PETROFKA ANILARIM!..

12.08.2017 22:12

1.547 Kişi Okumuş

4 Yorum

PETROFKA ANILARIM!..

Osman Bedel
osmanbedel954@gmail.com

Kars’ta bizim Bitpazarında mağazamız vardı, babam Mahmut Bedel Kars’ın tanınmış ve sayılır esnaflarından biriydi. Adam tam anlamıyla tüccardı, ben ve kardeşim Mehmet onun yetiştirdiği birer geleceğin tüccarları olmamızı istediği için; caddelerde top oynamak, bisiklet sürmek, kızağa binmek, ve bilhassa Kars Çayı’nda yüzmek yasaktı bizlere…

Mahallemizin çocuklarında tahtayla yapılmış oturmalı kızaklar vardı. Benim yoktu ve içim gidiyordu. Bazı çocukların Kızaklarının üstü kilimlerle kaplıydılar. Kızakların demirleri birer çekili kılıç gibiydi, Hastane yokuşundan aşağı koşa koşa yanlamasına kızağa uzanıp üstüne atladın mı, doyum olmazdı. Ayaklarından birini arkaya uzatıp, ayağının burnu ile ara sıra yola dokunarak dönüşler sağlıyorlardı. Bizim olmadığı için çaresiz okul çantalarımızı kullandık kardeşimle, tahta kontrplak, zarif çantalardı, İki kaymadan sonra her iki yüzü de kâğıt gibi açılır, bembeyaz olurdu…

Kış geldiğinde o kapkara dağlar bir anda beyazlara bürünürdü kar yağınca. Başka türlü beyazlamazdı o dağlar, beyazlıklar hep dağlara yakıştırılır zaten, niye ki? Kara, kapkara dağların ağarması hoşumuza mı gidiyor? Bütün mevsim kara kara karşımızda durduklarından mıdır nedir acaba?..

Yine hafta sonu yaklaşıyor. Arkadaşlarımın ne yapacaklarını biliyordum, çünkü her pazar olduğu gibi bu Pazar da üstü halı döşemeli kızaklarıyla caddelerde kayacaklardı. Ben ise yine bomboş pazarı bekliyordum.

Kızakların yanı sıra abiler, ayaklara takılan ”Ski” denilen kayaklarla karda kayıyorlardı, çok hoştu. Ellerindeki uzun uçları demirli sopalar dengelerini sağlayıp kaymalarına yardım ediyordu görünüşü çok kolaydı yapabileceğime emindim hem de babam kayak kayamazsın dememişti iyi hatırlıyorum…

Bir kayak nereden bulabilirim düşüncesiyle yemek bile yiyemiyorum, geceleri uyuyamıyordum. Bir gün evden çıktım dükkâna gidiyordum, ordu evinin yakınlarında bir abi omuzunda kayaklarla yürüyordu onu muhakkak yakalamam, sormam lazımdı. Hızlı adımlarla yanına yaklaştım şanstan tanıdık çıktı, almadan hafta sonu nasıl kayak sahibi olacağımı anlattı. Sevinçle dükkâna gittim. Babamın masasındaki kartlarından birini alıp arkasına not yazdım: ”Oğlum Osman’a bir çift kayak vermenizi rica ederim’‘ ve babamın imzasını da altına attım. Senetleri imzalarken, nasıl yapıyor diye hep bakmışımdır, yani oradan talimliyimdir.

Görüntünün olası içeriği: 3 kişi, gülümseyen insanlar, oturan insanlar

Kayaklar, senet karşılığında, Beden Terbiyesi Müdürlüğünden temin ediliyordu. Parasızdı. Kayak kırıldı mı ödeyeceksin.

Kartı cebimden çıkartıp müdürün karşına oturdum kartı uzattım, aldı okudu başını kaldırıp yüzüme dikkatlice baktı, bir an düşünür gibi yaptı, içimden ”Eyvah’‘ dedim ”Şimdi yandık” demeye kalmadan, eli telefona uzandı. Karttaki numarayı çevirdi ve beklemeye başladı adam, bir gözünü de benden ayırmıyor. Bir kalkıp gidesim geldi ama nereye gidebilirdim ki. Dizlerim titriyordu, yaşım o zaman daha on dört…

Ve müdür konuşmaya başladı: “Mahmut abi merhaba kartını aldım Osman’a bugün kayak veremeyeceğim gelecek hafta yeni kayaklarımız gelecek, onlardan birini vereceğim.” Dedi. Bir an müdür dinlemede kaldı ve telefonu yavaşça yerine koyarken bana dönüp: ”Baban seni çağırıyor, hemen dükkâna gelsin” demesin mi…  Zaten dizlerim titriyordu şimdi de terlemeye başladım. Ben doğru eve gidip, erkenden uyudum. Anneme babam sorarsa ateşi vardı ben bırakmadım dükkâna gelsin demesini rica ettim. Annem de yarın Manolya pastanesinden bir tane acı badem pastası borcum olduğunu hatırlattı…

