Neşe Doster: Görünmezi görünür kılan uykusuz geçirilen geceler mi?

-Genel - 22 Haziran 2026 00:01 A A

Neşe Doster

nesedoster@yahoo.com

YAZI ARŞİVİ

Daha önce de yazmıştım yazarlık ve yazmak bir disiplin işidir, özveri ister, sorumluluk ister, araştırma ister, dikkat ister, uykusuz geceler, özel hayattan, sanatsal etkinliklerden, uzun seyahatlerden  çalınan anlar ister vb. Yine yazmanın kuralları vardır, işin öncesi ve sonrası vardır. Bunun içinde bazı kalıplar ve gölgelerden kurtulmak gerekir, yazarken bazen bir yolculuğa çıkar, bazen yıllar öncesine gider, bazen yalnızlığa, bazen bir çocuğun gözlerindeki umuda, bazen bir kadının yaşadığı aşkın ihanetle sonuçlanan dramına tanıklık edersiniz…

Böylece bazen görünmeyeni görünür kılıp, duyulmayanı duyulur kılarsınız, bazen ruha bazen vicdana seslenirsiniz, bazen toplumsal hayata vurulan darbelere, toplumsal belleğe yapılan ihanetlere, dün söylediğini bugün inkar edenlere kitlenir, bazen de sessizliğe isyan edersiniz. Böylece sessizlikleri konuşturarak, konuşamayanların, susanların, sesi olur unutulmasına izin vermez, baskının susturduklarını, korkuları, sessizlikleri, adaletsizlikleri, içe atılanları dillendirip, gerçeklerle yüzleşerek tarihe not düşer, belleğin ve umudun sığınağı olursunuz…

Tüm bunlardan ötürü yazmak ve paylaşmak bir bakıma duyarlılığın, yurtseverliğin, aydınlanmanın, aydınlatmanın, sahip çıkmanın, çağdaş eğitimin ve evrensel değerlerin yanında yer almanın  tam da özüdür. (Yeri gelmişken “yaz dedirten, yüreklendiren,” iletileri için tüm okurlarımı eşsiz bir gönül borcuyla selamlıyorum.)

Gelelim güne ve güncele bakmaya…

Ülkemizdeki  74 binin üzerindeki okul sayısına, 18 milyonu bulan öğrenci sayısına, 1 milyon 200 bine yaklaşan öğretmen sayısına bakalım.  Bununla yetinmeyip  14.400’ü bulan özel okullarda okuyan 1.5 milyonu aşkın öğrencinin eğitim masraflarını, yemek, kırtasiye, giyim, servis ücretlerini karşılamak için sosyal yaşamından, tatilinden, temel ihtiyaçlarından fedakarlık yapan ailelelere bakalım. Yine yetinmeyip patronların kar hırsına yenik diüşen ve asgari ücrete yakın maaşlara mahkum edilen öğretmenlere bakalım…

Sonra dönüp hem velilerin, hem öğretmenlerin mutsuz olduğu günümüze bakalım, artan özel okul ücretlerine, yerinde sayan, hatta gerileyen  öğretmen maaşlarına bakalım. Akademik itibara bakalım, mezunların istihdamına bakalım, üniversitelerimizin dünya genelindeki yerine bakalım. Kavimler göçü gibi ülkeden gitmeye çalışan akademisyenlerimizin, hekmlerimizin, gençlerimizin haklı nedenlerine bakalım…

Dünya genelinde ilk 500’e ancak 279.sırada girebilen İTÜ’ye bakarken! 15 yıldan beri dünya birincisi olan ABD’deki MIT’e bakalım. Boğaziçi Üniversitesi başta olmak üzere kayyum rektörlere bakalım. Sonra da içimiz acıyarak; Ümitsiz, seçeneksiz karamsar kalarak kaçıp giden, göçüp giden, çekip giden, bıkıp giden beyin göçümüzün yoğunluğuna bakalım…

