Hasan Kanaatlı: Muharrem Ayı ve Hz. İmam Hüseyin’in Şehadeti

-İslâmî Yazılar - 19 Haziran 2026 00:01 A A

Hasan Kanaatlı

h.kanaatli@hotmail.com

YAZAR ARŞİVİ

Bilindiği üzere Hz. Hüseyin’in şehadeti, Muharrem ayı içerisinde vuku bulmuştur. Muharrem ayı, Hicri takvimin ilk ayıdır. Bu takvime göre Hz. Hüseyin 10 Muharrem 61. hicri yılında şehit edilmiştir. Bugün hicri 1448 yılına girdiğimize göre Hz. Hüseyin bundan 1387 yıl önce Irak’ın  başkenti Bağdat’ın 100 km. güneyinde bulunan ve “Kerbela” olarak bilinen o bölgede, beraberinde 17 tanesi kendi ailesinden, 55 tanesi de yardımcılarından olmak üzere 72 kişilik vefalı ve fedakâr insanla birlikte, Emevî Sultanı Muaviye oğlu Yezid’in iktidarı döneminde, Kufe valisi İbn-i Ziyad’ın emri ve Ömer b. Sad’ın komutasındaki ordular tarafından Şimr b. Zil Cevşen ya da Sinan b. Enes’in eliyle kafası kesilerek şehit edilmiştir!

Geleneksel tarihi kaynaklara göre imam Hüseyin ve taraftarları, “Kerbela” sahrasında muhasara edilmiş, Fırat suyu ile irtibatları kesilmiş, tüm taraftarları ve hatta ailesi ve birkaç aylık çocuğu dahi acımasızca ve susuz olarak katliam edilmiş, erkekleri öldürüldükten sonra da kadın, kız, kız kardeş ve küçük çocukları, tümüyle esir alınmıştır!

İmam Hüseyin’in neslinden erkek çocuğu olarak, o dönemde şiddetli bir hastalığa yakalanan ve nasıl olsa ölecektir düşüncesiyle Yezit ordusu tarafından öldürülmeyen bir tek Hz. Zeynel Abidin hayatta kalmıştır.

Esirleri develerle Kerbela’dan Kufe’ ye ve oradan da Şam’a Yezid’in huzuruna götürdüklerinde, İmam Zeynel Abidin’i de acımadan, o hasta haliyle çıplak deveye bindirmiş, düşmesin diye de ayaklarını devenin karnının altından zincirle bağlayarak, iki bin km. mesafedeki yolu o şekilde yürütmüşlerdir!

Kesik başlar sırıklara vurulmuş şekilde esirler kafilesinin önünde, onların arkasında imam Zeynel Abidin ve onun arkasında da esir edilen kadın ve çocuklar olmak üzere o şekilde yol alıp gitmişlerdir.

İlk önce Kufe’ ye, oradan da Şam’a sevk edilmişlerdir! Şam’da Yezid’in sarayındaki konuşmalardan sonra Yezit, etrafındaki insanların ve kendi hanımlarının baskısı sonucu Ehl-i Beyt esirlerini serbest bırakmış, onlar da ceddimizin şehri dedikleri Resulullah’ın Medine’sine gidip kendi evlerine yerleşmişlerdir!

O günden günümüze dek tüm “Müslümanım” diyenler, bu üzücü ve hazin olay karşısında kalpleri yaralı bir şekilde mersiye ve hazin şiirler okuyarak imam Hüseyin’e ve onunla şehit olanlara ağıt yakmış, daha doğrusu sessizce içten içe ağlamış, özellikle de Şii Müslüman kesim daha yüksekten ağlayarak imam Hüseyin’in ve dedesi Hz. Peygamber (sav)’in acılarına ortak olmak için yoğun çaba harcamışlardır!

Daha doğrusu gelenekçi olan hem Sünni hem Alevi-Şii kesim, yaptıkları bu eylemler ile hem Peygamberin şefaatini ummuş hem de Yezit ’ten “teberri ettiklerini” (onun yaptıklarını onaylamadıklarını) ortaya koymak istemişlerdir.

Ve yine Resulullah’ı (sav) mana aleminde öfkelendirmemek için ne Yezit ve ne de Muaviye ismini çocuklarına vermemişlerdir. Hatta birisine öfkelendiklerinde ve onun zalim olduğunu vurgulamak istediklerinde, ona “Yezit” diye hitap etmişlerdir! Susuz bırakıldıklarında da “Burası Kerbela oldu” diyerek suya engel olanlara örtülü olarak “Yezit” göndermesi yapmaktalar!

   Muharrem Ayının Hatırlattıkları

Gelenekselci tarihi kayıtlara göre, Hicri tarihin başlangıcı olan Muharrem ayı, Müslümanlara her yıl hicret ve Kerbela’yı hatırlatır! Yani Müslümanların “toplumsal kutsalları” içerisinde Hicret konusu da yer almıştır Kerbela da!

