Zeynep Altıok Akatlı: Üç gün, bir memleket…
Zeynep Altıok Akatlı
@zeynabelle
Eylül ayı, ülkemizin siyasal hafızasında birbirine yalnız birkaç gün uzaklıkta duran, fakat bambaşka yönlere açılan tarihlerle belleğimize seslenir. 9 Eylül kurtuluşun ve kuruluşun; 12 Eylül ise halk iradesinin zorla susturulmasının tarihi. Bu yıl bu iki tarihin arasına Üsküdar düştü.
Seçilmiş belediye başkanının tutuklandığı, daha önce kazanılmış başkan vekilliği seçiminin itiraz üzerine yenilendiği, kimi belediye meclisi üyelerinin gözaltına alındığı ve CHP listesinden seçilen dört üyenin son oylamadan hemen önce AKP’ye geçtiği bir sürecin sonunda Üsküdar Belediyesi zorla iktidara devredildi. Oysa sandıkta; halk onları artık Üsküdar’da istemediğini açıkça ortaya koymuş ve tercihini de demokratik ve hukuki güvenceyle yapmıştı.
Cumhur İttifakı’nın adayı Dündar Ziya Gültekin, son turda 23 oyla Üsküdar Belediye Başkan Vekili seçildi. CHP ile Yeni Parti’nin, aralarındaki ayrışmaya rağmen ortak aday Sibel Tan Çetinkaya’nın etrafında birleşmesi olumlu, doğru ve sorumlu bir tutumdu. Ancak bu ortaklaşma da CHP listesinden seçildikten sonra AKP’ye geçen dört meclis üyesinin yarattığı sonucu önlemeye yetmedi; Çetinkaya 19 oyda kaldı.
İşte bu nedenle takvim bu yıl yalnızca geçmiş tarihi anımsatmakla kalmıyor, biraz da bugünü anlatıyor.
9 Eylül 1922, İzmir’in kurtuluşuyla birlikte işgalin son bulduğu ve bağımsızlık mücadelesinin zafere ulaştığı tarih olarak belleklerimizde. Bundan bir yıl sonra, 9 Eylül 1923’te Halk Fırkası kuruldu. Cumhuriyet Halk Partisi’nin kökleri Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne yani halkın şanlı bağımsızlık ve egemenlik mücadelesine uzanır.
Bu nedenle CHP’nin kuruluş yıldönümü herhangi bir partinin yaş günü değil. Geçmişten getirdiği tarihsel miras nedeniyle aynı zamanda Cumhuriyet’in, halk egemenliğinin ve yurttaşlık fikrinin de muhasebe günü. Böyle bir miras, övünç kaynağı olduğu kadar ağır bir sorumluluğu da beraberinde taşıyor. Atatürk’ün partisi, işgalcilerden, düşmandan kurtulmak kadar istibdattan da kurtulmak için aydınlanma devrimlerinin taşıyıcısı olmuş, bununla da yetinmeyerek her bir yurttaşını birey olarak eşit haklara kavuşturma bilinciyle yola devam etmiştir. Bu nedenle bugün yıkılmakta olanı koruyabilmek ve geleceği yeniden kurabilmek için de aynı bilinç ve sahiplenişle hareket etmek zorundayız.
Dolayısıyla 9 Eylül’de 103 yıllık partinin halkın oyunu, seçilmişlerini ve kendi siyasal iradesini ne ölçüde koruyabildiğine odaklanmanın elzem olduğunu düşünüyorum. Üsküdar’da yaşananlar bu ihtiyacı pekiştiriyor.
Elbette ortada siyasal iktidarın uzun süredir uyguladığı, seçmenin kararını etkisizleştirmeye yönelik sistematik bir yöntem var. Bu yöntem ilk kez ve sadece CHP’sini hedef alıyormuşçasına tutum almak ve savunma hattı belirlemek de mevcut durumu derinleştirmekten öteye geçemez. Son üç seçimdir HDP ve DEM’in kazandığı belediyelere yönelen bu yöntemin yeni durağı CHP. Millî Mücadele döneminde dağınık hâlde bulunan bağımsızlık yanlısı yerel cemiyetleri tek bir çatı altında birleştiren iradenin öyküsü CHP’de noktalanmıştı. Demokrasi, hak, hukuk ve adalet savunusunu aynı bilinç ve sorumlulukla Adalet Yürüyüşü’nde üstlenen; bugün de siyasi tutarlılıkla bütün muhalefeti kucaklayarak sürdürebilecek sağlam temellere sahip olan CHP, tam da bu nedenle iç ayrışmalarla yıpratılmak isteniyor. Bölmek, dağıtmak ve kapatmak isteyenlerce her zaman olduğu gibi hedefte. Hatta ellerinde olsa tarihten de silecekler.