Gelelim göz açan örneklere…

Cumhuriyetin temelinde ne vardır sorusuna yanıt ararken önümüze şu gerçekler çıkar; Cumhuriyetin temeli bağımsızlıktır, özgürlüktür, eşitliktir, laikliktir, dayanışmadır, eğitimdir, fırsat eşitliğidir, sosyal adalettir, hukuktur, barıştır, ifade özgürlüğüdür. Er ya da geç anlaşılacak olan…

Cumhuriyetin ilk kuruluşunda Milli Mücadelenin kurucu neferleri olan, ülkemizin çocuklarını ve gençlerini geleceğe hazırlayan, cumhurbaşkanından bakanlara, vekilllerden komutanlara, askerden sivile, polisten jandarmaya, emniyet müdüründen savcıya herkesin, her kesimin, hepimizin üzerinde ödenmesi zor emekleri olan, bizleri eğiten, hayata hazırlayan öğretmenlerin dövüldüğü bir ülkede yaşıyoruz. Yaygın kültürümüzde anne babadan sonra aynı saygı ve bağlılığı öğrendiğimiz kesim olan  öğretmenlerin insanca yaşamak için talepleri karşısında darp edilip, sürüklenip, ters kelepçeyle itilip kakıldığı bir ülke de gördük ya! Daha ne isteriz?

Akın Yazıcı diyor ki; “Bir ülkenin çöküşü her zaman gümbürtülü ayak sesleriyle başlamaz, öğrencilerin gözündeki merak azalır, labaratuar ve kütüphanelerin ışıkları erken söner, sınıflar kalabalıklaştıkça, hocalar yorgun düşer, haber verilmeden odaları boşaltılır, öğrencilerin okula ve sınavlara ilgisi azalır. Soru sormamak, sorgulamamak,  bilinci köreltir, kişilik ve kimliği hırpalar, gün gelir ışıklar söner ve perde iner! Oysa eğitim kişiyi biçimleyen, bağları güçlendiren, yarınları garantiye alan bir araç olduğu için, atılan her geri adım zihinden, hayalden, üretimden ve ülkeden çok şey götürür.” 

Özetle! Umuda indirilen darbeleri, nefes borusu kesilmek istenen halkı, politik istikrarsızlığın ekonomiye nasıl olumsuz yansıdığını, yabancı sermayenin gelmek istemediğini göremeyen ve “Diplomatik dil hakkı savunmada kuvvetli, üslupta zarif olmalıdır.” sözünü önemsemeyen yetkililere;  Yolun uzun, yokuşların dik, yılın kısa ve karmaşık olduğu günümüzde insanı düşündüren, ayna görevi olan haberlere bakınca demokrasinin yol ayrımı mı acaba diye sormak gerekmez mi?  Yine kutuplaşma, öfke, korku dilinin egemen olduğu ülkemizde; Ayrıştırma ve ötekileştirmeyi kaşımak sizin işiniz mi diye sorulmaz mı? Unutulmasın ki!  Siyasete soyunmak, politik aktör olmak önce sabır, hoşgörü, uzlaşı gerektirir. Nokta…

Özetin özetine gelince! Müjdeli haberler de var! CB demiş ki; “Şu anda uluslararası diplomasinin kalbinin attığı yer Türkiye’dir. 2026 yılı zirveler yılı oluyor!”  “Biz geldiğimizde öğrenci bursu aylık 45 TL idi, biz 4 bin TL yaptık.” Sağlık Bakanı demiş ki; “Sağlık sistemimiz dünyada örnek alınıyor.”

Yetkili ağızlardan çıkan sözlerle içimiz açıldı! Ne zam kaldı, ne parti içi çekişmeler, ne emekçinin çilesi, ne işsiz gencin umutsuzluğu, ne kadın cinayetleri, ne mutfaktaki yangın. Hepsini unuttuk! Zirvelere, diplomatik başarılarımıza, sağlık sistemimizin örnek alınmasına, artan burslara sığındık. Daha ne isteriz? (Ancak bir hatırlatma notumuz var: Geldiklerinde çeyrek altın 35 TL idi, bugün 10. 804 TL.)

 

-Genel - 00:01 A A
BENZER HABERLER