Prof. Dr. Fazıl Agiş: Bir Ömrün Hikâyesi…

-Yaşam - 11 Temmuz 2026 00:01 A A

Prof. Dr. Fazıl Agiş

fazilagis@gmail.com

YAZI ARŞİVİ

Mustaz’af FAZIL AGİŞ, Hicrî takvime göre 10 Şa’ban 1365 Çarşamba günü gece Miladî Gregoriyen takvime göre 10 Temmuz 1946’da İran’da kullanılan Celâlî Şemsî Hicriye göre 19 Tir 1325’te Japonya’nın başkenti Tokyo’da Seki Joji hastahanesinde bu fani dünyaya geldi ve gözlerini açtı. Japonya’da geçerli takvim, Türkiye’deki gibi Miladî Gregoryen takvimdi.

Bu kişinin doğumu adetullah olan fıtrat üzereydi. Bazıları bu adetullah veya sünnetullah denilen olguyu tabiat kanunu, doğa yasası dese de bu ifade asıl yaratanı unutmak, zikretmemek olduğundan Seyyid Alemu’l-Huda Murtaza ve kardeşi Şerîf Radî’nin de tepkisini çekmiştir. Biz de ADETULLAH (Allah’ın Adeti) sözünü benimsedik. Ne de olsa Yaratan Hâlik, tasvîr eden Musavvir, yaratmasında hiçbir örnekten kopya çekmeden orijinal yaratan Bedî’, her şeyin iyesi (sahibi) ve terbiye edicisi Rabb olan o yüce Allah karşısında verdiği hür iradeyle O’na teslîm olup kulluktan başka düzgün yol yoktur. Yaratan yarattığını programlarken beş duyu yanında iç güdü, dürtüler denilen garizelerle de donatıyor.

Annesinin anlattığına göre bu kişi oğlu kişi pek de bu dünyaya gelmek isteği yoktu. Ne de olsa anne rahmi cennet gibi, orada beslenirsin ama tuvalet ihtiyacı görmezsin. Rahim bu, rahmete, merhamete adını vermiş organ. Annesi, bu hâlinden sıkılmış, neredeyse sezaryen yapacaklarmış ki, annesi sancıdan yan yatınca doğuma hazır olmuş ve normal şekilde her insan yavrusu gibi dünyanın havasından ağlayarak ama dünyayı tutar gibi eller yumruk misali doğuvermiş. Annenin sütü bol olunca artanını sütü yetmeyen annelerin çocuklarına da pay düşmüş. O zaman doğanlardan süt kardeşleri var ama birbirlerini tanımazlar.

Annesi doğum sancıları geldiğinde işgal altındaki Japonya’da hastahaneye yetiştirmek zordu. Ağabeyi Ravil’in anlattığına göre Türk kolonisinden Kemaleddin Yusuf’un Amerikalı tanıdıkları olduğu için o yardımcı oluyor. Bir Amerikan askerî jeep’i anneyi hastahaneye yetiştiriyor.

2. Dünya Savaşı biteli neredeyse bir yıla yaklaşıyor, sıcak Temmuz günlerinde Japonya, Amerikan işgalinde barışa kavuşmuş oluyor (?!). Pax Americana (Amerikan Barışı), hani Antik çağdaki Roma’nın işgal ettiği topraklardaki halkı köle ettiği barış! Artık kan akıtan, evleri yakan döğüş yerine sükûnet ortamı Pax Romana gibi. Emperyalist sömürücü, her zaman budur işte!

Savaşın yıkımları oldukça çok, Tokyo şehri, evlerin hemen hepsinin ahşap olmasından ABD’nin attığı napalm bombalarıyla yanmış, bir yıl önce Hiroşima ve Nagasaki şehirleri atılan nükleer atom bombalarıyla topyekûn savaş bahanesiyle sivil halkı perişan etmişti.

Bu durumda Japonya İmparatorluğu Amerika Birleşik Devletleri’ne teslim olmuş, işgal ettiği Çin, Mançurya, Kore, Endonezya, Hindi Çini, Pasifik adalarındaki yerlerini, kuzeydeki Sahalin ve Kuril adalarını kaybetti. Artık Amerika’nın kabul ettirdiği yeni anayasa ile Tenno Heika, yani Japon İmparator Majesteleri Meşruti Monarşi ile ancak Japon ülkesi ve halkının sembolü olacaktı. İmparator Şoova Hirohito efsanevî Güneş Tanrıçası Amaterasu’nun 124. Torunu sanılıyor. Amerikan Mandasında olan Japonya’da Amerika’nın ileri sürdüğü çok partili parlamenter demokrasi ile militarist sistem tarihe karışıyordu. Japonların millî dini olan Şinto’dan başka dinlere de yaşama hakkı tam anlamıyla tanınıyordu.

