Neşe Doster: Çevreye bakınca gördüklerimiz…
Neşe Doster
nesedoster@yahoo.com
Çevrede, olup biten duygusal, tarihsel, siyasal, toplumsal, kültürel karmaşaya tanıklık edince; Süreci izleyen, gelişmelerin gittiği yönü, gideceği yeri takip eden, herkes gibi ve herkes kadar konulara ilgi duysa da konu ve sorun bolluğundan kararsız kalıyor. Bazen ne yazacağını bilemiyor, eli klavyenin tuşlarına gidip geliyor, bazen de bilgisayarın başında yazmaya ve söylemeye dilin yetmediği onca sorun varken hangi birini yazayım diye bocalayıp duruyor…
Son yıllarda, hele de son aylarda ve günlerde yaşatılanlar bunca yoğunken, yönetimin tek mesaisi transferler, partilerin iç işlerine müdahalelerle ortamı germek iken, tutuklamalar, komplo teorisiyle gözaltına ve içeri alınmalar bu kadar kolayken! Anneler ve babalar eşsiz, çocuklar babasız ve annesiz, aileler evlatsız mapus yolu beklerken! Onların ve geride bıraktıklarının ruh hallerini düşünüp başka şeyler yazmak, başka konulara dalmak da insana ağır geliyor doğrusu…
Hal böyle iken; Duraklarda bekleşenlerden toplu ulaşıma binenlere, salonlardan sınıflara, Pazar yerlerinden marketlere insanların gözünde özlediğimiz ışığı görmeyeli ne çok oldu. Ülkenin dört bir yanında korku iklimi hakim gibi. Bugün kim alınacak, bugün kim itirafçı olup salınacak, sırada kim ya da kimler var? Toplumun büyük kesimi ekonomik baskıyla boğuşurken, gençler umutsuzluk sarmalında dolanıp dururken, halkın bir kesimi baskılara rağmen doğasını, dağını, deresini, ağacını, toprağını, havasını, suyunu, tarlasını, yeşilini özetle yaşam alanlarının yağmalanmasını dirençle korumaya çalışırken gel de başka konuları yaz…
Hangisinden başlamalı, ya da hangisini öne çıkarmalı?
Emeğin, özgürlüğün, isyanın, yoksul emekçinin, işsiz gencin, atanmayan öğretmenin, yoksul köylünün, tarlasına küsen çiftçinin sorunlarını mı? Yoksa ata mirası, baba mirası kurumların satılmasını mı? Yine doğaya, çevreye, ağaca, çiçeğe, bitkiye, ormana, yeşile bunca düşmanlık yapılırken kadere razı olanların azlığını mı? Yoksa ekmeğin pahalı emeğin ucuz olduğu günümüzde, doğduğumuz toprağın yaşama akıttığı zenginlikleri korumak adına az korkup çok nefes almak için direnenleri mi?
Yine boşvermişlikle, umutsuzluk arasında gidip gelirken; öfke bu kadar serbest dolaşıp, itiraz bu kadar sessiz kalırken; Aklımızla, bilincimizle, özgür kararlarımızla kaderimizi belirlemek için öncü olanları mı? Yoksa duygusal çöküntüleri az bularak, daha fazla çökertmekle meşgul olanların yarattığı politik ortamın yaraladığı ruhlar, ya da katlanabilir bir ortam oluşturmaya çalışanların öğretici, düşündürücü, sevindirici bazı açıklamalarını mı?
Ya da sorulara karşı kapı duvarken yazsan ne olur diyenleri mi?
Yine nefret yayılırken, otoriterlik artarken, insanlar kışkırtılırken, yasalar yok sayılırken, gerçek yerini yalana bırakırken, nefes alacak bir dünya için sorumluluğumuz her geçen gün biraz daha artarken umursamayanları mı? Yoksa susturulmaya çalışılan üniversiteleri, sansürlenmiş basını, içerdeki gazetecileri, baskı altındaki yerel yönetimleri, empatiden yoksun idarecilere rağmen acıya sırtını dönmeyen milyonları mı?
