Kültür Bilinci…

Mistik Doğu coğrafyasından cımbızla çekerek Kars’ı ve Kars’ın kültürel şahsiyetinde bizi, özümüzü, özümüzün kültür devlerinden birini mukayese yoluyla anlatmaya çalışacağım dilimin döndüğünce, edebî gücümün yettiğince…
-Edebiyat - 28 Mayıs 2025 12:03 A A

Cahit Kılıç

Cahitkilic54@gmail.com

YAZI ARŞİVİ

Her coğrafyanın kendine özgü yaşam biçimi ve kültürel değerleri vardır. Uzun yıllar hayranlıkla izlediğimiz, son yüzyıl içinde onlara benzemek için adeta çırpındığımız, zaman zaman özenti hastalığına gark olduğumuz Batı kültüründen ve silinmeye çalışılan ama bir türlü başarılamayan -iyi ki de başarılamayan- kendi kültürümüzden kimi örneklerle bazı gerçeklerin altını çizmeye çalışacağım bu yazıda…
***
Hayatını sizlere anlatacak değilim ama en azından doğduğu yer Stratford’taki ortaokulu bitirdiği bilinen ve Batı coğrafyasının kendine özgü kültüründen fışkıran William Shakespeare, kendi bulunduğu coğrafyanın günlük yaşamından yola çıkarak veya tarihî perspektifinden objektif açılar yakalayarak kimi zaman mizahî bir dille oyunlar yazmış, kimi zaman da toplumların ortak kaderi olan ve düştüğü yeri yakan trajedileri ustalıkla sahneleyerek gözler önüne sermiştir. Bir aşbaz ustalığıyla kendi coğrafyasının kültürünü leziz yemekler tadında kendi toplumunun önüne koymuştur.

Elbette ki inkârı mümkün olmayan büyük bir şair, büyük bir oyun yazarı ve oyuncudur. Taş düştüğü yerde ağırdır. Onun coğrafyasında ve toplumunda ağır taş olarak tanımlanabilecek tiyatro kültürü vardır; o da doğal olarak hünerini tiyatro sahnelerinde sergilemiştir…

Yazdığı oyunlar beş asırdır sahnelerden inmediği gibi, dünya tiyatrosunun ve hatta sinemasının baş yapıtları olarak da günümüzde yerini korumaya devam etmektedir…
***
Bu girizgâhtan sonra Mistik Doğunun kültürel değerlerine geçerken ne Horasan erlerini ne Tasavvufun Sultanlarını ne de İslâm dininin kutsiyetiyle Şark toplumlarının felsefesini harmanlayan bizlere münhasır filozofları anlatacağım!..

Mistik Doğu coğrafyasından cımbızla çekerek Kars’ı ve Kars’ın kültürel şahsiyetinde bizi, özümüzü, özümüzün kültür devlerinden birini mukayese yoluyla anlatmaya çalışacağım dilimin döndüğünce, edebî gücümün yettiğince…
***
Shakespeare’den tiyatro örneği verdik fakat biz Türklerin de üstünde yaşadığımız Mistik Doğunun da kendine özgü kültürü içinde tiyatro yer almamış olsa da, en az tiyatro sahneleri kadar önemli ve de özellikle geniş halk kesimleri içinde toy meclisleri, zaman zaman şahlar, padişahlar, hanlar, beyler katındaki işret meclisleri vardır. Bu meclislerde komedi, her ne kadar soytarılık (Farsçadan yaygın deyimiyle Lotuluk) olarak görülse de; az da olsa vardır. Geniş toplum kesimlerinin sosyal statülerine bakmaksızın bir araya geldiği bu meclislerin ağır topları, yüzyıllardır değişmeyen en önemli figürü; halk edebiyatının temel taşları olan halk âşıkları, bir başka deyimle halk ozanlarıdır.

Mistik Doğu, güncel yaşamdan kesitlerin verilmesinden çok tarihî efsanelerin kahramanlarını ve çoğunlukla da dramatik hüzünlerini dilden dile aktarmayı, toy ve işret meclislerinde ağızdan ağıza nakletmeyi (halk arasında masal, destan ya da hikâye anlamında telaffuz edilen “Nağıl” sözü de buradan, yani dilden dile nakletmekten geliyor) seçmiştir. Objektif bir gözle bakıp değerlendirdiğinizde; kendi toplumuna ve o toplumun kültürel yapısına uygun bir seçimdir bu…

