Ortadoğu Çatışmaları Analizi ve Güç Savaşı
Gazze’de yıkılan evler, Lübnan sınırındaki gerilim, Suriye’de donmuş görünen fakat bitmeyen savaş ve Kızıldeniz’deki saldırılar aynı coğrafi haritada yer alsa da tek bir çatışmanın parçaları değildir. Ortadoğu çatışmaları analizi, bu gerçeği kabul ederek başlamalıdır: Bölgedeki her cephe kendi tarihini, aktörlerini ve toplumsal maliyetini taşır. Ancak bu cepheler, büyük güç rekabeti, enerji yolları, devlet dışı silahlı yapılar ve çözümsüz bırakılmış ulusal sorunlar aracılığıyla birbirini besler.
Bu nedenle Ortadoğu’yu yalnızca mezhepçi bir savaş alanı ya da bitmek bilmeyen bir şiddet coğrafyası olarak tanımlamak kolaycıdır. Bu dil, hem dış müdahalelerin sorumluluğunu hem de bölge halklarının eşit yurttaşlık, güvenlik, temsil ve adalet taleplerini görünmez kılar. Asıl soru, çatışmanın neden sürdüğü kadar, kimlerin bu süreklilikten siyasi ve ekonomik kazanç sağladığıdır.
Ortadoğu çatışmaları analizinde ilk hata: Tek neden aramak
Bölgedeki çatışmaları yalnızca din, mezhep veya etnik kimlik üzerinden açıklamak, devletlerin kararlarını ve emperyal güç dengelerini tali mesele gibi gösterir. Oysa Irak’ın işgali, Suriye’deki iç savaşın uluslararasılaşması, İsrail-Filistin meselesinin çözümsüzlüğü ve Yemen’deki savaş, farklı koşullarda ortaya çıksa da ortak bir sonuç üretti: Devlet kapasitesinin aşınması ve silahlı aktörlerin siyasal alanı genişletmesi.
Mezhepsel kimlikler elbette önemlidir; kimi iktidarlar bu kimlikleri taban mobilizasyonu için açık biçimde kullanır. Fakat kimlik, çoğu kez çatışmanın ilk nedeni değil, siyasal rekabetin dili haline gelir. Yoksulluk, dışlanma, hukuksuzluk, işsizlik ve merkezi yönetimlerin hesap vermemesi, bu dilin karşılık bulduğu zemini oluşturur. Bir toplumun güvenlik kaygısı gerçek olabilir; fakat bu kaygının sürekli askeri yöntemlerle yönetilmesi, yeni kuşaklara daha ağır bir miras bırakır.
Devletler, vekâlet ağları ve belirsiz savaş çizgisi
Ortadoğu’daki güncel gerilimlerin belirleyici özelliklerinden biri, savaş ile barış arasındaki sınırın silikleşmesidir. Bir devlet, doğrudan asker göndermeden başka bir ülkedeki silahlı grubu destekleyebilir; karşı taraf ise hava saldırısı, ekonomik yaptırım, istihbarat operasyonu veya suikast yoluyla yanıt verebilir. Böylece savaş ilan edilmeden savaş yürütülür.
İran ile İsrail arasındaki gerilim bu modelin en görünür örneklerinden biridir. Lübnan’daki Hizbullah, Suriye sahası, Irak’taki silahlı gruplar ve Yemen’deki Husiler, birbirinden bağımsız yerel dinamiklere sahip olsa da bölgesel güç mücadelesinin unsurları haline gelir. Bu ilişkiyi tek merkezden yönetilen mekanik bir ağ gibi görmek de yanlıştır. Yerel örgütlerin kendi hesapları, toplumsal tabanları ve zaman zaman destekçileriyle çelişen öncelikleri vardır.
Buna karşılık ABD’nin askeri varlığı, Rusya’nın Suriye’deki rolü, Avrupa devletlerinin silah politikaları ve Körfez ülkelerinin mali-siyasi etkisi, bölgesel çatışmaların dış boyutunu oluşturur. Büyük güçler istikrar söylemini sık kullanır; ancak kısa vadeli güvenlik ittifakları, silah satışları ve seçici diplomasi çoğu zaman istikrarın değil gerilimin altyapısını güçlendirir.
Filistin meselesi merkezde duruyor
Ortadoğu’daki hiçbir güç denklemi, Filistin meselesini tali bir başlığa indirgeyerek doğru okunamaz. İsrail’in güvenlik kaygıları, Hamas’ın sivilleri hedef alan saldırıları ya da bölgesel aktörlerin propaganda hesapları, işgalin, yerleşim politikalarının, ablukaların ve Filistinlilerin siyasal haklardan mahrum bırakılmasının üzerini örtemez. Sivillerin öldürülmesini hangi taraf yaparsa yapsın meşrulaştıran dil, hukuku değil intikamı büyütür.
Gazze’de yaşanan yıkımın yalnızca insani kriz başlığı altında ele alınması da yetersizdir. Bu, aynı zamanda uluslararası hukukun seçici uygulanması, savaş suçları iddialarının etkili biçimde soruşturulamaması ve büyük devletlerin çifte standardı meselesidir. Bir halkın yaşam hakkını diplomatik pazarlığın konusu haline getiren her yaklaşım, gelecekteki şiddetin zeminini genişletir.
