Zeynep Altıok Akatlı: Orman kanunu…
Zeynep Altıok Akatlı
@zeynabelle
“Öldürmekten daha büyük bir haz, bir canı yaşatmaktır.”
Ayı adlı 1988 yapımı sinema filmini hatırlar mısınız? Yönetmen Jean-Jacques Annaud’nun filmin afişine de taşıdığı ve ana tema olarak gördüğü bu satırlar, James Oliver Curwood’un 1916 tarihli The Grizzly King: A Romance of the Wild (Kral Boz Ayı: Yabanın Büyüsü) romanından alıntıdır.
Curwood bu sarsıcı ifadeyle merhametin yok etme yetisinden daha güçlü bir duygu olduğunu vurgular. Sebepsiz zulmün yerine empatiyi koymanın ve düşünerek anlam vermeye odaklanmanın yalnızca başkalarının değil insanın kendi hayatını da değiştirebileceğini söyler. Zira bir anlamda otobiyografik denebilecek bu romanda, avcılıktan hayvan hakları savunuculuğuna uzanan kendi dönüşümünün izleri de vardır. Kendisi için önemli olan yaşamındaki dönüşümü yaratan gözlem ve deneyimlerin Annaud’nun vizörü ve Philippe Sarde’ın müziğiyle aktarımı etkileyicidir.
Annesini kaybeden yavru ayının büyük bir boz ayıyla kurduğu ilişki, peşlerindeki iki avcıyla birlikte hem doğanın hem insanın hikâyesine dönüşür. Filmin unutulmayan sahnesinde köşeye sıkıştırdığı avcıyı öldürme gücüne sahip olan ayı, bunu yapmaz. Avcı ölmeyi bekler, ancak ayı onu öldürmemeyi seçer. Bu hayat dersinden derinden etkilenen adam, doğaya bir daha asla eskisi gibi bakmayacaktır.
Romandan uyarlanan film çekildiği yıl dünya çapında büyük başarı elde etmiş ve çok konuşulmuştu. Yanlış hatırlamıyorsam Annaud’ya ertesi yıl Oscar adaylığı ve César Ödülü de getirmişti.
Bu çok etkileyici film geçtiğimiz günlerde Seferihisar’da yaşanan talihsiz bir olay nedeniyle aklıma düştü. Daha filmin ilk sahnesinde annesi heyelanda ölen yavru ayının bir başına kalışıyla akmaya başlayan gözyaşlarımı dindiremediğimi ve sonunda hıçkıra hıçkıra ağladığımı da itiraf etmeliyim.
Çoğu zaman kabalığı, duyarsızlığı ifade etmek için kullandığımız yaygın tanımlardan biridir; “ayı”. Çok da düşünmeden çıkar ağzımızdan bu söz.
Oysa ayılar sanıldığı gibi kaba saba canlılar değildir. Doğadaki en güçlü annelik içgüdüsüne sahip hayvanlar arasında sayılırlar. Yavrularını yaklaşık iki yıl boyunca büyütür, avlanmayı, hangi bitkilerin yenileceğini, balık tutmayı ve tehlikelerden kaçmayı öğretirler. Anne ayı, yavruları için kendi yaşamını riske atmaktan çekinmez. İnsanlara yönelik ölümcül saldırıların önemli bölümü de bu koruma refleksiyle gerçekleşir.
Hafızaları güçlüdür. Zekidirler. Beden dilini okuyabilir, iletişim kurabilirler. Yalnızca yavrular değil yetişkin ayılar da oyun oynamayı sever; karda kayar, suyla oynar, birbirleriyle güreşirler. Et yerler ama yırtıcı avcı hayvan değildirler. Beslenmelerinin büyük bölümünü meyveler, otlar, kökler, mantarlar ve böcekler oluşturur.
Ağaç dikerler! Yedikleri meyvelerin çekirdeklerini kilometrelerce taşıyarak ormanların yeniden yeşermesine katkı sağlarlar. Ekologlar onları “tohum taşıyıcıları” olarak tanımlar. Toprağın havalandırılmasından böcek popülasyonunun dengelenmesine kadar ekosistemde üstlendikleri rol düşünüldüğünde, dağlık bölgelerin ekosistemi onlara emanet diyebiliriz.