Batıdaki çoğunlukla yazılı epik halk hikâyelerine mukabil, Doğunun genellikle efsanevî kahramanlarını anlatan destansı hikâyelerin nesilden nesile nakletme görevini üstlenen halk ozanları, aynı zamanda bu destansı hikâyelerin vazgeçilmezi olan, destanlarla birlikte destanlaşan halk şiir sanatının da yaratıcıları ve uygulayıcılarıdırlar…

Arapça ve Farsçanın etkisindeki ve de okumuş elit tabakanın sanatı sayılan Divan şiirinden soyut olarak karşımıza çıkan halk şiir sanatı, ağdalı sözcüklerden azade, halkın en üst tabakasından en alt kesimlerine kadar anlaşılabilecek bir Türk dili sadeliğinde olmakla birlikte, zaman zaman çok usta ozanların dilinde Divan şâirlerine bile gıptayla baktıracak kadar mükemmeliyetçiliğe de büründüğü görülen ve çok geniş toplum kesimlerine yayılan bir şiir sanatıdır…
***
İster Osmanlı İmparatorluğu ister Türkiye Cumhuriyeti döneminde olsun, yüzyıllardır Batı ile Doğu arasında sıkışan coğrafyamız, zaman zaman zıt kültürler arasında bocalamış ve kısmen de olsa benliğini yitirmiş ise de; genel bir bakış açısıyla ele alındığında: Doğu ile Batının kültür köprüsü olmuştur. Modern toplumlarla mistik ve ağırlıklı olarak da muhafazakâr Müslüman toplumların asgarî müşterekte kültür alış-verişini sağlayan bir aracı rolü oynamıştır.

Bizim kendi coğrafyamıza baktığımızda ise; Doğu-Batı, Kuzey-Güney farkı olmaksızın hem içeriyle hem de dışarıyla ülkemizin ve milletimizin bin yıllara dayalı geleneksel kültürünün bağlantılarını sağlayan, asırlardır kendi içinden âdeta pınarlar misalî kültür fışkıran bir coğrafya; varlığıyla şereflendiğimiz ve o topraklarda doğmaktan büyük gurur duyduğumuz Kars coğrafyasıdır…

Yüzlerce ozanın filizlenip asırlık çınara dönüştüğü bu coğrafyanın bütün ozanlarını anlatmaya ne benim bilgim kifayet eder, ne de anlatılmaya kalkılsa ciltlerle kitaba sığarlar!..

Bendeniz, sözü, bizim coğrafyamızın William Shakespeare’i olarak nitelediğim Çıldırlı Âşık Şenlik üstada getireceğim.

Yukarıdan beri anlatmaya çalıştığım manada; Batı toplumu için nasıl düştüğü yerde hissedilen ağır taşı Shakespeare ise; Mistik Doğu toplumunun ve özelde bizim yöremizin ağır taşı da: Baştan sona mistizm kokan efsanelere, dramatik hikâye ve hikâyelerin akışı içindeki hâdise ve kahramanların iç dünyalarının dışa yansımasına ve de diyalogların oturduğu zemine göre; zaman zaman 7, 8, 11 ve 8+7 heceden oluşan, kafiye, redif ve usullerden asla taviz vermeyen şiirleriyle lezzet katan Âşık Şenlik’tir…

Onun King Lear’ı Latif Şah, Romeo ve Juliet’i Salman Bey ve Gevher Hanım, Hamlet’i ise Sevdakâr Beydir…

Onun tiyatro sahnesi halk meclisleridir. Sahnelediği oyunun hem yönetmeni, hem kostümcüsü, hem aktörü, hem de figüranı kendisi, aksesuarı da koltuğunun altındaki sazıdır. Onun sahnelediği oyunun kompleks bir tiyatro oyunundan hiçbir eksiği olmadığı gibi belki fazlası bile vardır. Çoğunlukla dramdır, trajedidir. Bazen kahramanlık destanıdır, bazen de sadece eğlendirmeye matuftur. Eğlendirici olduğu kadar öğreticidir de. Devrinin insanlarını bir sosyal çatı altında toplamaya ve düşündürmeye sevk edebilen belki de yegâne sanat dalının en iyi icracısıdır…

Ümmî, yani okur-yazar olmayan bir insanın ürettiği onlarca destansı hikâyenin, destan kahramanlarının ağzından okuduğu binlerce şiirin, hiçbir yazılı kaydı olmadan yıllarca dilden dile nakledilerek günümüze kadar ulaşmayı başarması, Âşık Şenlik’in ne kadar büyük bir sanatçı olduğunun ve halk katında ne yüksek derecede değer bulduğunun ispatıdır.

Eminim ki, Türk Halk Edebiyatına gönül veren herkes de benim gibi düşünmekte, aslında Âşık Şenlik’in William Shakespeare’den çok daha yaratıcı bir kişilik olduğuna inanmaktadır.

