Cumhuriyet Tarihi ve Bitmeyen Kuruluş Hesabı
29 Ekim, çoğu zaman tören takvimine sıkıştırılan bir tarih olarak hatırlanır. Oysa Cumhuriyet tarihi, bir rejimin ilan edildiği günle sınırlı değildir; egemenliğin hanedandan yurttaşa geçmesi iddiasının, hukukla toplumsal hayat arasındaki gerilimlerin ve eksik bırakılmış demokratikleşme mücadelelerinin uzun kaydıdır. Bu tarih, geçmişi ezberlemek için değil, bugünün siyasal dilini ve kurumlarını sorgulamak için okunmalıdır.
Cumhuriyet tarihi neden yalnızca 1923 değildir?
Cumhuriyet, 29 Ekim 1923’te ilan edildi; ancak onu mümkün kılan siyasal zemin daha önce kuruldu. 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılması, milli egemenlik fikrinin kurumsal ifadesiydi. Kurtuluş Savaşı’nın askeri başarısı, bu fikrin bağımsız bir devlet çatısı altında hayata geçebilmesinin koşulunu yarattı.
Buradaki temel kırılma, saltanatın 1922’de kaldırılmasıydı. Bu karar, yalnızca yönetimde bir isim değişikliği anlamına gelmiyordu. Siyasal meşruiyetin kaynağına ilişkin çok daha köklü bir iddia taşıyordu: Devletin iradesi, hanedanın kutsallığından değil, millet adına yetki kullanan meclisten doğacaktı.
Bu nedenle Cumhuriyet’in kuruluşu, bir gecede tamamlanan bir düzenleme değildir. Yeni devletin eğitimden yargıya, yurttaşlık tanımından kadınların kamusal konumuna kadar uzanan geniş bir yeniden yapılanma programı vardı. 1924’te halifeliğin kaldırılması, öğretimin birleştirilmesi ve yeni anayasal düzen; 1926’daki medeni kanun; harf devrimi; kadınlara belediye seçimlerinde 1930’da, milletvekili seçimlerinde ise 1934’te tanınan haklar, bu programın birbirine bağlı halkalarıydı.
Elbette bu dönüşümler her yerde aynı hızla, aynı toplumsal destekle ya da aynı sonuçla karşılık bulmadı. Cumhuriyet tarihi tam da bu nedenle düz bir ilerleme çizgisi değildir. Reform iradesi ile yerleşik güç odakları, merkez ile çevre, devletin modernleşme hedefleri ile toplumun farklı ihtiyaçları arasındaki gerilimler bu tarihin içindedir.
Kurucu iddia: Yurttaşlık, hukuk ve laiklik
Cumhuriyet’in en güçlü vaadi yurttaşlıktı. Yurttaş, devlete tabi olan kişi değil; hakları bulunan, kamusal kararlara katılma iddiası taşıyan ve yönetenleri hesap vermeye zorlayabilen kişidir. Bu tanım, teoride herkes için eşit bir siyasal alan öngörür. Pratikte ise sınıfsal eşitsizlikler, bölgesel farklar, kimlik tartışmaları ve kadınların gündelik hayatta karşılaştığı engeller bu eşitliği sürekli sınamıştır.
Laiklik de yalnızca din-devlet ilişkisine dair teknik bir ilke değildir. Kamu otoritesinin herhangi bir inanç karşısında ayrıcalık üretmemesi, eğitimin bilimsel ölçütlerle yürütülmesi ve yurttaşın yaşam biçimine müdahale edilmemesi için bir güvencedir. Laikliğin zayıflatıldığı her dönemde, mesele sadece kurumların niteliği olmaz; farklı inançlara sahip olanların ve inançsızların eşit yurttaşlık duygusu da aşınır.
Hukuk devleti bakımından da Cumhuriyet’in sicili tartışmasız değildir. Kuruluş döneminin olağanüstü koşulları, tek parti yıllarının siyasal sınırları ve sonraki darbelerin yarattığı hukuk dışı alanlar, ideal ile uygulama arasındaki mesafeyi gösterir. Fakat bu mesafe, hukuk devletini gereksiz kılmaz. Tersine, adil yargılanma, basın özgürlüğü, örgütlenme hakkı ve kuvvetler ayrılığı taleplerinin neden hâlâ merkezi olduğunu açıklar.
Çok partili hayattan darbeler dönemine
1946’da çok partili hayata geçiş, Cumhuriyet açısından yeni bir eşiğe işaret etti. 1950 seçimlerinde iktidarın sandık yoluyla el değiştirmesi, Türkiye siyasal hayatında önemli bir demokratik deneyimdi. Ancak seçim yapılması tek başına demokrasi demek değildi. Muhalefetin güvencesi, basının serbestliği, yargının bağımsızlığı ve temel hakların korunması olmadan sandık, çoğunluğun sınırsız yetkisine dönüşebilir.
