Brüksel’e ya da Trump’a yönelik bazı stratejik sözlü çıkışların ötesinde, ülkenin NATO içindeki konumu ve işlevi konusunda esaslı bir tavır alınmadı.
Bugün Ankara’nın zirve için adeta olağanüstü hâl koşullarına sokulması da NATO’nun güvenlik anlayışı ile iktidarın güvenlikçi yönetim pratiğinin ne kadar kolay buluşabildiğini gösteriyor.
İktidarın tutumu böyleyken ve zaten belliyken, muhalefet cephesinde son günlerde dikkat çeken başka bir tartışma CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in Newsweek’te yayımlanan yazısıyla geldi. Türkiye’deki demokrasi mücadelesinin Avrupa’nın ve NATO’nun güvenliğini de şekillendireceğini vurgulayan yazı solda haklı bir tartışmayı beraberinde getirdi.
Çünkü demokrasi mücadelesinin meşruiyeti NATO’nun ihtiyaçlarından, Avrupa’nın istikrarından ya da Batı’nın güvenlik kaygılarından türemez. Elbette Türkiye’de yaşanan demokrasi krizinin uluslararası boyutları vardır. Ancak demokrasi mücadelesini NATO’nun güvenlik perspektifiyle temellendirmek, solun tarihsel hafızası açısından ciddi bir tartışmayı da beraberinde getirir. Dört bir yanı savaş alanına çevrilen dünyada, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve her bir yurttaşımızın güvenliği; öncelikli olarak ülkemizde demokrasi, refah ve huzurun tesis edilmesiyle korunabilir.
Çünkü bu ülkede demokrasi talebi NATO’nun ihtiyaçlarından doğmadı. Bağımsızlık mücadelesiyle, Aydınlanma, Cumhuriyet ve laiklik adına gerici saldırılara karşı duruşla şekillendi. İşçilerin grevlerinden doğdu. Öğrencilerin direnişlerinden doğdu. Sendikaların mücadelesinden doğdu. Barış isteyenlerin sesinden doğdu. Maraş’ta, Çorum’da canına kıyılanların, Sivas’ta yakılanların unutulmayan acısıyla; Diyarbakır zindanlarından, 12 Eylül karanlığından, faili meçhullere karşı adalet arayanlardan doğdu. Demokrasiyi NATO’nun güvenliği için değil, halkın özgürlüğü için savunuyoruz. Barışı NATO’nun stratejik çıkarları için değil, halkların kardeşliği için savunuyoruz.
Bu nedenle Ankara’da kurulmak istenen ittifaka itiraz etmek bir günlük zirveyle sınırlı olamaz. Bu itiraz, savaşın normalleştirilmesine itirazdır. Bu itiraz, güvenlik adına özgürlüklerin askıya alınmasına itirazdır. Bu itiraz, halkın iradesi yerine askerî ya da kapital blokların çıkarlarının belirleyici hâle gelmesine itirazdır.
Demokrasi halkın hakkıdır.
Halkın demokrasi talebini NATO’nun stratejik ihtiyaçlarıyla ilişkilendirmek, farkında olmadan onu kendi toplumsal ve tarihsel zemininden uzaklaştırma riski taşır. Demokrasiyi ne NATO’nun güvenliği ne de NATO’nun sağlayacağını iddia ettiği güvenlik için istiyoruz. Demokrasiyi NATO’ya rağmen istiyoruz.
Bugün Ankara’da ortaya çıkan tablo da bu ayrımın ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. İktidar NATO zirvesini yasaklarla koruyor. NATO Zirvesi için hazırlanan Ankara’nın sokaklarında güvenlikten çok korku dolaşıyor. Farkındalığı olmayan vatandaş bile NATO Zirvesi’nin güvenliği uğruna günlük yaşamını sürdürürken sayısız engelle karşılaşıyor. Öğretmenler, öğrenciler, sendikacılar, gazeteciler, akademisyenler, avukatlar gözaltına alınıyor. Demokratik protesto hakkı günler öncesinden yasaklanıyor. Kent, olağan bir uluslararası toplantıya değil, sanki sıkıyönetim tatbikatına hazırlanıyor.
Daha birkaç ay önce ılımlı İslâm ideolojisi, birkaç gün sonra yıldönümü gelecek olan Sivas Katliamı’nda insanları ateşe veren hüküm giymiş vahşi katilleri affeder ve serbest bırakırken; insanlık suçu zaman aşımına uğratılırken bugün başkentte baskına uğrayanlar onlar değil. Bu evler savaş politikalarını savunanların evleri değil. Gözaltına alınanlar silah tekellerinin temsilcileri değil.
Bu tablo bile tek başına NATO’nun hangi siyasal iklimle birlikte anıldığını göstermeye yeter. Solun itirazı ve dili net. Demokrasi ne yasaklarla korunacak bir güvenlik meselesidir ne de askerî ittifakların ihtiyaçlarıyla açıklanacak stratejik bir araçtır.
Demokrasi halkın egemenlik hakkıdır.
Bugün Türkiye’nin dört yanı emperyalist aktörlerin çıkarları uğruna türlü oyunlarla iç çatışmalara sürüklenir ve halkların iradesi esir alınırken, savaşlarla ülkeler kıtalar ötesinden yönetilirken; halklara açlık, yokluk, salgın hastalık ve ölüm reva görülürken kimlerin güvenlik politikasının kimleri koruduğu çok net önümüzde duruyor. Gazze’ye yardım bile güvenlik duvarını aşamıyor, hatta ateş hattında doğrudan hedef oluyor.
Şimdi Ankara günlerdir yasaklarla ve zulümle kuşatılırken, öğrenciler ve sendikacılar gözaltına alınıyorsa, insanlar NATO’yu protesto etme hakkını kullanırken şiddet görüyorsa ortada kimseyi koruyacak bir güvenlik olmadığını söylemek zor değil.
Demokrasi için emniyet sübabı olarak görülen güvenliğin özgürlüğü yok edişi ve halkın egemenliğini, geleceğini sisteme altın tepsiyle sunuşu büyük çelişkiyi gözler önüne seriyor. Bunu görmezden gelmek ise en büyük çelişkimiz olur.
NATO zirvesi öncesi Ankara’nın hikâyesi de tam olarak budur.