İnsanların kendi içlerine çekilmesi sonucu olarak derin, düşündürücü ve sarsıcı olaylar sıradanlaşırken! Cesaret göstergeleri, bilinç sıçramaları, çağa ayak uydurma çabaları yok sayılırken! Başarılara düşen gölgeler umutları azaltırken, el tutmak, yüreklendirmek, sahip çıkmak, hoşgörülü davranmak yerine dışlanmak yayılırken! Yok sayılmak, görmezden gelinmek gibi etmenler kültürel, siyasal, toplumsal zeminin kaymasına neden olurken gel de eski yazarlara, bilgelere sığınma…
Ne diyor Falih Rıfkı Atay; “Biz sadece vatanı değil, mezarları, geçmişi, namusu savunuyoruz.” Ülkemizin değerli toprakları şirketlere tahsis edilirken, yeşil yerini çimentoya bırakıp, güzelim havamız santrallerle kirletilirken! Tarım, gübre, yem zam şampiyonu oldukça tarlasına küsen, zarar ettiği için için üretimden kopan çiftçiyi, bir avuç kömür için bir ömür verenleri gördükçe; Falih Rıfkı’nın altını çizmek istediği gerçek ve sözün açılımı şu değil midir? İnsan yaşadığı coğrafyaya ve doğduğu topraklara vicdanla bakmalı ve insanca sahip çıkmalı…
Bu zor iklimde azalan ve unutulan değerler…
Ekonomik bunalımdan çıkmak yerine siyasal tasfiye ve transferlerle meşgul olanlar, halkı yalanlarla, iftiralarla, tehditlerle, şantajlarla, baskılarla, yasaklamalarla, masallarla oyalayanlar ve karanlıkları aydınlatmayı düşünmeyenler; Belçika Savunma Bakanı Anıtkabir ziyaretinde Atatürk’ün önünde diz çökerken acaba ne düşündüler? Ya da bazı şeyleri gören, izleyen, kavrayan, hisseden, anlayan ve yaşayanlar hakkında ne düşünüyorlar? Bu zor iklimde; Topluma hakim olan itiraz, itiyat, imtihan artıp, iltifat, basiret, fazilet, asalet, nezaket, sadakat giderek azalmıyor mu?
Gittikçe alevlenen, elimizi bağlayan, kolumuza dolanan siyasi hamleler akla şu soruyu getiriyor ister istemez. Biz bu virajdan nasıl çıkacağız? Köşeyi dönmek, baba ocağına incir dikmek, iktidara gümüş tepside ikramlarda bulunmak isteyenlerin hesaplı kitaplı adımları başka olsa da görev bilinci ve sorumluluk duygusunu unutsalar da, sorun çıkarmak yerine sorumlu davranmaları çok mu zor?
Sözün özü şu ki darboğazdan geçiyoruz: Ekonomik krizle beli bükülenlerin, enflasyon ateşiyle sınavı bitmeyenlerin derdiyle kim meşgul olacak? Geçmişinde genel müdürlük, parti genel başkanlığı gibi sıfatlar taşıyanların tarihi ve vicdani sorumluluğu yok mudur? Kendilerine verilen yeni görev toplumsal kutuplaştırmayı kaşımak mıdır? Yoksa demokratik, laik, hukuk devleti ikelerine bağlı kalma yeminini unutmak mıdır? Bu sorular yanıta muhtaçtır…
-
Neşe Doster: Çevreye bakınca gördüklerimiz…
-
AP Türkiye Raporu son dakika değişiklikleriyle kabul edildi: Dikkat çeken ‘Mavi Vatan’ ve 12 mil vurguları
-
İran ve Rusya dışişleri bakanlarından ‘memorandum’ görüşmesi
-
Avrupa Parlamentosu, tarihinin en katı göç yasasını onayladı
-
G7, Ukrayna’ya silah desteğini artırma ve Rus ekonomisine daha fazla baskı yapma konusunda anlaştı
-
Anlaşma öncesi kritik adım: İran tankerleri Hürmüz Boğazı’ndan geçti