1960, 1971 ve 1980 askeri müdahaleleri, bu gerçeğin ağır sonuçlarını taşıdı. Her müdahale, siyasal sistemi yeniden düzenleme iddiasıyla ortaya çıktı; fakat toplumsal hafızada hak ihlalleri, işkence, idamlar, yasaklar ve korku iklimi bıraktı. 1980 darbesinin ardından oluşturulan düzen, siyaset alanını daraltırken yurttaşın örgütlü gücünü de zayıflattı.
1961 Anayasası’nın getirdiği özgürlükçü unsurlar ile 1982 Anayasası’nın güvenlikçi yaklaşımı arasındaki fark, Cumhuriyet tartışmasının neden anayasa tartışmasından ayrı düşünülemeyeceğini gösterir. Bir ülkede devletin sınırları belirsiz, yurttaşın hakları şartlı hale gelirse Cumhuriyet biçimsel olarak sürse bile cumhuriyetçilik zayıflar.
Cumhuriyet tarihiyle yüzleşmek ne demektir?
Tarihle yüzleşmek, kurucu kadroları putlaştırmak da Cumhuriyet’i bütünüyle reddetmek de değildir. İlk yaklaşım soruları susturur; ikinci yaklaşım ise bağımsızlık, yurttaşlık ve laik hukuk birikimini değersizleştirir. Sağlıklı tarih bilinci, başarıları teslim ederken hataları, dışlamaları ve bastırılmış toplumsal hafızaları da konuşabilmeyi gerektirir.
Bu noktada arşivlerin açıklığı, akademik özgürlük ve bağımsız basın yaşamsal önem taşır. Bir toplum, tarihini yalnızca resmi tören metinlerinden öğrenirse eleştirel düşünce geliştiremez. Tarih yalnızca siyasi iktidarların güncel ihtiyaçlarına göre seçilmiş kahramanlık anlatılarından ibaret kılınırsa, geçmiş kamu yararının değil propaganda dilinin malzemesine dönüşür.
Özellikle diasporada yaşayan Türkiye kökenli yurttaşlar için bu tartışma daha da katmanlıdır. Türkiye’yi uzaktan izlemek, kurumların işleyişini başka demokrasilerle karşılaştırma imkanı verir. Seçim güvenliği, yerel yönetimlerin yetkisi, ifade özgürlüğü ya da yargı bağımsızlığı gibi konular, soyut kavramlar olmaktan çıkar; gündelik hayatın kalitesini belirleyen ölçütler olarak görünür.
Bugünün sorusu: Cumhuriyet hangi kurumlarla yaşayacak?
Cumhuriyet, yalnızca bayrak, marş ve resmi günlerden oluşmaz. Bunlar ortak hafızanın değerli simgeleridir; fakat simgelerin anlamı, kurumlar ayakta kaldığında güçlenir. Özgür üniversite, çoğulcu medya, bağımsız yargı, denetlenebilir kamu yönetimi ve eşit eğitim olmadan Cumhuriyet’in yurttaşlık vaadi aşınır.
Basın özgürlüğü burada özel bir yere sahiptir. İktidarı rahatsız eden soruların sorulamadığı, gazetecilerin yargısal ya da ekonomik baskıyla susturulduğu bir ortamda kamuoyu sağlıklı bilgiye ulaşamaz. Bilgiye erişemeyen yurttaşın sandıkta özgür tercih yaptığı iddiası da zayıflar. Cumhuriyetçi bilinç, iktidara yakın olanı değil, kamu yararına olanı sorgulama cesaretidir.
Aynı durum kadınların eşitliği, çocukların nitelikli eğitime erişimi, işçilerin örgütlenme hakkı ve azınlıkların hukuki güvenceleri için de geçerlidir. Cumhuriyet’i savunmak, bu başlıkları tali mesele saymak değildir. Tam tersine, devlet karşısında herkesin eşit hak sahibi olmasını istemektir.
Cumhuriyet tarihi bugüne tek bir hazır cevap sunmaz. Fakat açık bir ölçüt verir: Yönetimin meşruiyeti, yurttaşın özgürlüğü ve denetim hakkıyla sınırlıdır. 29 Ekim’i gerçekten anlamlı kılacak olan da geçmişi tekrarlamak değil; aile anlatılarından meclis tutanaklarına, anayasal metinlerden susturulmuş tanıklıklara kadar bu tarihi çoğul kaynaklarla okumak ve her kuşağın kendi sorusunu cesaretle sormasıdır.
-
Ermenistan: Türkiye sınırındaki Rus üssüne ihtiyacımız yok
-
Cumhuriyet Tarihi ve Bitmeyen Kuruluş Hesabı
-
Macklemore, Ed Sheeran turnesinden kazandığı 1 milyon doları Filistin’e bağışlayacak
-
İsveç’te genel seçimi sonuçları: Başbakan Kristersson istifasını verdi
-
BM raporu: ABD İran’da savaş suçu işlemiş olabilir
-
“Türkler Kâbe’yi Bombaladı” iftirasını atanlardan yeni iftira!