Bu filmi izleyenler, insana atfettiğimiz sevgi, yas, hatta şefkat gibi duyguların hayvanlarca da benimsendiğini anlayacaktır. Filmin sonunda akılda kalan, sıradan bir ayı hikâyesinden çok insan olmanın ne anlama geldiği ve hayvanların insanlar kadar duyarlı olabileceğidir. Elbette yitirilen bir canın ardından ailesi ve sevenleri için büyük bir acıyla karşı karşıyayız. Fakat bu acının, bütün ayılar için bir ölüm fermanına dönüşmesi, “yok edişler ülkesi” hâline gelen memleketimizin yeni vahşetlerinden biri oldu.
Sokak köpeklerinden sonra bu kez ayılar, domuzlar ve diğer yaban hayvanları hedef gösterildi. Sosyal medyada ve haberlerde kullanılan dil, giderek daha sertleşiyor, infaz, av çağrısına dönüşüyor. Burada da öyle oldu. Ayıların ölüm fermanı çıktı. Ardından memleketin farklı yerlerinden öldürülen ayı haberleri gelmeye başladı.
Doğa toplu cezaları, katliamları bilmez. İnsan icat eder bu kötülükleri. Hayvanların temel yaşama güdüleri vardır. Kötücül duygular ve planlı şiddet insanlara aittir.
Bir ayının neden köye, kente indiğini sormadan, ormanına yani onun doğal habitatına ne olduğunu konuşmadan, besin kaynaklarını, su yollarını, yaşam alanlarını yok edenleri sorgulamadan yalnızca tetiği konuşuyoruz.
Büyük bir kolaycılıkla “vahşi hayvanlar köylere indi” diyoruz. Hayır, öyle değil. Biz onların yaşamına el koyduk. Bunun ayırdında olmalıyız.
Ayılar normal koşullarda insandan uzak durmayı tercih eder. Koku alma duyuları olağanüstüdür; kilometrelerce öteden insanı fark edebilir ve çoğu zaman yön değiştirirler. Bir boz ayının ilk içgüdüsü saldırmak değil, kaçmaktır.
Seferihisar’daki olaydan sonra da ayının yavrularını aradığı yönünde bilgiler paylaşıldı. Bunun kesinliğini bilmiyoruz. Ama bildiğimiz başka bir şey var. Bir canlının davranışını anlamaya çalışmadan bir tür için toplu infaz kararı vermek, öleni geri getirmeyeceği gibi adaletli de değil. İnsanlar için de hayvanlar için de bu böyle. Olumlu sonuç getirmeyecek, geleceği etkileyecek ve düşünmeden, hissetmeden, anlamadan, plansız ve vahşi dürtülerle hareket etmek yerine asıl soru şu olmalı: Ayılar neden artık insanların kapısına kadar geliyor?
Çünkü ormanlar küçülüyor.
Çünkü su kaynakları kuruyor.
Çünkü yangınlar, madenler, yollar, taş ocakları ve kontrolsüz yapılaşma onların binlerce yıldır yaşadığı yerleri parçalıyor. Doğanın dengesi bozulduğunda karşımıza dikilen sadece ayılar da olmayacak. Köpeklerin soyu kurutulduğunda kurtlar, tilkiler, çakallar, domuzlar, türlü yabani hayvan şehirlere iner. Kediler olmadığında fareler, yılanlar, çiyanlar basar ortalığı. Bir türü ortadan kaldırmak döngüyü kırar. Ekoloji tam da budur. Her canlının başka bir canlının yaşamına görünmeyen bir iplikle bağlı olmasıdır.
Çocukluğumdan kalma, aklımdan hiç silinmeyen bir görüntü var. Doğudaki küçük bir kasabada, nehrin ortasında oluşmuş küçücük bir toprak adacığında mahsur kalan yavru bir ayı. Ana haber bültenlerinde insanların ellerinde çivili sopalarla hayvana vuruşu, dürtüşü, yakalamaya çalışması… Ben hâlâ o yavru ayının korkusunu unutamadım. Ruhuma öyle tesir etmiş olmalı ki hâlâ sık sık o sahne aklıma düşer ve o günkü kadar içimi sızlatır. Çocuklar her zaman biraz zalimdir; peki ya onları yönlendirmesi gereken büyüklerden acı çektirmeyi, hayvan canının önemsizliğini öğreniyorlarsa ne olacak? Kötülük kolaydır ve çabuk öğrenilir. Çocuklarımıza ne öğretiyoruz? Bir hayvanın acısının eğlence olabileceğini mi? Canının daha değersiz olduğunu mu? Yoksa güçsüz olana merhametin insan olmanın ilk şartı olduğunu mu?
