Han Ayvaz Adıgüzel
hanayvazadiguzel@gmail.com
Her fikrin bir mahsulü var bir de vicdanı. Vicdana varan irfandan içer. Avrupa kendi tarihini araştırmış bitirmiş ayrıca diğer milletlerin tarihine yönelmiş ve “Müsteşrikler bilim ordusu”nu kurmuşlardır. Emperyalist güçler bu müsteşrikleri Ortadoğu ve Asya’da öncü güç olarak kullanabilmişlerdir. Bunun yanında bu müsteşriklerin ilim dünyasına katkıları da çok olmuştur. Mesela: Kazılarda çıkan runik yazıların okunması vb.
Türk tarihine de oldukça mühim katkıları olmuştur, Göktürk kitabelerinin ve Uygur yazıtlarının okunması gibi. İslam tarihi açısından da; Massingon ve Raymond Nikalson gibi alimlerin İslam’ın mistik cephesine getirdikleri yüksek yorumlar yazımıza birer örnektir.
Bu araştırmalarda hasıl olmuş veriler Türkler için şöyle diyor: “Türkler, İslam’ın kılıcı oldu ama alimi olamadılar; çünkü okumuyorlardı!” İşte tespit! Tespitlere ne kadar ihtiyacımız var görüyor musunuz? Bir şeye mecbur olmak ve bir şeye muhtaç olmak! Biz işin neresindeyiz? Biz, okumaya mecburuz; çünkü aydınlanmaya ihtiyacımız var. Eldeki verilere devam edelim.
“Türkler geleceği önemsemiyor!” Aslında Göktürk yazıtlarında da böyle bir uyarı var, diyor ki: “Tokken açlığını düşünmezsin!” vb. Bir başka tespit de şu: “Türkler mesuliyet duymuyor. Bakınız evrensel düşünürler şöyle diyor: “Kâinatın mesuliyeti ellerimize verilmiştir. Peki ne oluyor da biz veya milletimiz kendimizi geleceğimizden mesul görmüyoruz, azadeyiz ha! Eğer mesuliyet bilinci yoksa o milletin dinamizminden söz açamazsın. Mesuliyet yaratılış dairesi içindedir ve ilk sabitedir. Bu hakikat bir kişiyi veya bir milleti karakter sahibi yapar. Şöyle bir hikmetli cümle kurmak istiyorum: “İnsanda yaşayan en büyük hakikat onun mesuliyetidir.
İnsanın düşüncede geldiği son nokta onun kafa yapısını gösterir. Konunun anlaşılması için bir meseleyi dramatize etmek istiyorum: Mahkûmlar isyan etti, onlarca arkadaşları öldü, sonunda kazandılar. Gardiyanlar değişmişti. Ne değişti, gardiyan. Zafere bak! Onlarca arkadaşını gardiyan değişimine veren kafa mahkûm kafasıdır.
Bir zaman behrinde Türk solu bilmem kaçıncı sınıf bir düşünce için vuruştu. Akrabama sordum: “Ne istiyorsun, devrimin sonunda ne elde edeceksiniz? Verdiği cevaba kendisi de gülmüştü. “Herkes tek tip elbise giyecek. Kars şivesiyle: “Bak bele men bunu istiyirem!” Mantığı görüyor musunuz, tek tip elbise! Geldiği son nokta bu. Çin filmlerini çok izlemiş herhalde.
Akrabam kardeşimle tartışıyor, günlerimiz böyle geçerdi. “Bak biz eşitliği savunuyoruz, zenginler katlarda oturuyor sen toprak evde pinekliyorsun, tek yol devrim!” Kardeşim sıkışmıştı, söz bulamıyordu. Verdiği cevaba bakın: “Bak bele men toprak evde oturmak istiğirem, kimse mana karışamaz, men özgürem!” Özgürlüğe bak! Yağmur yağdığında evimiz evlikten çıkardı, her taraf su olurdu. Evin üzerine toprak atar çiğnerdik ama ne mümkün damlaları durdurmak, yağmur yağmayı görsün. Rahmetli abam’da herkesin bildiği kadim manisini okurdu
Yağış yağar, damcı damar,
Damınıza kurban olum.
Birinize yok, birinize yok,
Hamınıza kurban olum.
Artık ülkemin gençleri düşüncede cüret yaratmalı, kahredici paraleller çizmeli. Bu işler ne toprak eve ne de tek tip elbiseye benzemez ve ne de gardiyanların nöbet değişimi sizleri mutlu eder veya etmesin.