Suriye ve Irak: Sınırların ötesine taşan kırılma
Suriye savaşı, devletin baskıcı yapısı, halkın demokratik talepleri, silahlı örgütlerin yükselişi ve dış müdahalelerin iç içe geçtiği ağır bir örnektir. İlk yıllardaki meşru siyasal taleplerin giderek çok aktörlü bir vekâlet savaşına dönüşmesi, milyonlarca insanı yerinden etti. Türkiye açısından bu dosya, yalnızca sınır güvenliğiyle sınırlı değildir; mülteci hakları, toplumsal uyum, ekonomik yük, Kürt meselesinin bölgesel boyutu ve dış politikanın sürdürülebilirliğiyle doğrudan bağlantılıdır.
Irak ise 2003 işgalinin ardından kurumları parçalanmış, mezhepçi kota sisteminin siyasal hayatı kilitlediği ve egemenliği sürekli tartışılan bir ülkeye dönüştü. IŞİD’in yükselişi, yalnızca radikal bir örgütün başarısı değildi; devlet boşluğunun, ayrımcılığın ve savaş ekonomisinin sonucuydu. IŞİD askeri olarak geriletildi, fakat onu mümkün kılan koşulların tümü ortadan kalkmadı.
Bu iki ülke, dışarıdan çizilen planların toplumların karmaşık yapısını ne kadar az hesaba kattığını gösteriyor. Rejim değişikliği, sınır ötesi operasyon veya yeni bir anayasal düzen, adil temsil ve hesap verebilir kurumlar yoksa kalıcı barış üretmez.
Kızıldeniz ve enerji hatları: Krizin küresel faturası
Yemen kaynaklı Kızıldeniz gerilimi, bölgesel savaşların küresel ticareti ne kadar hızlı etkileyebildiğini ortaya koydu. Deniz taşımacılığı, sigorta maliyetleri ve tedarik zincirleri üzerinden Avrupa’dan Asya’ya uzanan ekonomik sonuçlar doğuyor. Fakat dünya piyasalarının kaygısı arttığında bile Yemen halkının yıllardır yaşadığı insani felaket çoğu zaman ikinci plana itiliyor.
Bu çelişki, uluslararası sistemin ahlaki sınırını gösterir. Ticaret gemilerinin güvenliği elbette korunmalıdır; ancak açlık, salgın, yerinden edilme ve çocukların eğitime erişememesi daha az acil meseleler değildir. İnsan hayatını ekonomik dolaşımın kesintisizliğine göre derecelendiren yaklaşım, kamu vicdanıyla bağdaşmaz.
Türkiye için mesele: Güvenlik ile hukuk arasında tercih yapmak değil
Türkiye, Ortadoğu’daki her sarsıntıdan etkilenen ülkelerden biridir. Sınır güvenliği, terör örgütlerinin tehdidi ve göç hareketleri gerçek sorunlardır. Ancak güvenlik ihtiyacı, hukukun askıya alınmasının gerekçesi olamaz. Mültecileri toplumsal öfkenin hedefi haline getiren söylem de, dış politikayı yalnızca askeri başarı diliyle kuran yaklaşım da uzun vadede ülkenin çıkarına hizmet etmez.
Ankara’nın etkili olabilmesi, yüksek sesli pozisyonlardan çok tutarlı ilkelerle mümkündür: Sivil yaşamın korunması, uluslararası hukukun savunulması, diplomasi kanallarının açık tutulması ve içeride demokratik meşruiyetin güçlendirilmesi. Kendi yurttaşına adalet ve özgürlük vaat edemeyen bir ülkenin dışarıda hukuk çağrısı yapması ikna gücünü zayıflatır.
Ortadoğu çatışmaları analizi neden hak temelli olmalı?
Haritalar çoğu zaman petrol sahalarını, askeri üsleri ve ticaret koridorlarını gösterir. Oysa çatışmanın gerçek haritasında hastaneler, kamplar, yıkılmış okullar, kayıp yakınlarını arayan aileler ve zorunlu göç yolları vardır. Bir analizin değeri, yalnızca hangi aktörün ne kazandığını saptamasında değil, bu kazancın bedelini kimin ödediğini göstermesinde yatar.
Hak temelli yaklaşım romantik bir temenni değildir. Savaş hukukunun uygulanması, bağımsız soruşturma mekanizmalarının işlemesi, gazetecilerin sahaya erişebilmesi ve sivillerin siyasi özne kabul edilmesi, kalıcı güvenliğin somut koşullarıdır. Sansürün, nefret dilinin ve cezasızlığın hüküm sürdüğü yerde askeri ateşkesler bile kırılgan kalır.
Bölgeyi izleyen okur için en sağlıklı tutum, her yeni saldırıda yalnızca tarafların açıklamalarına değil, saklanan maliyetlere bakmaktır. Kimin konuşamadığını, hangi ölümün sıradanlaştırıldığını ve hangi çözüm önerisinin masadan sürekli uzak tutulduğunu sormak, Ortadoğu’yu anlamanın en gerekli başlangıcıdır.
-
İstanbul’un eylül enflasyonu belli oldu
-
Slovakya Başbakanı Fico: NATO’nun 5. maddesine inanmıyorum
-
ABD’de Katolik Kilisesi’nde istismar skandalı: 944 çocuk mağdur
-
Husilerin ilerleyişi Suudi Arabistan petrolünü tehdit ediyor
-
ABD’de idam edilmek istenen kadın mahkum ölmedi
-
Can Atalay süreli açlık grevine başladı: ‘Bıçak kemiğe dayanmıştır’