1946 yılı Japonya ABD işgalindedir. ABD, bizimkilere Türk olmalarından dolayı müttefik gözüyle bakar ve Amerikalılara verilen her haktan yararlanmayı İşgal Kuvvetleri Komutanı General Douglas MacArthur (26 Ocak 1880-5 Nisan 1964) tanır. McArthur’un bilinen özelliği Atatürk hayranı olarak Türklere yakın ilgisi vardır. Bu ilgi 1950’li yıllarda Türkiye’nin Amerika ile müttefik olarak NATO’ya girmesi için, Amerika sempatisi sağlamak için McArthur’un Atatürk döneminde ABD Kara Kuvvetleri Komutanı olarak Türkiye ziyareti konusu basında aşırı derecede kullanılmıştır.

Mac Arthur’a Japonlar Makkasa derlerdi. Pepsi Cola reklamlarında resmi çok kullanıldı. Sanki Uzak Doğu’nun imparatoru o imiş gibi, Amerika’nın gücünün reklamı idi.

Sıcak savaş olan 2. Dünya Savaşı bitmiş, Birleşmiş Milletler Teşkilatı kurulmuş, Amerika Birleşik Devletleri, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği, Fransa Cumhuriyeti, Britanya Birleşik Krallık ve Çin Cumhuriyeti (Beş büyük devlet) BM Güvenlik Konseyi Daimî Üyesi olmuştu. Yenilen ülkeler olan Faşist, militarist ülkeler olup savaş suçlusu olarak görülen Almanya, İtalya ve Japonya bu konsey üyesi olmaları uzak tutulmuş, müttefiklerin işgali altındaki mihver ülkeleriydi. Batı bloku olan devletler olan Britanya (İngiltere) ve Fransa ile Çin (1971’e kadar) ABD ile müttefik idiler. Jozef Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği ise Komünizmi yaymak istemesinden kaynaklanan yayılmacı politikasından dolayı Batı bloku kendi aralarında bu yayılmacılığa karşı NATO’yu kurdular. Sovyetler Birliği de savaşta işgal ettiği ülkelerde iktidara Komunist partileri getirerek Varşova Paktı’nı kurdu. Bu iki blok oluşması, ABD ile SSCB arasında dünyayı paylaştıkları Yalta Konferansı’nın sonucuydu. Böylece iki kutuplu dünyada bunlar arasında Soğuk Savaş dönemi oldu.

Bu iki blok arasında Almanya Doğu ve Batı diye ayrılmışken Japon işgalinden sonra Kore de Kuzey ve Güney diye ikiye ayrıldı. Kuzey Kore Sovyetler Birliği’nin, Güney Kore Amerika’nın işgaline girdi. 1950 yılında Türkiye’yi ve Türkleri etkileyen meşhur Kore Savaşı patlak verdi.

Bir bebek nereden geldiğini, geçmişini bilemez; üç yaşına kadar olanları da hatırlamaz. Hatırlamak için bilmek gerekir. Meramını da çocukça çıkardığı seslerle, hislerini ağlamak ve gülmekle belirtir. Canlılığının verdiği, garizelerinin (içgüdü ve dürtülerinin) hareketlendiği şekilde davranır. Bilincini keşfetmek için zamana büyümeye muhtaçtır. O kadar aciz ki, giydirmeseler çıplak, emmese ve mama vermeseler aç, dişleri henüz çıkmadığından yemek de yiyemez. Altını pislese, temizlenmesini ister. Kendi başına bir şey yapamaz. Yıkamazlarsa pislikten kokar ve hastalanır da. Yürümek nerde, oturamaz da; yatalak gibi devamlı ilgi ister. Dünyadan haberi yok; ancak etrafında gördüklerini yavaş yavaş tanımaya başlar. Susasa “bua”, acıksa “mama” der. Hayatı, yetenekleri, kaderi, karakteri, DNA’sında gizlenmiştir.

Her bebek değişik doğar, yetim kalan, yoksul olan, zengin olan, şımartılan, azarlanıp duran, her ailenin özellikleri de farklıdır. Doğru, dürüst ailede yetişenle hayatları yalan üzerine olan aile aynı mı? Her ailede ana ve babanın birbirine sevgisi veya sevgisizliği, dede ve ninelerin de sevilip sevilmemesi, gelin-kaynana kavgası gibi geçimsizlikler ya da geçimlilikler; anlayışlılığın verdiği olgunluk ya da anlayışsızlığın verdiği sıkıntı; hepsi de yavruyu ileride iz bırakacağı etkilere sebep olabilir.

İnsan oğlu, içinde vahşi bir benlik taşır. Bir bebek her ne kadar acizlikleri çok olsa da ego sentriktir, yani ben merkezci; herşeyin kendi etrafında döndüğünü sanır. Hristiyanlara göre çocuk günahkâr doğar. Âdem ile Havva’nın cennette işlediği günahın varisidir. Müslümanlığa göre ise günahsızdır, ergenlik çağı gelene kadar da yükümsüz, sorumsuzdur. Ancak olgun insan olması için terbiyeye ihtiyacı vardır. İçinde taşıdığı nefs-i emmare, kendisine emreden, hükmeden bencillik, yine kendisinde olan doğruya yönelten akıl, dürüstlüğe yönelten vicdan, terbiyeciden gelen nasihatlar, ahlâk prensipleri ile kendi hatalarını kınayan olmasa insan en vahşi canavar olur. İnsanın içinde de yaptığı suç, hata ve yanlışlardan kendisini kınayan nefs-i levvamesi sayesinde köniliğe (doğruluğa ve dürüstlüğe) yönelir. Kalbinin temizliği nefs-i melhamesini canlı tutarak Allah’tan hidayete yönlendiren meleklerle ilham alarak kemale yönelmesini sağlar. Bunun aksine şeytanın verdiği vesveseler onu cehennemlik yapan fiilleri işlemeye sevk eden kötü ilhamlara yöneltir.