Mesele, genelde Şark toplumlarının, özelde ise bizim toplumumuzun kendi içinden çıkan değerlere yeteri kadar sahip çıkamaması, onları dar bir çevreden çıkarıp evrensel hâle getirememesi meselesidir.

Büyük Britanya’dan çıkarak bir ucu Kuzey Amerika’da bir baştan bir başa, diğer ucu Okyanusya’da Avustralya ve Yeni Zelanda topraklarına yayılan İngiliz toplumu, zaman zaman Hint Yarımadasından Güney Amerika’nın en uç noktasındaki adalara kadar; hem dilini hem de kendi kültürünü götürmeyi ve yerleştirmeyi başarmıştır. Böyle bir toplumun sanatçısı yeteneksiz (yeteneğinden ve haklı şöhretinden şüphe edilmez ama) bile olsa, kültür emperyalizminin en büyük uygulayıcılarının sanatçısı olarak William Shakespeare olmaz da kim olur?!

Herkesin bildiği Fuzûlî’yi, Bâkî’yi, Nedim’i, Yunus’u dünyaya pazarlayamayan bir milletin, çok daha dar bir çevreye hapsolunmuş Âşık Şenlik’i pazarlayamamasından tabiî ne olabilir?! Ayıp, bizim ayıbımızdır. Işık saçan sanat ve kültür değerlerimizin üstüne örtü çekmek, toplum olarak bizim basiretsizliğimizdir.

Bugün, Kars’tan hem ülkemizin hem de dünyanın dört bir yanına yayılan, iyi eğitim görmüş, birden fazla dil bilen, maddi ve moral imkânları eskilere göre çok daha yüksek olan her bir evlâdımız; kendisini, Kars’ın kültürel değerlerini tanıtmak ve yaşatmakla görevli olarak addetmelidir. Aksi hâlde, nice nice değerlerimiz unutulmaya ve zamanla kaybolmaya mahkûm olacaktır…

Bunu anlatmaya çalıştım efendim!..

Cahit Kılıç

İstanbul, 15 Aralık 2011

-Edebiyat - 12:03 A A
BENZER HABERLER

YORUM BIRAK

YORUMLAR

  • HÜSEYİN KARADAĞ 31 Mayıs 2025 16:23

    Değerli hocam okul yoğunluğumuz çoktu, bugün yazabildim. Edebiyatın tadına vararak geçen okuduğum yazınızı bugün tekrar okudum. Her akademisyenin el atamayacağı bir derinlik var.
    Biz Batı’nın mitolojisindeki tanrıları Ares’i, Herkül’ü, Medusa’yı biliriz fakat öz mitolojimizde yer alan Erlik’i, Ülgen’i, Umay’ı bilmeyiz. Çünkü Batı’nın çocukları yazılanı okuyordu, elinde kitap vardı, yazılı kültürdeydiler; bizim çocuklar aksakallardan dinliyordu, elinde hiçbir şey yoktu, sözlü kültürdeydik. Bundan 50- 60 sene önce vefat eden yaşlılarımızın sadece bedenlerini toprağa vermedik, onlarla nice destanları, halk hikayelerini, efsaneleri, şiirleri de toprağa gömdük. Büyük aşığımız Taşlıova bir halk hikayesini anlatır, türkülerini söyler, bitirdikten sonra dinleyenlerin görüşünü alır ve çok şaşırır. Eksikler-fazlalar konuşulurken dinleyenlerin her şeye hakim olduğunu yani herkesin aslında ozan olduğunu fark eder. İşte bunları bir meraklımız bir yerlere yazmışsa hazineyi korumuş sayıldık. Divan-ı Lügati’t Türk sayesinde İslamiyet Öncesi Türk edebiyatını biliyoruz, Türk dilini biliyoruz, Türk boylarını biliyoruz; Dede Korkut Kitabı sayesinde Türk yaşam tarzını, hatta Türk kültürünün şifresini biliyoruz. Bu eserler iki yazan kişi sayesinde elimizde. Batı yazdı kazandı, biz dinledik geride kaldık.

    Shakespeare ile Aşık Şenlik’i öne sürmüşsünüz değerli hocam. Uzun olmayan bir yazıda bunu toparlamayı da başarmışsınız. Biz yapamazdık.
    On yıldan fazla oluyor Hamlet’i, Othello’yu, Macbeth’i art arda okudum. Shakespeare, soneleriyle gerçekten İngilizlerin ulusal şairi olmayı hak ediyor. Bu eserlerde onu gördüm. Ama onun sahibi vardı, elinden tutanı vardı.