Nihayet pazar geldi, arkadaşımın üstü halılı kızağını günlerdir sakladığım iki buçuk lirayla akşam 5’e kadar kiraladım. Kızağımla atlı kızağa bindim. Atlı kızak Petrofka‘da indirdi beni. Kayak evinde sıcak bir hava vardı. Çaylar semaverlerdeydi. Koca salonun köşelerinde, tavana kadar yükselen gövdeleriyle ”Peç” denilen sobalar vardı. İki kişi el ele verip sarmaşsalar gövdeyi tamamlayamazlardı, yani o kadar genişti çapları…

Pazarları bir şenlik yeri vardı, burası kayakçıların cenneti ”Petrofka” idi. Geniş düzlükleri, tatlı meyilli arazisinde kayak yapılırdı. Sokaklarda düşe kalka öğrenenler, kayağı buralarda denerdi, burada daha zevkli olurdu kayak…

atlı kızak ile ilgili görsel sonucu

Atlı kızaklar sizi buralara getirip bırakırdı. Akşam da şehre götürmek için dizilirlerdi bu kayak merkezinde…

Kimler yoktu ki burada… Şehrin tanınan bakkalları, kasapları, tüccarları da buradaydılar. Bu amcalar, kayaklarıyla apayrı birer insan hüviyetine bürünmüşlerdi sanki. Düşenler, kalkarken bir daha düşenler… Onlara bakıp bakıp gülenler… Gülenlerin de onlar gibi peş peşe yerlere düşmesi…

Bir şenlikti, Lunaparktı sanki burası. Dönme dolapların gıcırtısı yerine, burada karlara basılırken çıkan gıcırtıları vardı…

O kadar mesuttum ki… Üstü tenteliydi merasim seyir yerleri. Ranzaları da vardı. Halk önlerindeki pistte düşüp kalkanlara çılgınlarca gülüyorlar, el çırparak teşvik edip laf atıyorlardı…

Ben o kadar dalmışım ki akşam olduğunu anlayamadım, dışarıda hiç kimseler kalmamıştı. Gazino kapanmak üzereydi son kızak da gitmişti gazinocu söyledi, ben kaldım ortalıklarda, ne yapacaktım şimdi?..

Bu Petrofka, atlı kızakla şehre 20 dakika sürüyordu. Yola çıktım elimde kiralık kızağım düz yerlerde zorlandım, kan ter içinde kaldım. Tiftik eldivenlerimin içinde ellerim su gibi kaygandı terden. Sırılsıklamdım, bunun yarısı da korkudandı. Kurtlar ulamağa başlamışlardı bile. Kızakların izlerini kaybetmeden yaya, kayarak eve gitmeye çalışıyordum. Çevremde tek tük evlerin ışıkları yanmaya başlamıştı bile, tam virajı yeni almıştım ki, arkamda sesler işittim. Üç tane adam bana sesleniyordu.

Durmadım, arkama da bakmadım, adımlarımı sıklaştırdım ama kulağıma çarpan seslerden nefes, nefese bana koştuklarını hissettim. Daha bir kuvvetle hareketlendim, bütün mesele şu tepeye bir çıkabilmekti. Biliyordum ki, tepeden aşağı upuzun bir iniş vardı, bir yetişe bilsem tepeye kurtulurdum ellerinden. Adamların nefesleri ensemdeydi. Ha yakaladılar, ha yakalayacaklar korkusundan kalbim sanki göğsümden çıkacakmış gibi çarpıyordu!..

Tepeye çok az kalmıştı. Bir tırmana bilseydim…

Evet, nihayet yokuşun tepesine ulaşmıştım… Üstü halılı kiralık kızağım ellerimde bütün gücümle koştum kızağın üstüne kendimi attım. Tepeden aşağı yıldırım gibi inmeye başladım. Gözlerim yaşarmaya başlamıştı, sevinçten mi, hüzünden mi, rüzgârın serinliğinden mi? Bunu bilemedim.

Şehre, zifiri karanlık içinde girdim. Artık kızağı taşımaya takatim kalmamıştı ama duramazdım, sırtıma aldım içimden duyduğum bütün duaları karmakarışık olarak söylüyordum. Hiç kendimin bu kadar dindar olduğunu bilmiyordum…

Nihayet eve geldim, darvazadan hayata girdim, kapıyı kilitledim ve kızağı odunluğa gizledim. Sessizce gitmeden açık bıraktığım odamın penceresinden içeri girdim, yatağımı açtım içine süzülüp girdim anında uykuya daldım…

Rüyamda adamlar beni yakalamış, kızağımı elimden almışlar tekme, tokat dövüyorlardı…

Ve bir daha kızağa binmedim. O zamandan beri bana ders olmuştu bu…

Şimdi düşünüyorum, kızak kaymayı unutmuş muyum acaba?..

Zannetmiyorum!…

İlgili Terimler :

YORUMLAR