İnsan var oldukça varlığını, bilgisini sorgulamaya yönelir ya. Düşünemeyen mahluka ne demeli bilmem.

Mustaz’af der ki: Allah’a şükürler olsun! Muhacirlik hayatında başka türlü halkın ülkesinde yabancılık çekmedik. Anne ve baba, büyük kardeşler uyumlu şekilde büyümeme yardımcı oldular. Babamın annesini ve babasını görmedim; babam küçük yaştan yetimdi ve ergenlik yaşına kadar dedesi bakıyor. Allah yetimlere de yardımını bir şekilde merhametli insanları, vicdanlı kimselerle gösteriyor. Annemin babası cinayete kurban ama annesi sağ ve Ali Asgar adlı bir molla ile evleniyor; Rusya’nın Orenburg şehrinde. Babaannemin adı Medine olunca annenanneme de Mekke ebe diyordum. Halbuki adı Mehubcemal. Orada vefat ediyor. Dayım sonra Sibirya’nın Krasnoyarsk şehrine yerleşiyor; Kazak asıllı bir bayanla evleniyor, Şamil adlı oğlu oluyor. Sonra Kazakistan’da Semipolat’a yerleşiyorlar. Dayım bir ara 40 gün izinli Ankara’daki evimizde olunca onu görüp, konuşmuş oldum. Teyzelerimi görmedim. Amcam da yok.

İnsan oğlu yavaş yavaş büyür ve olgunlaşır ama çabuk büyümeyi isteyecek kadar aceleci. Büyüyünce de çocukluk anıları ona tatlılık veriyor. Neye ağladıkları da o arada unutuluyor. Çocuklukta geçirdiği hastalıklar, acılar geçmiş olsun denircesine geçip gidiyor, hatırda bile kalmıyor.

İlk hatırda kalanlar; eni dediğim annem, eti dediğim babam, apa dediğim ablam, abi dediğim ağabeylerim, üzerinde yattığım, siyah iplikle örülmüş hamak şeklinde beşiğim; yanında anne ve babamın yattığı yatak, ahşap duvarlar. Hamak karşılıklı duvara çakılmış çivilere bağlanmış. Bir de kedimiz sırtı siyah ve beyazlı kedimiz Matur. Matur Tatarca’da güzel demek; siyah-beyaz renkte bir erkek kediydi. Babam onu geceleri tavan arasına koyardı, o da orada fare yakalardı. Ahşap olan evin tavanında tıkır tıkır koşuşma sesleri; kedi fare kovalıyor. Rüyamda gergedan gibi ejderhalar görüyordum; uyanırken kayboluyorlardı. Herhalde anlatılanların, hayvanat bahçesine sık sık götürüldüğümden bazı hayvanların, arada götürüldüğün sinemadaki filmlerin tesiri olacak. Bir de bahçemizde Tarzan adlı siyah kurt köpeğimiz vardı. Bazen tavuklarımız da olurdu ama babam onları keser ve yerdik. Bazen iki beyaz keçimiz de olmuştu.

Her canlının bir yuvası olduğu gibi insanın da barınağı vardır ya, hatırımdaki ilk evimiz iki katlı, sarı boyalı ahşap, mahallenin en yüksek evi. Komşu Japonların evleri hep tek katlı ince ahşaptan evler. İkinci katta geniş veranda (balkon) tam oynayacak yer. Buradan bütün siyah kiremitli çatıları görünüyor, bir iki kırmızı kiremitli ev vardı. Bütün evler ahşap. Japonya ağaç bakımından zengin ve hafif olması nedeniyle sık sık olan depremlere dayanıklı olsun diye tahta kullanılırdı. Yüksek binalar yapılmasından depremler dolayısıyla kaçınılırdı.

Amerikan emperyalizminin dünyaya yayılması böyle başladı, ama hiçbirimiz Amerika’yı kötü niyetli Kapitalist diye bilmiyor, aksine en kötü rejim Komünizm diye tanıtılıyordu. Kapitalizm liberal, hürriyetçi, çok partili demokrat, müreffehlik, insan hakları getiren şen insanların ülkesi diye kendini tanıttı.

İşte böyle bir yer ve zamanda Dünya’ya geldik. Misafiriz, gideceğiz. En son nefes dünya ve ahiret hasenatı olsun!

İşte bebekliğim.

-Yaşam - 00:01 A A
BENZER HABERLER