Kerbela olayında iki şey kendini göstermiştir:

Birisi, Yezit ve yandaşlarının Peygamber evladı Ehl-i Beyt’ten olan Hz. Hüseyin’e yaptıkları haksızlık ve görülmemiş zulümleri!

Diğeri de Hz. Hüseyin ve yardımcıları tarafından gösterilen şecaat, yiğitlik ve izzetlerini koruma hususunda sergilemiş oldukları sabır ve metanetleri!

Onların bu özellikleri her yıl kendinden söz ettirmekte, tüm Müslümanlar ve hatta tüm insanlar için birer ders niteliği taşımaktalar!

Kendi dini ve medeniyet tarihinde böylesine yiğit ve yürekli kahramanlara sahip olan bir millet, hiçbir zaman alçaltılıp boyun eğdirilemez! Ya da kalbindeki aşkını o yüce insanlara gözyaşı dökmekle yetinemez!

Ümmet olarak bizlerin o yiğitlerden şecaat, yiğitlik, zorluklara sabretmek ve fedakârlık dersleri almamız gerekir! Daha doğrusu; her dönemdeki Müslüman ümmetin bu olaydan kendine münasip birtakım dersler çıkarması lazım!

Dini değerlerden ve kutsal sermayelerden elde edilen suistifadeler ve dünyevi çıkarlar, umarım ki bu olaydan elde edilmemiş olsun!

Yine ümit ederim ki yersizce harcanan ve dünyanın alçak maksatları için tüketilen toplumsal değerlerimiz, bunun için de tüketilmesin!

İslam’dan bahseden bizlerin tümü, bu türden israf edilen kutsal sermayeleri korumak için bunun önünü almalıyız! Bu olayın sahibi olan o yüce kişilikleri, hak ettikleri yerlerinde oturtmalıyız ve yine o büyük zatları hakkıyla tanımalıyız! Hakkıyla onlardan bahsetmeli ve hakkıyla onlardan ders almalıyız! Bunların, çıkarcıların ve güç devşirme peşinde olanların ellerinde bir oyuncak olmalarına rıza göstermemeliyiz!

Müslümanlardan bir kesimin, rakipleri aleyhinde bu temiz kanlardan güç elde etmeleri doğru olmadığı gibi, o kanları yok sayıp serbest ve sorumsuzca dolaşmak da doğru değildir!

Diğer taraftan; dünyalık peşinde koşanların, mersiye vs. adı altında yalanlar ve hurafeler uydurarak onların o azametli davalarını halk nazarında değersizleştirip, beyinlerini yıkamaları ve kapkaranlık bir dini ve içi boş bir davayı dünya insanlarına anlatmaları da asla kabul edilmemelidir!

Hurafeler ile mücadele etme hususunda tümümüz sorumluyuzdur! Ve yine dağınık olan bu Hüseynî direnci bir araya toplamakla vazifeliyizdir! Hep beraber Hüseynî davanın bu parlaklığını tüm dünya insanlarının gözleri önüne sermeliyiz!

Nasıl ki, asırlar boyu bu direniş, bu harekât ve bu yiğitlik ümmetin ilham kaynağı olmuş ise, aynı şekilde olmasını ve kalmasını temin etmeliyiz!

İmam Hüseyin’in bize bıraktığı en önemli esas, ne “inkılap/kıyam” ve ne de isyan idi, yalnızca kendinin ve dininin izzetini korumak için yapılan bir hareketti!

İmam Hüseyin, kendisini zillete davet ettiklerini görünce ve zelil bir şekilde (alçaltılmış olarak) ondan biat istediklerini müşahede edince, “Heyhate minnazzille/ Bizde boyun eğmek yoktur!” dedi.  İşte aşura gününün en önemli dersi budur!

Tarihte pek çok savaşlar olmuştur. Gücünü karşısındakilere gösterme, başkalarının topraklarını işgal etme, diğer toplumlara hakimiyet kurma, emperyal savaşlar vs., fakat bu savaşlar içerisinde en önemli olanı, izzeti koruma ve zillete düşmekten kurtulmak için yapılan savaşlardır!

Bence Aşura ve Kerbela’nın verdiği en önemli ders, “Bizde boyun eğme yoktur” dersidir!

İmam Hüseyin (as), asla zillet altına girmedi ve şöyle dedi:

– “Beni bir fasit, fasık ve zalim hükümdar biat’a zorlar ise, ben onu asla kabul etmem!”

Son nefesini verene dek de buna direndi. Hem kendisi hem de fedakâr yardımcıları onunla meydanda direnip kendilerini feda ettiler! Gerilerinde de gururlu, onurlu, şerefli ve tertemiz bir isim bıraktılar! Müslümanlardan bir kesimi de o günün hatırasını iyi anlayıp onu yaşatmak ve dünyaya tanıtmak için çok güzel bir mücadele verdiler!