    Aşık Şenlik, güçlü edebi sanatları olan ve sarayın da sahiplendiği divan şiirinin altında ezilmeden halkın ayakta tutmaya çalıştığı halk edebiyatının sanatçısıydı. Halk şiiri halkın özü olduğundan daha sonra divan şiirini bay bayla yola saldı ama kendileri pek bir yere gidemediler. Sebebini siz de izah etmişsiniz.

    Aşık Şenlik saz elinde çok yönlüydü. Üreten, yöneten, oynayan yani eserin halka ulaşmasında tek başına mücadele verendi. Shakespeare’de bu kadar yük yoktu. Bu minvaldeki vurgunuza şunu ekleyebilirim değerli hocam, Shakespeare’in eserleri Shakespeare’i baştacı yapmış; Aşık Şenlik’in eserleri Aşık Şenlik’in başını yemiş. Latif Şah hikayesinin kalitesinden dolayı kıskananlar Şenlik Baba’yı öldürmüşlerdir. Bu da coğrafya farkıdır.
    Yönümüzü Batı’ya dönünce Fransa’ya sefir(elçi) yolladık. Yirmi Sekiz Çelebi Mehmet. Adam gördüklerini yazdı bir kitap oluşturdu: Paris Sefaretnamesi. Anlatıyor:”Tiyatro binası yapmışlar, içeride sahne var, perde var, seyirci oturma yerleri var, bilet vb.” Biz o sırada geleneksel temaşa yapıyorduk dışarıda, seyircilerin yuvarlak halkasının ortasında. Bundan 150 sene sonra tiyatro binası yaptık. Vatan yahut Silistre’yi oynadık. Saray alarma geçti. Binaya kilit vuruldu. Oyuncular tutuklandı. Oyunun yazarı Namık Kemal sürgüne gönderildi. Bu esnada(1874) Şenlik Baba Kars toylarında 40 gün 40 gece dağı taşı inletiyordu ama kim duyacak. O topraklar onu ne kadar tanıtabilir, ne kadar yayıp pazarlayabilir.
    İngiltere, Güneşin değdiği her yere Shakespeare’in eserlerini gösterip dinletirken biz Karacaoğlan’ı basit yazmış diye beğenmiyorduk, Şenlik Baba’yı kendi coğrafyasında eser üretmeye bırakmıyorduk.

    Adnan Binyazar diye iyi bir kültür araştırmacısı var. Şu sözünü unutmam: “Dünyanın en iyi aşk hikayesi ‘Shakespeare’in Romeo ve Juliet’idir’ diyenler var. Çünkü Kerem ile Aslı’dan haberleri yok.” Değerli hocam aslında sizin yazınızın özetidir bu söz.
    Cicero gibi bir hatibi parça parça edip parçalarını Roma’nın değişik yerlerine çivileyen bir Batı’yı övecek değilim ama keşke Yönümüzü Batı’ya Doğu’yu unutmadan dönebilseydik(Japonlar gibi).

    Öyle bir konuya değinmişsiniz ki kitaplar yazılacak derinlikte…
    Ben, Şenlik Baba’yı dünyaya tanıtamadıysak bunu coğrafyaya bağlıyorum.
    Sözlerimi de burada bağlarken ellerinizden öpüyorum. Çok yaşayın.

  • Aşkın Çiftçi 28 Mayıs 2025 21:20

    Cahit Hocam, yazınızı baştan sona dikkatle okudum. Son zamanlarda okuduğum en güzel ve faydalı yazı diyebilirim. Özellikle Shakespeare ve Âşık Şenlik’i mukayese etmeniz, hatta Şenlik’in bazı noktalarda ondan üstün olduğuna yönelik düşünceleriniz çok kıymetli. Birisi kendi dilinin en büyük ozanı ve kendi milletinin ulusal şâiri olup evrenselliğe ulaşırken, diğerinin isminin sadece kendi bölgesiyle mahdut olması üzüntü verici. Bunu XIII. yüzyıldan beri yüzümüzü Batı’ya çevirmemize ve dolayısıyla da kendi kültürümüze yabancılaşmamıza bağlamak yanlış olmayacaktır. Kültür, bir milletin tarihsel hafızasıdır. Hafızası yok olan bir birey, nasıl acziyet içinde kıvranırsa bir millet de hafızasını kaybederse aynı mukkaderatı yaşayacaktır. Yazılarınızın devamını büyük bir heyecanla bekliyor, ellerinizden hürmet ve tazimle öpüyorum. Selâmetle…