Almanya’da bir otobanda arabayla seyahat ederken yol kenarında gördüğüm tabela hem gülümsetmiş hem şaşırtmıştı beni. Bizde de sıkça gördüğümüz domuz, inek, geyik çıkabilir tabelalarının bir benzeri. Toraman bir kurbağa resmi: “Dikkat! Kurbağa çıkabilir.” İşte doğaya, yaşama saygı için iyi bir örnek. En küçük canlı için bile sürücüsünü uyarmayı gerekli gören bir ülkede, yalnızca trafik düzeni değil, uygarca bir yaşam, hayata verilmiş değer vardır.
Limnos’ta yaban hayvanlarına, evcil hayvanlar kadar değer verildiğini gözlemledim. Geyikler kalede insanların arasında özgürce ve korkmadan dolaşıyordu. Yabani tavşanlar yaşamın doğal parçasıydı. Çocuklar küçük yaşlardan itibaren hayvanlarla birlikte yaşamayı öğreniyordu.
Bizim çocuklarımızsa hayvan sevgisinden uzak büyüyorlar. Sokak köpeklerinin toplatılmasını izliyorlar. Av turizmi için nesli tükenen karacaların, geyiklerin ihale konusu yapıldığı, kirpilerin bile soyunun tükendiği kuru topraklara doğuyorlar. Bir türün ölümünü “çözüm” diye alkışlamayı öğreniyorlar. Sonra neden şiddetin sıradanlaştığını konuşuyoruz.
Bir başka Yunan adası Atokos’ta kıyıya inen yaban domuzlarıyla birlikte denize giren insanların görüntülerine bakarken içimi tarifsiz bir umut kaplamıştı. İnsanla doğanın birbirine düşman olmak zorunda olmadığını gösteren bu küçücük anı ağız dolusu gülümseyerek izlemek bile insanın içini temizliyor.
Bütün bunlar bana hep aynı şeyi düşündürüyor. Toplumun vicdanı, kendinden güçsüz olana nasıl davrandığıyla belirgin hale geliyor ve insanların yaşam kalitesini de bu anlayış yükseltiyor.
Hem kendimiz hem çocuklar için önerim, böyle filmler izleyelim. Çocuklarımızı ellerindeki video oyunlarından, yapay zekâdan biraz uzaklaştıralım. İyiliği, insan olduğumuzu hatırlamaya, biraz dinlenmeye ihtiyacımız büyük.
Örneğin İmparatorun Yürüyüşü… Bu film öylece penguenleri izlediğiniz bir yapımın ötesine geçer bence. Onların hiç bilinmeyen yönlerini, insanlar gibi sorumluluk ve dayanışma bilincine sahip olduklarını, özveriyi, ebeveynliği ve sabrı anlatır. Bir başka film Benim Ahtapot Öğretmenim ise bir ahtapotla kurulan ilişkinin insanın dünyaya bakışını nasıl değiştirebileceğine çok iyi bir örnek. İki de kitap önerisi; Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Balina ile Mandalina’sı Eren Aysan’dan Dört Bir Yanım Gökkuşağı. Çocuklar için lokum tadında iki küçük şiirli öykü.
Belki de ihtiyacımız olan arınma hissi için bir an durup doğaya yönelmek. Çünkü doğa, bütün yaralarına rağmen bize hâlâ iyiliği öğretiyor.
Öldürmekten daha büyük bir güç var.
Yaşatmak. Toplumların gerçek uygarlığı, kendilerinden güçsüz olanı yaşatabildikleri ölçüde mümkün.
-
Zeynep Altıok Akatlı: Orman kanunu…
-
Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı’nın kullanımına ilişkin 1 yıllık anlaşma imzalandı
-
İspanya: Ceuta’da göç krizi kontrol altına alındı, ölenlerin sayısı 67’ye çıktı
-
İstanbul’da üç belediye başkanı daha AKP’ye katıldı
-
Cahit Kılıç: Atları da vururlar tetikçileri de… Son vurulan tetikçi Cem Küçük!
-
Rusya’nın Kiev’e balistik füze saldırısında 9 kişi öldü, 30’dan fazla kişi yaralandı