Fakat üzülerek belirtmem gerekir ki, bu değerimiz de aynen diğer kutsal sermayelerimiz gibi birtakım oyunbazların elinde oyuncak edildi ve ondan çıkar sağlamak için o değerin adıyla bir takım dükkân ve mağazalar açıldı.

Bu gurur kaynağı olan harekatın asıl “mesajı” unutuldu! Birtakım insanları hayli zamandır ki bu olayla uyuşturdular! Merhum Dr. Ali Şeriati’ nin dediği gibi halkın kanını istihmar (eşekleştirme) ve istismar fabrikasında bu türden uyuşturucuyla değiştirdiler! Milletin zillet içerisinde yaşamaları için onların damarlarına bu uyuşturucuyu zerk ettiler!

Uydurulmuş Hüseynî algı açısından, şimdiki aşuralar, içi boşaltılmış merasim ve gösterilerden başak bir şey değildir!

Gerçek Hüseynî algı açısından, önceleri okunan mersiyeler ve atılan sloganların içerisi, direniş ve mücadele ruhuyla doluydu, fakat şu anda onlar tümüyle unutturulmuş ve halkımızın damarına uyuşturucu fikirler pompalanmıştır!

Son dönemlerdeki uydurulmuş Hüseynî algıda, mersiye hanların artması ve revaçta bulunması, Müslümanlar arasındaki düşünsel ve ruhi sapmaların göstergesidir!

Kuşkusuz din alimlerinden bir kısmının içi, mutlaka ki kan ağlıyordur! Çünkü şu meddahlar artık onların görevlerini üstlenmiş ve dünyayı alimlere dar etmişlerdir! Artık ulemanın yerine her işi yapan bunlardır. Hatta dini işlerin öğreticisi dahi bunlar olmuşlardır. Bu da üzüntü kaynağıdır!

Şii ilim havzalarının kendi üzerlerine konan toz toprağı atmak için binlerce harekata ihtiyaçları vardır! Fakat tam tersi bu toz toprağı üzerlerinden atmaları gerekirken, her geçen gün biraz daha onların üzerine ilaveler yapılmaktadır!

Meddahların ortaya çıkması, mersiye han ve ziyaret name okuyucuların çoğalması, böylece de asıl din alimlerinin yerlerini onların almaları, ilim havuzlarının hizmetini sona erdirmiş ya da hizmetten uzak salmıştır!

Dinî tarih üzerinde vuku bulan bu acı olayların karşısında dikilmek ve bunlara muhalefet etmek, din alimlerinin kendilerine de farzdır! Onlar, gençler üzerinde bir takım acı hadiselerin gelişmesine asla müsaade etmemeliler! Yine gençlerin, meddahların oluşturdukları hurafe ve gulatlıklarla dolu meclislere iştirak etmelerinin önünü almalılar!

Nerede “duyguları tahrik etmek”, aklı gıdalandırmak ile eşit ve ortak hareket etmez ise, bizler hiçbir zaman kusurlarımızdan kendimizi kurtaramayacağız! Aklın gıdalanması, alim ve fikir insanlarının eliyle gerçekleşir. Duyguları tahrik etmek meselesi ise, tabi ki makul bir ölçüde olması şartıyla uygundur!

Fakat biz Müslümanların dini eğitim aldığımız kürsülerimiz, büyük çoğunlukla hurafelere bulaşmıştır! Ayrıca Kerbela ile ilgili tertiplenen sahnelerin seslendirilmesi, temposu, şiiri, ağıtı, aleti, tiyatro sergisi ve her şeyi, gençlerin duygularını tahrik etmek için uyarlanmıştır! Bu şekildeki oyun bazlıklar ile duyguları tahrik etmek, aklın iptaline sebebiyet oluşturmuştur! Nitekim Pakistanlı Muhammed İkbal da buna işaretle şöyle demiştir:

– “Hiçbir medeniyet duygular üzerine tesis edilmemiştir!”

Bizlerin toplumsal, iktisadî ve dinî meselelerde, aklı gıdalandırma ve güçlendirmeye ihtiyacımız vardır! Özellikle de şu heyecanlı ve duygu dolu tarih karşısında aklı, daha fazla güçlendirmemiz gerekir. Çünkü o tarihi olay ile halkı her zaman heyecanlandırmak ve tahrik etmek, onları ateşin üzerinde oturtmak demektir!

Şimdilerde ise “aklî soğukluk” ile “heyecanın sıcaklığını” birbiriyle karıştırmak ve bunları bir muadil duruma getirmek ulemanın görevidir!

 

-İslâmî Yazılar - 00:01 A A
BENZER HABERLER