Belediye başkanlarını tutuklamak, görevden uzaklaştırmak, belediyelerin işleyişini yargı ve idari kararlarla felç etmek, başkanları devşirmek, meclis çoğunluklarını transferlerle değiştirmek ve sandıkta alınamayan yönetimleri başka yollarla ele geçirmek… Bütün bunlar birbirinden bağımsız değil; yerel demokrasiyi aşındıran bir yönetme biçiminin parçaları.
Dışarıdan kuşatılan bir parti içeriden çözülebildiği ölçüde savunmasızdır. Halkın oylarıyla CHP listesinden seçilen dört belediye meclisi üyesinin kritik bir oylamanın hemen öncesinde AKP’ye geçebilmesi; aday belirleme süreçlerinden örgütsel denetime, siyasal aidiyetten kamu etiğine kadar uzanan ciddi bir muhasebeyi zorunlu kılıyor. Geçmiş dönemlerden bugüne milletvekilleri ve belediye başkanları içinden verilen firenin, siyasi sapmaların, sağdan getirilen isimlerin, konformist siyasetin, rehavetin yöntem, sebep ve sonuçlarının da konuşulması gerekliliği kadar önemli bu değerlendirmeler.
Üsküdar’ın kaybı geldiğimiz noktada bir belediyenin daha kaybından daha derin bir resme bakmayı da gerektiriyor.
Demokrasi açısından asıl tehlikeli olan şu ya da bu bahaneyle getirilen ve istisna gibi sunulan her müdahalenin zamanla bir kalıcı yönteme dönüşmesi. Tam da bu noktada 12 Eylül’ün uzun gölgesi karşımıza dikiliyor.
12 Eylül 1980 askeri darbesi parlamentoyu kapatarak, siyasi partileri ve sendikaları susturarak, binlerce insanı cezaevlerinden ve işkence tezgâhlarından geçirerek aynı zamanda toplumu siyasetsizleştirmeyi, örgütsüzleştirmeyi ve itaat eden bir yurttaşlık modeli yaratmayı hedefleyen yeni bir düzen kurdu.
12 Eylül ekonomik ve toplumsal düzeni kökten değiştirdi. Grevler yasaklandı, sendikalar ve emek örgütleri zayıflatıldı, ücretler baskılandı; kamusal olan piyasanın insafına bırakıldı. Üniversiteler YÖK eliyle denetim altına alındı. Türk-İslam sentezi devletin ideolojik harcına dönüştürüldü. Zorunlu din derslerinden Alevilerin “makbul vatandaşlığı” tarifine kadar uzanan ideolojik tarif ve tasarım pek çok uygulama, yasa ya da KHK’larla darbe sonrasının kurumsal mirası olarak bugüne taşındı.
Bugün yaşananlarla 12 Eylül askeri darbesini birebir özdeşleştirmek tarihsel gerçekliği basitleştirir. Bugün parlamento açık, siyasi partiler var, seçimler yapılıyor. Benzerliği halk iradesine bakışta aramak, görmek gerekiyor.
Sandığı ortadan kaldırmayınca seçimler ve demokrasi varmış gibi davranan yeni bir tahakküm rejimiyle mücadele ederken iktidarın yargısını meşru görmek “arınmayı” da “yumuşayarak normalleşmeyi” de olanaksızlaştırıyor. Tıpkı iktidarın yargısının siyasi hamlelerinin haksızlığını kalkan edinerek sistem siyasetini sürdürmek, siyasetin finansmanını sorgulamaktan kaçınmak ya da vazgeçmek kadar sonucu hükümsüzleştiriyor.
9 Eylül’ü kutlamak da 12 Eylül’ü lanetlemek de haklı ve geçerli adımlar. Ancak ikisi arasındaki tarihsel sorumluluğu bugünün koşullarında üstlenirken kurtuluşu anmak, bağımsızlığın; kuruluşu anmak, Cumhuriyet’in ve halk egemenliğinin gereğini yerine getirmeyi zorunlu kılıyor. Darbeye karşı çıkmak da görünmezleşen, meşrulaşan, olağan görülen ve salt iktidarın hoşuna gittiği ve izin verdiği ölçüde uygulanan demokrasinin artık bir yönetim biçimi olmadığını kavramak anlamına gelmiyor artık. Ya da barışın ezilen tüm halklar ve zümreler için sağlanabilmesinin müzakere yürütenlerce içselleştirildiğini düşündürmüyor. İçi boş ve tanımından ibaret kalan alanda sistem siyasetinden kurtulmak ve bugün seçmen iradesini değersizleştiren her uygulamanın, siyasi bir sopa haline gelen yargılamaların karşısında amasız fakatsız karşı durmak gerekiyor.
CHP’nin 103. kuruluş yıldönümünde ihtiyacımız tarihine yaslanan bir gururdan ibaret olamaz. Laiklik ilkesinin öneminin farkında ve Cumhuriyet değerlerini koruyarak yarına taşıyabilmek için günün ağır tablosuyla yüzleşen bir iradeye ihtiyacımız var. Bu yüzleşme hem iktidarın baskılarına karşı kararlı bir mücadeleyi hem de içe dönük çürüme, aidiyet ve temsil sorunlarına sarih bir biçimde bakabilmeyi gerektiriyor.
8 Eylül’de Üsküdar’da yaşananlar, 9 Eylül’de CHP’nin önüne bir görev, 12 Eylül’de ise ülkenin önüne bir hafıza koyuyor.
Kurtuluş tamamlanmış bir tarih, kuruluş yerine getirilmiş bir vazife, demokrasi de beş yılda bir sandığa bırakılabilecek bir emanet değil artık. Üsküdarlı seçmen, tercihini yalnızca bir parti ambleminden yana da kullanmamıştı. Bir mühendis, bir kadın ve başarılı bir kamu yöneticisi olarak kendisini kanıtlamış Sinem Dedetaş’a yetki vermişti.
Dedetaş, örnek bir Cumhuriyet kadını. Erkeklerin egemen olduğu gemi mühendisliği alanında yetişmiş; TMMOB Gemi Mühendisleri Odası Başkanlığı yapmış, ardından İstanbul Şehir Hatları’nın tarihindeki ilk kadın genel müdür olmuştu. Onun döneminde kadınlar ilk kez gemici, yağcı ve kaptan olarak Şehir Hatları’nda çalışmaya başlamış; kurumdaki kadın istihdamı yüzde 295 oranında artmıştı. Yıllarca atıl bırakılan ve özelleştirilmek istenen Haliç Tersanesi’nin yeniden üretime kazandırılması da onun kamuculuk anlayışının en somut örneklerinden biri.
2024 yerel seçimlerinde yaklaşık yirmi yıldır AKP tarafından yönetilen Üsküdar’ı kazanarak ilçenin ilk kadın belediye başkanı olması da bir tesadüf ya da salt siyasi iktidar değişikliği değildi. Cumhuriyet’in eğitimle, bilimle ve eşit yurttaşlık ülküsüyle açtığı yoldan yürüyen bir kadının, iktidarın uzun yıllar kendi kalesi saydığı son derece mutasıp bir ilçede halkın güvenini kazanmasıyla mümkün olan önemli bir göstergeydi.
Sinem Dedetaş Üsküdar’da üç kent lokantasının açılmasından kreşlere, öğrencilere kırtasiye, giysi, ulaşım ve sınav ücreti desteğinden emeklilere pazar yardımına; kentsel dönüşüm çalışmalarından kültür ve sanat yaşamının canlandırılmasına kadar sosyal belediyeciliği gündelik hayatın içine taşıdı. Bunlar gösterişli projeler değil, ekonomik krizin altında ezilen yurttaşın yaşamına doğrudan dokunan kamusal hizmetler.
Bu nedenle Sinem Dedetaş’ın görevden uzaklaştırılması ve ardından Üsküdar Belediyesi’nin el değiştirmesi simgesel ve bize bambaşka şeyler söylüyor. Halkın seçtiği başarılı bir kadın yöneticinin iradesinin, onun temsil ettiği kamucu ve Cumhuriyetçi belediyecilik anlayışıyla birlikte tasfiye edildiğini iyi anlamalıyız.
Bir Cumhuriyet kadınını Cumhuriyet Halk Partisi’nin kuruluş yıldönümünün hemen öncesinde görevinden, Üsküdar halkını da seçtiği belediye başkanından mahrum bırakan bu tablo, 9 Eylül’ün anlamını bir kutlamadan çok daha büyük bir sorumluluğa dönüştürüyor.
-
Suudi Arabistan, Irak’tan düzenlenen SİHA saldırısından sonra önemli boru hattını kapattı
-
Zeynep Altıok Akatlı: Üç gün, bir memleket…
-
Trump’tan İran mesajı: ‘Savaş çok yakında sona erecek’
-
Pezeşkiyan: Hürmüz Boğazı, ABD ablukayı ve saldırıları durdurursa açılacak
-
Çek rekabet kurumu, Pegasus’un Çek hava yolu Smartwings’i satın almasına onay verdi
-
İran, Irak üzerinden ateşlediği İHA’larla Suudi Arabistan’da petrol hattını vurdu
